• Yaralı olsa da düşmez dalından;
    Bu yürek
    Bu yürek benzemez serçe kuşuna!
  • desene tadı olmayacak sensiz ilkyazın.
  • Dostlar
    bırakın beni.
    bırakın beni.
    Dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    Sanmayınız
    dayanamam.
    Sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!

    Dostlar
    'Olmaz!' demeyin,
    'Olmaz!' demeyin boşuna.
    Sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!
    Nazım Hikmet Ran
    Sayfa 36 - YKY 38. Baskı | Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı
  • Bir kadın tanıdım;
    Var ile Yok arasında biriydi.
    Beşerin anlayamadığı bir halde,
    Galü bela daki kadar derinlerde, bilinmezlerde...
    Kimsenin bilmediği bir dille yazılmış kitap gibiydi.
    Adına destansı şiirler yazılır, türküler ithaf edilirdi! ..Bir kadın tanıdım;
    Masallarda dahi eşi benzeri olmayan...
    Aşka hasret, sevgiyle kucaklanmadan eriyen bir can! ..
    Sol yanı çökmüş azzametli bir gemi gibiydi.
    Sevda yorgunu, kolu kanadı budanmış serçe misali,
    Çırpınıp dururdu, çektiği sigarasının dumanında.Bir kadın tanıdım;
    Ak düşen saçlarından habersizdi,
    Yüreği; kan revan içinde, taşan bir volkan gibiydi,
    Gün be gün, dirhem dirhem tükeniyordu.
    Çok şey ister gibi görünsede,
    Aslında bir damla huzura razı gibiydi.Bir kadın tanıdım;
    Parlayan gözlerinin ardı hep yağmurluydu.
    Nuhun tufanından çıkmış kadar şaşkın,
    Ve Bir o kadar harap, bir o kadar yorgundu.
    Elleri her an tutulmaya muhtac kadar hazır,
    Ne aradağını bilmez bir halde yüreği,
    Her kese açık, saf ve şuursuzdu.Bir kadın tanıdım;
    Ruhu alev dalgalı, zihni karışıktı.
    Dilinde bazen gazel, bazın ağıt olurdu.
    O dev yürğindeki azap, o kadar belirgindiki,
    Kevser hazzı veren o dudaklarından,
    Yürek yakan korlar dökülürdü.Bir kadın tanıdım;
    Dünyanın kirinden, gürültüsünden ağlardı.
    Ağlardı ama sesi duyulmaz,
    Billur yaşlarını kimseler göremezdi...
    Çünkü onları, yüreğindeki yangına dökerdi.Bir kadın tanıdım;
    Varlığının, Azametinin ve Asaletinin farkında gibi,
    Bir başına, köşe bucak mutluluğun peşinde.
    İçinde bulunduğu yangınlara inat,
    Usanmadan, bıkmadan özünü arıyordu.Bir kadın tanıdım;
    Vakarı varlığını aşıyordu.
    Şiirlerimde yaşar, Türkülere de vurgundu.
    Yolunu şaşırmış bir kelebek gibi,
    Ne yaptığını, nereye uçtuğunu bilmez bir halde,
    Daldan dala savruluyorduBir kadın tanıdım;
    Kalbi merhamet sofrası gibi berketli,
    Gökyüzü kadar engin ve huzurlu...
    Toprak kadar cömert, Ölü kadar sessizdi.
    Güneş kadar sıcak, ve aydın biriydi! ..Bir kadın tanıdım;
    Yanlış zamanımda karşıma çıkan,
    Ölmüş bu cana, can olan bir kadın! ..
    Heves değil, nefes aldığım bir kadın! ..
    Hiç olmadığım kadar, karşısında çaresiz kaldığım,
    Yokluğuna kahr olduğum, tükendiğim, bittiğim,
    Gelişi ile cesedi cana, Gidişiyle canı cesede döndüren,
    Bir kadın tanıdım işte! ..Ve ben;
    Ben, bu kadını sevdim işte
  • Elim ne yazayım bilmez, yağlı urganla celladlar bekler beni babacığım,
    Hücrenin soğuk taş duvarlarının arasından yazılan bu mektup sana,
    Bu gece, hayatta olduğum son gecem, gecenin karanlığı sanki kefenim.
    Bu da geçecek babacığım, şüphem yok; sonra, bedenim senin omuzlarında olacak.

    Etrafta öldürücü bir sessizlik var, gönlümde canlanan hatıralar,
    Hüznüm beni yıksa da Kur’an’dan birkaç ayetle huzur bulurum.
    Ruhum zayıfladı, içimi bir korku sardı ve beni titretti.
    Hayatım boyunca inanarak yaşadım, ancak imanın tadına hapiste vardım.
    Sağolsunlar; istemem yemeklerini kaldırsınlar, aç değilim!
    Bu acı yemeği ne annem yaptı benim için, ne de tepsiyle sundular onu bana
    Hayır, kardeşlerim de yoktu yanımda babacığım, gelip el uzatmak için yarışan…
    Kanımla boyalı elleriyle uzattılar, sanki ihsan edilmiş gibi.
    Zincirin sesi, bozdu sessizliği, gardiyanın parmaklarının oynaştığı.
    Bazen geçerken şeytani gözlerle bana bakıyorlar.
    Avını gözler gibi kapının küçücük penceresinden, güvenlik adına gidip gelerek.
    Ona küs de değilim kin de duymuyorum, o bana ne yaptıki?
    Hem onun ahlakı da senin gibi güzel babacığım, saldırmaya susamış gibi de durmuyor.
    Eğer bir an benden gözlerini kaçırsa, çocukları yokluğunun acısını tadacak.
    Belki kim bilir evine çocuklarının yanına gittiğinde,
    Bir gün yüzümü hatırlar da gözlerinden yaşlar akar.

    Sert duvarlarda bir pencere; hayatın manası parmaklıkların kalınlığı,
    Pencereden düşünceli baktığım sürece acılara direnenlere
    İnsanların kalplerindeki galeyanı bir sis gibi tasvir eden sessizliği görürüm
    Bu his herkeste var, onlar gizleyip ben ölüm ilanımı açıklamış olsam da
    İçimde beni bu bu ahmak devrime neyin sürüklediğine dair bir fısıltı var.

    Ben de diğerleri gibi itaat etsem n’olurdu ki?
    Bana ne zararı olurdu ki sussaydım,
    Hüzün galebe çaldığında bana suskunluğumu daha da artırsaydım
    Şu kanım içinde fokurdayan ateşleri söndürüp gidecek,
    Nabızlarımda atan kalbim, yarın atmayı bırakacak,
    Benim kurban olmam zulmü ortadan kaldırmayacak,
    Zulüm kafilesi devam edecek, sürüden bir kuzu eksilse ne fayda;
    Sen diyorsun ki: Hayatı ulvi bir amaç için yaşamak, zulmü alkışlamaktan yeğdir,
    Sıcak nefesini söndürseler bile, duman hayatlarını sarmaya devam edecek.
    Kırbaçların altındaki bedeninin yaraları, suçluların korkusu sabahların habercisi gibi,
    Hikayem hatırlanır mı, yoksa karanlıklarda kayıp mı olur, bilmem;
    Tarih beni komplocu mu yazar, yoksa putları deviren bir kahraman mı,
    Tek bildiğim zulmün tadına bakmam, imkanı yok!
    Milletim için bir ışık yeterdi bana, devrimi istiyor olmazdım,
    Kötülüğün olmadığı insanların aşağılanmadığı güzel bir hayat isterdim,
    Şerefimle öleceğim, damarlarımda özgürlüğün kanı dolaşarak.

    Herkese sabah oldu babacığım, güneşin ışıkları her yeri aydınlattı,
    Daldaki serçe ışıl ışıl yeni bir güne merhaba dedi,
    Sütçünün ağzından dökülen güzel hoş sözler,
    Çalarak geldi kapımızı –her zamanki gibi-
    Hücrenin kapısını da çalacak iki cellad,
    Bense biraz sonra iki direk arasındaki ipe asılmış olacağım,
    Sana tesellim şu ki: bu ülkenin eliyle yapılmadı bu ip,
    Bu ipi ören, medeniyetin ve ilim meşalesinin aydınlattığı ülkeler,
    Ya da iddiaları öyle! Yaralı vatanıma onu getirenler hainler,
    Hüzün ve keder içinde kırık dökük yaşamanı istemem,
    Oğlun suçsuz yere kelepçelerle bağlı ölüme sürüldü,
    Hatırla gençken anlattığın vatan aşkıyla dolu hikayeleri,
    Annemin gece karanlıklarında hıçkırıklarını duyduğunda,
    Komşularından kalbinin derinliklerindeki hüznünü saklar,
    Beni affetmesini isterim, tek bağışlasın beni,
    Hala kulaklarımda çınlar özlemi ve şefkati,
    “Yavrucuğum” Sabahladığımda kalmamıştı içimde hüzün.

    Gönlüm mutluluğu tadıyor ararken doğruyu,
    Ve şimdi benden sonra kim kalacak, hangi yürek,
    Fakat ışık galip gelirse, haydutların kanunu elleriyle yırtılır gider,
    Bana hatırlatacak, arzumu artıracak, her kim ülkemde zilletin dostu olursa,
    Hesap gününde, kutsal hükümlerin adaleti altında görüşmek üzere…

    Ahmed Haysem El-Decvi
  • Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da "korkumdan kırk kantar yağım eriyor," demiş. Bir gün birisi de demiş ki "sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?" Bunun üzerine serçe şöyle cevap vermiş; "Herkesin kendine göre dirhemi, kantarı var; siz ne anlarsınız?"