• Spoiler ve Alıntı vardır !!

    "SANA KULLANILMAMIŞ ÇOCUKLUĞUMU BIRAKIYORUM ÜSTÜ KALSIN"


    Yazarı okumaya Palyaço kitabıyla başlamıştım, İstanbul okuma grubunun seçtiği, arkadaşımız Selman'ın önerisiyle okuduğumuz kitabıyla. O kitabı da güzeldi bana göre, Almanya ve bir dönem hakkında bilgilendiriciydi ve savaş hakkında da kısmen. Fakat bu kitap savaşa, yani 2. Dünya Savaşına daha fazla değiniyor, zaten Böll savaş konusu başta olmak üzere çok eser ortaya koymuş verimli bir yazar.

    Bazen bir kitap insanı bir yazara, bazen bir yazar insanı diğer kitaplara ısındırıyor ve merak unsurunu arttırıyor. Bazen de bir konuya yöneltiyor bizleri, burada da savaş söz konusu.

    Kitap isminden de anlaşılacağı gibi bir tren seyahati odaklı ve bu tren savaşa asker taşıyan bir trendir. Kahramanımız Andreas ve birkaç arkadaşının hikayesidir.

    Böll her şeyden önce bana göre müthiş bir üslup adamı. Kendine has özel bir ayrıntı yakalama uzmanı, hissetme ve hissettiklerini aktarma konusunda büyük bir usta.

    Savaşa giden bir asker ne hissederse, dünyanın bütün milletlerinde ve bütün savaşlarında, herhangi bir asker de onu hisseder işte. Kısaca ölümü bekler..

    "Yakında,dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor,onu küçültüyor,kesin bir şey yok,hiçbir şey yok kesin olan,tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey,yakında ölüm.
    Yakında ölüyüm. Öleceğim,yakında. Sen kendin söyledin bunu,senin içinde biri,senin dışında biri söyledi sana bu yakındanın geleceğini. Her neyse,bu yakında,savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey,hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?"

    Alman genç ve silah arkadaşları trenle şehirler, sınırlar geçerler, Polonya'ya doğru uzanırlar.

    "Onu çok seviyorum,öleceğim ve öldüğüm zaman benimle ilgili olarak eline geçecek şey sadece resmi bir mektup olacak : Büyük Almanya uğruna ölmüştür."

    "Hanidir sıcak bir şey yemedim,sıcak bir şey yesem. İlk düşündüğüm şey : Sıcak bir şey yemelisin. Ölümünden on dört ya da on beş saat önce sıcak bir şey yemelisin."

    Savaşı anlatan bu yazarların diline ve çevirilerin de güzelliğine öyle hayran oluyorum ki alıntılamadan anlatamıyorum bu kitapları, anladım bunu. Uzatmamaya gayret ederek bağlamaya çalışayım.

    "Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel şey olduğunu anlıyorum,artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep. Oysa yaşamak güzel şeydi. Utanıp kızarıyor,korkudan kızarıyor,pişmanlıktan kızarıyor. İnsansı sevinç diye bir şey olduğunu gerçekten de inkar ettim ben, yaşamak güzeldi oysa. Benim mutsuz bir yaşamam vardı. Elden kaçırılmış hayat dedikleri türden, her saniye acı çektim bu korkunç üniforma içinde, beni ölesiye terlettiler,kanımı akıttılar savaş alanlarında,adamakıllı kanımı akıttılar,üç defa yaralandım er meydanı dedikleri yerde."

    Polonya'daki cepheye varmadan önce bu ülkeye giriş yaptıktan birkaç saat sonra, askerlerin başındaki vicdanlı komutan, askerleri önce güzel bir lokantaya götürüp yedirir içirir. Sonrasında ise bir geneleve giderler. Askerlerin derdi uçkurdan ziyade, hasret kaldıkları bir parça kadın şefkati ve yakınlığıdır.
    Kahramanımız Andreas burada, radyodan gelen tanıdık müziklere kapılıp gider, ona burada müzik bilgisi olan ve piyano çalabilen bir kadının bulunduğunu ve onu tercih edebileceğini söylerler ve bir gecelik hikaye, kitabın da temel hikayesi yaşanır. Bir geceyi piyanolu bir odada baş başa geçirirler, yatarak değil, oturarak, müzikle ve sohbetle. Birbirlerine hayat hikayelerini anlatarak, dertleşerek, can yoldaşı olarak. Buradaki bana göre olağanüstü samimi edebi zenginliği aktarmak isterdim ama hem yeterince uzattım hem de okumanız daha güzel olur.

    Savaş öncesinin yıkımları, savaşın yıkımlarına eklenir ikisi için de , ortak noktalarını keşfederler. Aşk diye bir şey varsa işte yaşanır aralarında böylece, birkaç saat içinde. Sabah yola devam etmek yerine kendisiyle kaçmasını teklif eder bu talihsiz genç kadın. Andreas da ister bunu elbette. Fakat ansızın bir saldırı alır canlarını, savaş sürmektedir zaten.

    Belki beceriksiz bir anlatım oldu farkındayım. Siz okuyup kendiniz değerlendirin derim, son olarak kitaptan bir cümleyle bitireyim en çok etkilendiğim,

    "Sevinç çok şeyi silip süpürür, acı çok şeyi nasıl silip süpürürse öyle."
  • Bugün 3-5 arası son iki dersimiz Genetik. Hoca geldi işte içeri mavi önlüğü, yeşil fosforlu spor ayakkabılarıyla. İlk kez görüyoruz kendisini Hızlaca kendini tanıttı etti falan. ”Dersimde konuşmayın ne ben sizi delirteyim ne siz beni, ve yoklamada başkasının yerine imza atmayın başka isteğim yok sizden”, dedi. Böyle hızlı hızlı konuşuyor, yerinde duramıyor, devamlı yürüyor falan. Bizim tabi pilimiz bitik, 6 saat ders görmüşüz ama hocanın şen şakraklığı bi uyandırdı beni. Ses tonu da zaten bu animasyon çizgi film dublörlerinin sesi gibi

    Sizin aslında genetik bilmenize gerek yok dedi. Genetik yazdı tahtaya, iki ok çıkardı. Birine uzmanlık yazdı diğer tarafa çarpı attı yanlış hatırlamıyorsam. Uzmanlığını yapmayacaksanız genetiği bilmenizin lüzumu yok kafasında. “36 saat ders koymuşlar programa niye bilmiyorum. Çok gereksiz. Ben bir cümleyle olayı özetleyeceğim bitecek.” dedi. Sonra sizinle hayattan, sanattan, dünyadan konuşacağız...

    O arada 2 saat boyunca kendi hayatıyla ilgili anlattıklarını ve hayata nasıl baktığını falan yazmayacağım şimdi burada. Önemli olan tam da bu kısımda anlattıkları sanırım ama hayatın ironilerini, bizle nasıl dalga geçtiğini, sen bir şeyi planlayıp devreye sokarken aslında diğer bin bir faktörün üzerinde hiçbir etkin olmadığını ve ne zaman ne olacağını asla garanti edemeyeceğini ibretlik bir anısıyla anlattı deyip geçeceğim. Ot gibi yaşayan bir insan olmadığını gördüm. Çok da yaşlı değil, daha 30 yaşında ama yaşadıklarından nasıl çıkarımlarda bulunduğunu, hayata nasıl geniş bir perspektiften baktığını ve fikir dünyasının zengin olduğunu hissettim. Tıp fakültesinde böyle hocalara denk gelmek zor ya da belki de denk gelmişizdir de bu tempoda hocaların bizle ders dışı şeyler paylaşacak vakti çok olmamıştır. Herkesten bir şey kapıp kendimi donatmaya çalıştım her zaman. Bu hoca da beni bu anlamda çokça tatmin eden biri oldu sadece 2 saat geçirmemize rağmen. Alanı genetik değil kardiyoloji olsa belki durum farklı olacaktı. O da diğer hocalarımız gibi slaytlarını yetiştirme telaşı içinde hızlıca dersini anlatıp gidecekti. Şanslıyız ki genetikçi. Bakalım hayat daha neler gösterecek, her gün meraklanıyorum.
  • Bana beni geri ver bayım!

    İnsan yanımın gelişmesi, merhamet, saf sevgi, hüzün, nefret, gidip aynı noktaya tekrar gelme, rücu.. Bana bu duyguları neden kazandırdınız bayım! Ruhum sayenizde acılara başladı. Sevmeyi bir hastalık olarak değil, bir lütuf olarak görmemi sağladınız. Peki nedendir ki, sizin şiirlerinizde, birinde olmazsa başkasında, herkes kendisini bulur.

    Bana ne zaman ki
    "Böyle bir kız değildin sen eskiden
    Sana ne yaptılar sana ne yaptılar
    Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken.." dedin, ben bütün duygularımı hem bitirdim hem de yeniden başlattım. Bunu neden yaptınız sevgili Attilâ Bey.

    "O mahur beste çalar
    Müjganla ben ağlaşırız" dedin, her defasında bu şarkı ile seninle bir rakı masası kurdum içime. O masada sen eksiktin bayım! Çok istedim canlı sesin ile karşımda otur, şiirlerini senden dinleyim. Diğerlerini sevdiğin gibi beni de sev..

    "çünkü sesimizde deprem sesleri var" çünkü ben sana sesimi duyuramadım. Çünkü sen yoksun diye bu ses hep bir deprem doğuruyor.

    Siz diyorsunuz ki, "alt tarafı bir isim, ne olacak yanlış yazsak bile" diye. Bir şairin naif kalbini neden kırıyorsunuz? Alt tarafı bir harf ise koyun bir "L", iki "T"...


    Çoğu şiir diğer kitaplarda da vardı ama ben her okumamda ayrı keyif aldım. Mahur Beste çaldı, Sana Ne Yaptılar diyerek hatırımı sordu benimle konuştu her defasında..

    İyi ki varsın Attilâ Bey
  • Bilmiyorum...
    İçimi sıkan dışa vuramadığım bir suskun haykırış besliyorum,
    İçim içime sığmıyor oysa sen bir içimdin.
    Seni geçip siz mi olacak?
    Seni geçip bekleyeceğim...
    Seni geçip sensizliğin, sessizliğin ve bana bıraktığın sonbaharda yalnızlığın arkasında bekleyeceğim...
    Bilmiyorum...
    Belki demiştim keşke demedim, demeyeceğimde çünkü keşkeler sana yakışır, oysa ben bekleyeceğim sen keşke derken...

    M U A M M A
  • Ben Hala O Muyum?

    SÂHİ SİZ, O'MUSUNUZ ?..

    (Kıssa'dan Hisse) 
    Eski tarihlerde bir medresede eğitim gören çok samîmi üç arkadaş medreseden mezun olduktan sonra birbirlerinden ayrılmaları çok zor olmuş. Yedikleri ve içtikleri ayrı gitmeyen bu üç samîmî arkadaş;
    Nerede, hangi işte ve hangi görevde olurlarsa olsunlar, birbirleri ile;
    -İrtibatı asla kesmeyeceklerine,
    -Doğru Yol’dan,
    -Adalet ve Hakkâniyetten ayrılmayacaklarına,
    Dine ve vatana hizmet dâvasından hiçbir zaman geri kalmayacaklarına" dair söz vermişler.
    Aradan yıllar geçmiş birbirleri ile irtibat kuramamışlar. Çünkü o dönemde iletişim araçları sınırlı imiş.
    Bunu bilen arkadaşlar zaman hepimizi yıpratır, yaşlanırız, şeklimiz şemâlimiz değişir, ileride karşılaştığımızda birbirlerimizi tanımakta zorluk çekebiliriz onun için aramızda bir şifre belirleyelim oradan birbirimizi tanırız diye şifre belirlemeye karar vermişler. Çok kısa ve hatırda kalıcı bir şifrede anlaşmışlar.
    O da:
    “BEN O' YUM !”... olmuş.
    Aradan uzun yıllar geçmiş, bizim üç idealist dava arkadaşının her biri bir köşeye savrulmuş:
    - Biri Müderris (hoca),
    - Diğeri sayılır bir tüccar,
    - Bir diğeri de Mutasarrıf (vali) olmuş.
    Tüccar olan şehir şehir dolaşırken, bir şehirde arkadaşının o şehrin mutasarrıfı (valisi) olduğunu öğrenir.
    Hemen kadim dostu ve dâva arkadaşını ziyaret ve tebrik etmek ister.
    Kapıya varır görüşmek ister fakat güvenlik ve bürokrasi çarkını aşmak kolay olmaz.
    Görevlilere kendini tanıtıp, vali beyin medrese arkadaşı olduğunu, yıllar öncesinden tanıştıklarını, anlatmışsa da fayda etmez, sırasını beklemek zorunda kalır.
    Vakit geçmiş, lâkin kendisine bir türlü sıra gelmemiş…
    Nice sonra bizim tüccarın aklına mezuniyet günündeki belirledikleri şifre gelmiş.
    Derhal küçük bir kâğıt parçasına:
    “BEN O’ YUM”
    diye yazmış ve görevliye uzatarak bunu, vali beye iletmesini istirham etmiş…
    Onun bu ricasını isteksizce yerine getiren görevli az sonra geri dönüp aynı kâğıdı tüccara uzatmış…
    Bizimki şaşırmış… Ama asıl şaşkınlığı kâğıdın arkasını çevirince yaşamış.
    Kağıdın arkasında:
    “SEN O' OLABİLİRSİN AMMA BEN O' DEĞİLİM!” yazmaz mı!

    Bu kıssa, günümüz insanlarını ne kadar da güzel anlatmıyor mu?
    Hakikat şu ki, nice arkadaşlar makamla, parayla, şöhretle tanışıp her imkâna sahip olunca, âdeta "Tanınmaz" hâle geliyorlar ve: "Ben O değilim" çizgisine savruluyorlar.
    Çünkü bu kişiler, ulvi ideallerle yola çıktıkları halde amaca ulaşmak için:
    Yolda bulduklarını, yola çıktıklarına değişen ve amacına ulaşmak için her yolu mübah gören zayıf insanlardır...

    Kıssamıza uygun bu gün:
    “Ben O’yum!” diyebilen kaç gerçek dost ve arkadaş var ?

    Öte yandan;
    “BEN O' DEGİLIM !
    diyenler dünyaya sultan olsa ne yazar?

    Gerçek dostlarınızın çoğalması temennisiyle, hayırlı ve huzurlu günler dilerim. Selam ve Dua ile... Ben hâlâ "O'YUM"
  • Bütün bu "siz" ler, "iz" ler, "uz"lardan sıkılırım ben.Yapmacık,fazlalık gelirler bana.İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam
    Yusuf Atılgan
    Sayfa 61 - Yky
  • Hiç olan özgürleşir.

    Bir gün Neyzen Tevfik meşhur bir sanatçı arkadaşının cenazesine katılıyor.
    Cenazeye belediye başkanı da geliyor.
    Neyzen Tevfik'i görüyor ve alaylı bir ifadeyle "Sen kimsin?" diyor. Neyzen Tevfik de "Hiç" diyor: "Peki siz kimsiniz?" Adam cevap veriyor: "Ben belediye başkanıyım."
    Neyzen Tevfik, başını sallıyor. "Peki sonra ne olmayı düşünüyorsunuz?" diyor.
    "Bilmiyorum, belki milletvekili olurum."
    "Peki ya sonra?"
    "Belki bakan olurum."
    "Ya sonra?"
    "Başbakan olabilirim."
    "Ya sonra?"
    "Cumhurbaşkanı bile olabilirim."
    "Ya sonra?"
    Adam sinirleniyor artık. "Daha ne olsun, hiç" diyor sonunda.
    Bu kez Neyzen Tevfik'in yüzünde bir gülümseme beliriyor. "İşte ben sizin onca yoldan sonra geleceğiniz konumdayım şu an..."