Yeni bir incelemeden merhabalar:) (Aslında buraya bir emoji koyacaktım ama pek uygun düşeceğini sanmıyorum:\) İncelememde birkaç edindiğim bilgiyi sizlerle paylaşacağım. Ama ondan önce yazar ve kitaptaki mektupların yazıldığı kişi (yani Milena) ile ilgili bilgilendirmek istiyorum sizleri. Hazırsanız başlayalım...

Franz Kafka 1k da ismini çok duyduğum, sevildiğini düşündüğüm bir yazar. Geçmişini merak edip araştırdım ve yaşadıklarıyla ilişkilendirdiği kitaplarının olduğunu fark ettim. (Örneğin; babasıyla arası limuneli ve onun için https://beta.1000kitap.com/kitap/babaya-mektup--4088 bu kitabı yazıyor. Milena ya olan aşkı için de bu kitaptaki mektupları yazıyor.) Babaya Mektup u hep merak etmişimdir. Onu da okuyacaklarıma ekledim. Ama önceliğimi bu kitaba vermek istedim.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Saf aşk dedikleri bu gibime geldi. Neden mi? Günümüz gençleri gibi abuk sabuk şeyler yazmamışlar. Gayet mesafeli ama yakın mektuplar onlarınki. Sonra bir şey daha fark ettim. Franz bu aşkın bilinmesini istemiyordu. Ne de olsa aşkı Milena evliydi. Ve bir şey daha var. Küçük bir şey... Kitap (Milena ya Mektuplar) aslında basılmayacaktı. Franz bunu istemiyordu. Bunun için bu mektupları arkadaşına verdi ve imha etmesini istedi. Ama arkadaşı ne yaptı? Ölür ölmez tüm dünyada yayınladı bu mektupları:))) Babana bile güvenmeyeceksin Franzcim:) Aslında iyi mi etti diyelim? Ne de olsa o olmasaydı okuyamayacaktık senin mektuplarındaki aşkı...

Milena... Ah Milena. Sen o kadar bi adamın peşinden koş. (Ernst Polak (eşi)) onun için baban (babası evlenmelerine karşıydı) seni deliler hastanesine yatırsın. Sen kalk git evlen zoraki. Sonra da kocan sana zaman ayırmadı diye Franzla aşk yaşa... Sendeki de iyi cesaret. Gözlerim yaşardı. Ama şunu bil ki aşk mantık işidir. Mantığına uymayan adama karşı soğursun. Bunu geç de olsa anladın:(

İkilimiz bir kafede çevirmenlik için konuşarak tanışıyorlar. Tabii ilk başlarda normal arkadaşlık aralarındaki. Daha sonra işler sarpasarıyor. Gizlice mektuplaşıyorlar. Hep şunu düşünmüşümdür. Acaba Franz in aşık olduğu bütün kadınlarla bir mektuplaşması var mıydı? (Toplam üç kadına aşık oldu) Varsa neredeler? Kafada deli sorular :)

Franz i ilk defa bu kadar duygusal okudum. Çünkü Dönüşüm eseri duygusal değildi ve Franz in biraz şeys biri olduğunu düşündüm... Odun... Evet lütfen bunu dediğim için kızmayın ama doğrular efenim:) Sıradaki Franz kitabımı Dava olarak belirledim. Umarım onu da beğenirim.

Kitap güzeldi ama tanımadığım kişilerin mektuplarında kendimi bulamadığım için (evet, başkasının mektubu olduğu için bu çok normal:)) pek kendime yakın bulamadığımdan yedi puan verdim. Yani sadece Franz le ilgili bilgi sahibi olmak isteyenler için ideal olduğunu düşünüyorum kitabın. Çok da duygusal değild kitap (bence tabii) Ama şunu söylemek istiyorum, kitabı okuyorum diye işaretlediğim gün okuyanların sayısı tam 5000 idi. Gerisini siz düşünün:D

Herkese iyi okumalar. Ben polisiye kitaplarıma dönüş yapıyorum. Malum çok aksattım:))

Okurken çokça güldüğüm bi kitaptı :)) Hele de ahanda bu benim dediğim kısımlarda :) Okurken etrafımdaki insanların analizlerini yapmak "bak bak sen kırmızınsın, sen mavisin" güzeldi. Etrafında bolca kırmızı olan ve onları daima idare eden ben, Ah kendim seviyorum seni :)))) Keyif alacağınızı düşünüyorum. Bakın bakalım siz Arthur'un şövalyelerinden hangi renksiniz? :)

Hilâl, Arkadaş Islıkları'ı inceledi.
9 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · Puan vermedi

Selam.
255 sayfalık bir kitap. Ve bu kitabın ilk 230 sayfası sizi okurken öfkeden deliye çevirebilir.
Kadının toplumdaki yeri sadece ve sadece erkeklerin elinin kiri olarak görüldüğü bir zihniyet. Kulağa ne kadar iğrenç geldiğinin farkındayım. Siz bir de okurken düşünün...

Bir aşk... Başta herşey iyi gibi gitse de, erkek, çevresinin bayat düşünce ve görüşlerine kapılır, kadına türlü hakaretler eder. Kadın gider mi gitmez mi, giderse bir daha döner mi dönmez mi orasını siz okuyun :)

Kitapta, bir kadının kendi başarısıyla bir yere gelebileceği düşüncesi sıfır. Kocasından ayrılan her kadına illa kötü yola düşecekmiş gözüyle bakılması, bir kadının şerefiyle ve onuruyla bir işe girip çalışması imkansızmış gibi görülmesi beni inanılmaz rahatsız etti.

Kadın yermeleri göz önünde olsa da, erkekler için de hoş cümleler yoktu kitapta.
Mesela, bir baba (pısırık diye adlandırılan), karısı ve çocukları tarafından "eşek suratlı baba, hıyar baba vb..." hakaretler işitir. (buraya kadar adam için üzülüyordum)

Daha sonra bu baba, arkadaşlarının gazıyla sarhoş olup karısını döver! Tabi yıllardır kocasını "pısırık" diye tabirleyen eş, bir koca dayağına hasrettir! Bu eş, bu dayaktan sonra kadınlığına(!) yeniden kavuşur! Bundan böyle istediği kadar zulmetsin, razıdır!

Kitabın 56. sayfasında asıl konunun dışında beni rahatsız eden bir ayrıntı daha var. Bunların huzur kaçırıcı konular olduğunu biliyorum. Yine de siz okuyun. Siz rahatsız olmayabilirsiniz.
"Allah vermeye, azgın boğa gibi karı kız arardık memlekette. Ama nerde? O devirde kadınlar kafes arkasında, peçe, çarşaf içindeydi." Ne bileyim, peçe ve çarşaf içinde olmayan kadınlara bir hakaret söz konusu burada bana göre. Ben kapalıyım mesela. 2 sene önce kapandım. Dışarıda gezinirken işittiğim laflara ve rahatsız edici bakışlara hem açıkken rastladım, hem de kapalıyken rastlıyorum. Yani kapalı veya açık olmak değil mesele. Mesele insan olabilmekte...
(Tepkim sadece bu söze değil.)


Ve 54. sayfada huzurumu kaçıran bir ayrıntı daha!
Bir adam var. Ne kadar iyi gibi gözükse de elinden her türlü kötülük gelebilecek bir adam. Bu adam için bir karakter şu cümleleri kullanıyor:
"Ama bakma, şimdi yağmurlar yağdı, yarıklar kapandı, ikisi de beş vakit namaz kılar, üç aylarını kaçırmazlar. Herkesin gördüğü yerde yararlı, güzel işler yapar, kellesi ensesinden ne kesilecek dürzüdür o, bilemezsin!"
Hayır ben mi çok ayrıntıcıyım ve herşeyde bir sap arıyorum bilemedim ama neden dindar olarak gözüken bir adam her türlü kötülüğü yapabilecek bir adam olsun ki?! Belki de "dincilik" dile getirildi ama yine de bu tarz konularda "din" araya girmemeli.
Kitabı eleştiriyor olarak gözüksem de yazdıklarım günlük hayatta da olan şeyler ve ben inceleme adı altında diğer konulara da değiniyorum.
Belki de bu kitap bu kadar tepkiyi hak edecek bir kitap değildi. Orhan Kemal affetsin.
Bu rahatsız edici tüm sözler hep farklı karakterlerin ağzından söylenmiş sözler. Doğrudan yazarın değil.

"Karı, karı da ne be? Saçı uzun, aklı kısa bir zavallı!" /s.94
"Babam benden besbeterdi. Vurdu mu avradın gözünü patlatırdı. Anamın bir gözü kördü tekmil!" /s95
"Karıdan korkulur mu? Saçı uzun alt tarafı." /s97
"Bir dayak, Türkiye, hatta dünyanın pek çok yerinde karıların kocalarından yedikleri basit bir dayak" /s106 (burada kadına atılan dayağı bu kadar basit göstermeye ne demeli?!)
"Elimin tersiyle ağzına bir vurdum" (karısına!) /s123
"Sen nesin? Kimsin? Alt tarafı beş paralık bir kadın!" /s124
Ve bunun gibi bir çok hakaret...

Yazarın bu gibi aşağılayıcı cümlelere bu kadar çok yer vermesi ve bu kadar açık olması beni kendisinden soğuttu.

Sona doğru İlyas Usta ve Doktor karşı çıkıyor tüm bu yanlış düşüncelere. Rahatlıyor ve yazara yeniden bir sıcaklık duyuyorum. (Yine de fazla buluyorum ama tüm bu hakaretleri).

Kitabın sonunda kaybedenler bu aşağılayıcı görüş sahipleri olsa da, bu kitabı hoş bir şekilde hatırlamayacağım... :(

zeyneb, Islıkla Çağrılan'ı inceledi.
 21 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

“…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.

Garson Çay:))
- Garson : Efendim, sizleri burada görmek büyük mutluluk!
+ Cemal Süreya : Kim istemez ki mutlu olmayı? Ama mutsuzluğa da var mısın?
- Garson : Anlamadım efendim?
+ Can Yücel : Geldiğin kadar değil, göründüğün kadar mutlusun ve sakın unutma; gittiğin kadar değil,hak ettiğin kadar unutulursun…
- Garson : Anlıyorum efendim…Neyse, ne alırdınız?
+ Nilgün Marmara : Sen ne getirdin bana çocukluğundan?
- Garson : Çocukluğumdan mı? Siz ne isterseniz mutfaktan onu getireceğim işte.
+ Edip Cansever : Bu aralar ellerim hep üşür benim. Doktor ‘kansızlık’ der, bensensizlik’ derim.
+Nilgün Marmara : Üşümüşüm, düşlerimin üzeri açıktı.
- Garson : Ekrem klimayı aç oradan, çattık ya!
+ Tomris Uyar : Bazen sessiz kalmak, kırıldığını göstermenin en iyi yoludur.
- Garson : Estağfurullah efendim, ne kırılması, bugün kötü bir gün sanırım benim için.
* Yaşar Kemal : Gülümse karamsarları şaşırt, gülümse güller açsın yüzünde, gülümsemenle yayılsın ışık, dünyayı ısıtmasan da güneş gibi çevreni ısıt.
- Garson : Ekrem klimayı kapat, gülümsüyorum..

Kaynak : Edebiyat Dergisi

seramania, bir alıntı ekledi.
 Dün 09:31

--Ne oluyor, Elise, güzelim? Nedir bu mahzun halin? Bana bu kadar umut verdikten sonra? Ben sevincimden uçarken sen sanki matem içindesin. Söyle, pişman mı oldun beni sevindirdiğine? Bana verdiğin sözü zorla mı verdin? Olur a, benim coşkunluğum seni istemeye istemeye sürüklemiş olabilir.
--Hayır Valere, senin için yaptığım hiçbir şeye pişman değilim. Öyle tatlı bir zor ki bana bunları yaptıran, istesem de elimde değil pişman olmak. Ama doğrusunu istersen, bu kadar mutluluk ürkütüyor beni. Seni sevmekte belki fazla ileri gittim diye korkuyorum..
--..beni asıl korkutan ne biliyor musun? Sen, senin kalbinin değişmesi. Siz erkekler bir tuhafsınız: İnsan sizi yüreğinin bütün açıklığıyla sevdi mi, sevgisini gösterdi mi, hemen soğuyuverirsiniz, hem de nasıl! Ölsek kılınız kıpırdamaz.
--Beni başkalarına benzetneye nasıl dilin varıyor? Bende istediğin kötülüğü gör, ama sana bağlılığıma toz kondurma, Şunu bil ki, benim sana sevgim tükenecek sevgilerden değil. Ben yaşlandıkça yalnız sen olacaksın kalbimde.
--Ah Valere, hep böyle derler. Bütün erkekler birdir konuşurken, zamanla anlaşılır her birinin ne olduğu...

Cimri, Moliere (Sayfa 3 - İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi)Cimri, Moliere (Sayfa 3 - İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi)

Hocam…

Soğuk bir Aralık sabahı Çapa’daki odasının kapısından içeri giren,
üniversiteyi bitireli birkaç yıl olmuş genç bir biyologdu.
Kapıyı iki kere çaldıktan sonra kafasını uzattı.
─Hocam müsait misiniz? Biyoloji Bölümü’nden Avni Bey gönderdi beni…
Aramıştı sizi…
─Hatırladım, hatırladım. Melanoma (cilt kanseri) genetiği ile ilgili
çalışıyormuşsun, gel içeri gel…
Yüzünde son nefesini verirken bile eksilmeyen o tatlı gülümsemeyle
Genç adama “Kahve mi içersin çay mı?” diye sordu.
─Zahmet olmasın hocam… bir iki sorum vardı. Onları sorup sizi
çok yormadan gideyim ben
─Zahmet filan olmaz. Ben de şimdi tomografiden çıktım. İki laflarız işte...
Genç adam duraksadı.
─Meme kanseri tedavisi görmüştüm. Geçti bitti diyorduk. Bugün
öğrendim ki karaciğerimde de küçük bir leke varmış.
“Küçük bir leke” dediği, memesinde başlayan kanserin vücuduna
yayıldığının ilk haberiydi aslında.
Genç adam durumunun farkına varınca, endişe dolu bakışlarla, nazikçe,
“Daha sonra rahatsız edeyim sizi isterseniz?" dedi.
Hoca güldü ve “Çevrende hiç kanser teşhisi konan oldu mu çocuk?” diye sordu.
“Hayır hocam." dedi.
─Bak o zaman sana ilk dersi veriyorum: Bu kanser denen mikrop tek başına hiçbir gücü olmayan zavallıcıktır. Kanser tek başına kimseyi öldürmez; ölümcül olması bir yalnızlık, bir çaresizlik, bir umutsuzluk, bir üzüntü, bir stres arar. Ona bu fırsatı vermesen, er ya da geç çeker gider. O yüzden sen şimdi hocanı bu zavallı mikropla yalnız bırakmayı çıkar aklından ve anlat bakalım,
ne yapıyorsun, ne ediyorsun?”
Böyle tanışmıştık Hocam Türkan Saylan’la.
“Tanışmıştık” diyorum ama bazen tanımak için tanışmak yetmiyor.
Bazı insanları tanımak için onları yaşamak, anlamak, attıkları
her adımdan, ağızlarından çıkan her heceden bir şey öğrenmek
gerekiyor. Hoca da öyle biriydi.
O gün kapısından çıkarken "Sakın ha literatürü açıp 'Hocanın ne kadar ömrü kaldı?" diye bakma, literatür insan hikâyesi yazmaz, rakam yazar." demişti.
Aradan geçen yıllar içerisinde Hocayı çok daha yakından tanıma fırsatım olmuştu. Ne zaman başım sıkışsa telefona sarılıyordum.
Bir gün “Ben bilim adamı olmaktan vazgeçtim Hocam!" diye aradım.
Kızacağını sanıyordum, kızmadı. Sadece bir öğüt verdi ki hâlâ kulağıma küpedir: “İnsan olmaktan vazgeçme yeter.”
Hoca haklıydı. Her karar aslında bir vazgeçiştir… O yüzden vazgeçebilirdi insan birçok şeyden ama insan kalmakta israr etmeliydi.
Böyle bir Mayıs ayında kaybettik Türkan Hoca’yı…
“Kanserden öldü."dediler.
Yalan!
Hocayı kanser öldürmedi.
Genç kızlar da okula gidebilsin diye hayatını ortaya koyan, bu ülkenin yetiştirdiği en aydınlık yüzlü kadındı Türkan Saylan.
Onu ölüm döşeğinde “terörist” ilan edenler öldürdü. Onu televizyonların canlı yayınlarında, gazete köşelerinde “muhabbet tellalı” ilan eden medya pezevenkleri öldürdü.
Bakmayın siz şimdi kurdukları sahnede oynadıkları “masum” rollerine…
Türkan Saylan’a ölüm döşeğinde ‘darbeci’ diye operasyon yapılırken sessiz kalan, cenazesine katılmaya tenezzül etmedikleri gibi bir çiçek bile göndermeye korkanlar yüzünden öldü Hoca.
Tanıştığımız gün kapısından çıkarken “Bakma” dediği o literatüre
Türkan Hocam öldüğü gün bakmıştım.
Biliyor musunuz ne yazıyordu? “En fazla bir sene…”
Oysa Hoca o günden sonra tam 13 sene daha yaşadı. Ve bıraksalar belki bir 13 sene daha yaşayacaktı…
Hatırlıyor musunuz ne söylemişti?
“Kanser kimseyi tek başına öldürmez…”

Roni Dildar, bir alıntı ekledi.
18 May 17:11 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

ROMEO: Yarayla alay eder, yaralanmamış olan.
(Juliet yukarıda pencerede görünür)
Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?
Evet, orası doğru, Juliet de güneşi!
Yüksel ey güzel güneş, öldür şu kıskanç ayı,
Bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederden
Sen onda çok daha güzelsin diye.
Kıskandığı için vazgeç ona bağlılıktan,
Sayrılı ve toydur bakirelik giysisi.
Soytarılar giyer bunları ancak
Sen çıkar bu giysileri, at üzerinden.
Kadınım benim, ah benim sevgilim bu!
Ne olur ah, bilseydi sevgilim olduğunu!
Konuşuyor, ama bir şey de demiyor;
Ne çıkar anlatıyor ya gözleriyle
Karşılık vereceğim ben de!
Amma da yüzsüzüm, konuştuğu ben değilim ki,
Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi,
Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan:
Biz düşünceye dek siz parıldayın, diye.
Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde,
Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı,
Gün ışığının kandili utandırdığı gibi tıpkı.
Öyle parlak bir ışık çağlayanı olurdu ki gözleri gökte,
Gece bitti sanarak kuşlar cıvıldaşırdı.
Bak, nasıl da dayamış yanağını eline!
Ah, eline giydiği eldiven olaydım da
Dokunaydım yanağına.

Romeo ve Juliet, William Shakespeare (Sayfa 37 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Romeo ve Juliet, William Shakespeare (Sayfa 37 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

Çocuklar geleceğin yarını (Alıntı)
Mendil alır mısın abi dedi, kirli ama güzel yüzüyle.Yok dedim, Sağ ol, sağ ol, benim var.Olsun sonra kullanırsın dedi titrek sesiyle.
Peki dedim.Ver bir tane.Uzattım parayı, sevindi. Mendil kalsın” dedim, gücendi.Olmaz öyle şey, ben dilenci değilim.Peki dedim, Peki, kızma Aldım mendili elinden sordum: Adın ne senin?Murat dedi, Murat ama arkadaşlar ince, der zayıfım ya hani.Annen, baban yok mu senin?Bilmem, vardır herhalde. Hiç görmedim ki.Peki nerede yaşıyorsun sen? dedim.Her yerde dedi, hem de gülerekNasıl yani her yerde?Öyle sınırlamıyorum kendimi sizler gibi dedi ve patlattı kahkahayı.Haksız da sayılmazdı haniKimden alıyorsun sen bu mendilleri?Sakallı mehmet amcadan.Kaçtan veriyor sana tanesini
50 kurustan.Peki sen ne kazanıyorsun mendil başına?”

”lEe 50 kurus

Ne yani hiç para almıyor mu Mehmet amcan senden?
diye sordum şaşkınlıkla.
Biraz kızgın baktı yüzüme: Siz hep böylesiniz zaten,
karşılıksız iyilikten anlamazsınız.
Niye ki dedim, anlattı.Bir keresinde bir abla ağlıyordu, Abla mendil alır mısın?
diye sordum, defol diye bağırdı bana. Oysa,
oysa vallahi satmayacaktım ben ona, gözyaşlarını silsin
diye vermiştim mendili. Anlamadı… Ama ben yine de
gizlice koydum çantasına.
Peki dedim, Ben bir yıllık mendil ihtiyacımı alsam senden,
bir seferde topluca yani olur mu?

Olmaz” dedi kafasını iki yana sallayarak.Olmaz
O zaman benim bütün günlerimi satın alırsın.
Satılık olanlar sadece mendiller abi.
Günlerimi bırak, bana kalsın

Metin Özdemir, bir alıntı ekledi.
 17 May 13:34 · Kitabı okudu · Beğendi · 6/10 puan

İlk gün başkentin en zengin adamının neredeyse tüm hazinesinin yarısını çalmış olan bir adam getirildi. Lao Tzu olayı dinledi ve sonrasında hırsızın ve en zengin adamın her ikisinin de altı aylığına hapse gitmeleri gerektiğini söyledi.
Zengin adam, "Siz ne diyorsunuz? Soyguna uğrayan, hırsızlık yapılan kişi benim; bu nasıl adalettir ki hırsızla aynı süreliğine beni hapse gönderiyorsunuz?" dedi. Lao Tzu, "Şurası kesin ki ben hırsıza haksızlık ediyorum. Senin hapiste olman gereken süre çok daha büyüktür çünkü sen çok fazla parayı kendin için topladın, pek çok insanı paradan mahrum ettin... binlerce insan haksızlığa uğramıştır ve sen para toplayıp, para toplayıp duruyordun. Ne için? Senin açgözlülüğünün kendisi bu hırsızları yaratıyor. Sorumlu sensin. İlk suç sana ait," dedi.

Özgürlük, OshoÖzgürlük, Osho