• Yazmış olduğu romanlarla tanıdığımız, Batılı anlamda ilk romanların yazarı, Servet-i Fünun'un öncü kalemi Halit Ziya, romanlardaki kurguların aksine, bu kez hayatın ona hazırladığı kurguya maruz kaldı. Kendi ifadesiyle "Ne kadar iyi yetiştirilmek mümkünse öyle yetişsin." dediği ve öyle yetiştirildiğine inandığı evladı Vedat, arkasında acı bir hikaye bırakarak bu hayattan ve Halit Ziya'dan çekip gitti.

    Bir Acı Hikaye'yi çok net bir acı hissiyle okudum. Kendimden izler gördüğüm babanın acısı değildi sadece hissettiğim. Vedat'ın göz göre göre kaybedilişine üzüldüm. Oğlunu hayatının merkezine koyan bir babanın, oğlunun ölümü karşısında hiçbir yere yaslanmayan haline üzüldüm. Aydınlarımızın içinde yaşadıkları hamakta, parçası oldukları ülkeden ne kadar uzakta oluşlarına, bize ne kadar yabancı olduklarına üzüldüm.

    Tolstoy, Halit Ziya'ya kıyasla daha çok bize ait bir figür olarak duruyor kültür atlasımızda. Ülkesinden "Rusya Ana" diye bahsediyor Tolstoy. Bir ayağı, toprağının bağrında öbür ayğı etki etmek istediği Rus halkının yaşam ve inanç dünyasında. Edebiyatın alasını yapıyor ama fildişi kulesinde halktan bihaber yaşamıyor. Hemen köşeyi döndüğümüzde ya da bir cami avlusunda namaz vaktini bekleyen yaşlı amcaların içinde karşılaşabileceğimiz kadar bize ait gibi duruyor.

    Dünya edebiyatı dendiğinde akla Rus Edebiyatından birçok isim geliyorken Türkiyeli yazarlardan neden kimsenin gelmediği sorusunun cevabı burada yatıyor işte. Orhan Pamuk'un Nobel Ödülü almış olması bile, bizi henüz dünya edebiyatına ait bir değer olduğuna inandıramadı. Mevzu derin, girmiyorum.

    Bizim yazarlarımızın çoğu bize ait değiller gibi yaşayıp, bize ait değiller gibi yazıyorlar. Sonuçta mesela; Bir Acı Hikaye, Halit Ziya için oğlu Vedat'ın acı hikayesi iken bizim için aydınların karanlığında yaşayan Türkiye'nin acı bir hikayesi oluyor.
    ...
    Türk Edebiyatı içinde Halit Ziya belki bir zirvedir. İçinde ölümün olmadığı bir hayatta belki çok iyi bir aktördür ama ölümün karşısında maalesef tam bir zavallı gibi yazmıştır.

    Halit Ziya'yı küçümsemiyorum, garipsiyorum daha çok, şaşırıyorum. Ciğeri yanan bir baba gayet tabii oğluna yanıyor. Oğlunun onca üstün meziyetine, onca iyi eğitilmişliğine, kendisini bekleyen müstakbel parlak geleceğine sırt çevirip ölümü seçmesine ağlıyor.

    Bir baba evladının müstakbel parlak hayatını kaybettiğine yanmasından daha çok evladını kaybettiğine yanmalı.

    Ben öyle yapıyorum.
    Serçe Dergisi
    Sayfa 20 - Yunus Yağız - "Acı Hikayemiz"
  • Kalıcı olma ve ölüm korkusu insanın doğasında, içgüdülerinde bulunmakta. Kalıcı olabilmek, ölümsüz olabilmek için dünyada bir sürü eser, anı, günlük, iz bırakmış insanlar var. Kimse hikayesini içinde tutmuyor ve farklı şekilde nesilden nesile aktarıyor. Böylece insan ölümsüz olabiliyor çünkü "İnsan, onu anan en son insan öldüğü zaman ölürmüş asıl." demişler.
    Serçe Dergisi
    Sayfa 14 - Ceren Öztürk - "Tükendikçe Biriken İnsanoğlu"
  • Varoluşçulukta sıkça üstüne durulan bir kavram var: daisen. Yani dünyada bulunma, varlığın olması, varlığın var olması demek. Bu var olma bilinci, acıyla ve acının farkındalığıyla çıkmış ortaya. Araştırmalar böyle gösteriyor.
    Serçe Dergisi
    Sayfa 14 - Ceren Öztürk - "Tükendikçe Biriken İnsanoğlu"