Hasan Gökçe henüz 47 yaşında akciğer kanserinden vefat etti.
Hasan abinin hikâyesi gelecekte bir gün yazılacak olan 180.000 kişisel gelişimi kitabının hiçbirinde de yer almayacak, çünkü sıradan.
Ama bu sıradanlık gerçekliğin ta kendisi. Kimse bizim hikâyelerimizi yazmayacak, kimse bizim hikâyelerimizden büyük dersler almayacak ve yaşadıklarımız kimsenin umurunda değil.
O zaman neden bize dayatılanlar çerçevesinde bir hayatı sürmeye çalışıyoruz ki?
Neden hâlâ el âlem ne derin korkusu ile kaybedeceğimiz bir yolda koşturuyoruz? Başarısız olacağınızı kabul edin ve bu kabulle birlikte özgürleşin.
Gerçekten uğruna hayatınızı adamaya değer şeyi bulun, kişisel özelliklerinizle özgünleşin ve ardından öleceğiniz güne kadar "o şey" için mücadele edin. Günü geldiğinde şehrin uzak köşesinde ki mezarlıkların girişlerine en az 20 dakikalık yürüme mesafesinde olan toprakların altında görüşmek üzere...
"Kim abi bu Hasan Gökçe" mi diyorsunuz? Kendisi Urfa'da bir ilkokul kantinin işletmecisiydi...
Friedrich Meinecke'ye göre, "Devlet aklı; devletin davranışındaki düstur, devletin hareket etme yasasıdır. Devlet adamına devleti sıhhatli ve zinde tutmak için yapması gerekenleri söyler".
Devlet oluşumu özel sektördeki gibi ekonomik gerekçelerle oluşmamıştır. Devlet, doğa durumu, güvenlik oluşumu ve vergi gibi önemli çeper içerisinde oluşmuştur.
Devletin hareket etme yasası ile özel sektörün hareket etme yasası bu nedenle birbirinden oldukça farklıdır. Eğer devletler giderek neo liberal politikalar çerçevesinde şirketleşirse kendi çekirdek özlerini kaybetmek durumunda kalacaklardır.
Fakat unutulmamalıdır ki devletin asli özelliği vatandaşının hak taleplerinden bir adım geri çekilmesi sonucu devlete verilen yönetim yetkisidir.
Devlet, eğer kendi yönetim yetkisini kendi vatandaşı için değil de beşli çete gibi birtakım şirketlerin, firmaların rant ve kår sağla ması için kullanırsa devletin özsel amacı yok olacaktır.
Yıllarca o sözünü ettiğin yazılarımda, yakın gelecek için gördüğüm tehlikeler konusunda toplumu uyarmaya çalışırken, kendimi, henüz vizyona girmemiş bir filmi anlatan adam gibi hissettim.
Eskiden filmler bizim sinemalara epey. ce gecikmeyle gelirdi.
Yurtdışına çok seyahat ettiğim için orada izlediğim önemli filmleri konu ederdim bazen.
Sonradan gösterime girince herkesin konuştuğu o filmlerle ilgili "erken" yazılarım hiç yankı yapmazdı.
Toplumun gidişiyle ilgili uyarı yazılarımda da kendimi sıkça bu pozisyonda hissettim.
Bir de Nâzım'ın o meşhur "Saman Sarısı" şiirindeki bir bölümü hatırlarım hep. Surlardaki nöbetçi kulübesinde bekleyen bir borazancıdan söz eder.
Tehlikeli bir durum olursa içeridekileri uyaracaktır.
Bu görevini yerine getirirken bir okla vurulur ve ölür.
Nâzım, böyle dedikten hemen sonra ekliyor:
Ve ben yaklaşan düşmanı görüp de
haber veremeden öldürülmenin acısını düşündüm
Bu duyguyu hep hissettim.
Yaklaşan düşmanı görüp de haber verememek, en az, insanın bu görevi yerine getirirken boğazına bir ok saplanıp ölmesi kadar kötü bir şey olsa gerek.
Halit Ziya, Aşk-ı Memnu'da anlattığı olayın tama mıyla hayal ürünü olduğunu belirtir.
Yalnız kahramanlarını yaratırken gözlemlerinden yararlanmıştır. Romanın yazıldığı sıralarda İstanbul'un çeşitli semtlerinde, özellikle Boğaziçi'nde Melih Bey takımını andıran aileler bulunduğuna değinir.
Başlıca kişilerden Behlül'ün de, tanıdığı birkaç gençten toplanmış bir genç olduğunu söyler.
Kendisi de gözlemlerine dayanarak yapaylıktan uzak, yaşayan kişiler yarattığının ayırdındadır.
Kişilerden her birinin özel ve kişisel bir hayat yaşarmasını romanın başlıca özelliği sayar.
Öte yandan bunlar tarihimizde bir dönüm noktası olan Batı'ya açılışın insanlarıdır, ama ne kadar Chopin çalsalar, Alexandre Dumas okusalar, redingot giyseler ve XV. Louis mobilyalarıyla evlerini döşeseler de düşünce ve duyarlılıkla rıyla bizim insanımızdır.
Artistik nesir sanatçısı olarak tanınan Halit Ziya'nın
okur için çaba gerektiren zor ama zarif, kendine özgü bir
üslubu vardır. Kimi zaman ikizli, üçüzlü tamlamalarla ifade edilen eğretilemeler, anlatımı anlaşılmaz kılabilecek noktaya varabilir. Öte yandan Halit Ziya "kelimelerin seslerinden istifade ederek bir iç musiki yaratmak, adeta müzikal birnesir vücuda getirmek ister". Kuşkusuz zamanın süse gösterişe önem veren üslup arayışını benimsemesinin bunda payı vardır.
Ali Faruk Ersöz