• 128 syf.
    ·Puan vermedi
    Haftasonu mesaimi çekilir kılan, 128 sayfayı bir çırpıda okuyacağınız, yazarın akıcı dili ile elime almamla bitirmem bir olan kitap kendileri. Alın dursun kitaplığınız da belki elektriklerin kesik olduğu bir kış gecesinde, babaannenizin dizinin dibine oturunca okur birileri birkaç hikaye gönlünüz şenlenir muhabbetiniz bol olur.
  • 144 syf.
    ·8 günde
    Aşıkların sözlerini alıp satan aşık mıdır?
    İçini görmez sarayın vasfeder duvarını...

    Salih Baba

    Bu dizeleri Serdar Tuncer isminin arka planına yerleştirmek gerekir. Çünkü o içini görmediği sarayların duvarlarını tasvir etmektedir. Bence aslolan da budur. Zira sarayın içini görenler, aşkı gösterişli kapakların içine hapsolmuş kaliteli kağıt parçalarının üzerine değil, taliplisinin gönlüne nakşetmekle meşgul.

    Bir bilene sormuşlar: "Büyük kime derler?"
    El cevap: "Kendinden büyük olanlarla hemhal olanlara."

    Yukarıda ki dizeler gibi bu cevabı da Serdar Tuncer isminin arka planına yerleştirmek gerekir. Çünkü o kendinden büyük olanların sözleriyle, işleriyle, halleriyle meşgul olmakta.

    Serdar Tuncer'le öyle ya da böyle, bir şekilde bağ kurabilmiş olanlar bilir, konuşması, yazması genellikle kendinden önceki zevatın sözleri ile doludur. Bu onun söz söyleyecek kabiliyette olmamasından değil, bizzat söyle söylemenin adabından kaynaklı bir durumdur. Hemen belirteyim ki ona ait olduğunu düşündüğünüz sözleri varsa yanılıyorsunuz.

    Diğer iki kitabının formatını bu kitapta da devam ettirmektedir. Insanın kendisine dair metaforları yine aynı üslupla ortaya koymuş. Kudemayı iyi analiz etmiş olmasından ve halihazırda bir kudema adayıyla da yakın ilişkisinden dolayı insana temas eden noktaları ilmen çok iyi bilmekte.

    Azıcık arayışı olan, kalbinde sebepsiz bir hüzün barındıran, dünyadan ağzı yanmış kimselerin bu adamdan etkileniyor olması da bu sebepten gençler.

    Sevemeyenler sebebini söylüyorum: ayna metaforu.

    Kitaba gelelim. Hiç gitmeyelim.

    Kitaplarına dair tek söyleyeceğim şudur: Kaybettiğimizin haberini, kuyunun dışından değil, bizzat içinden, bizimle muhatab olarak haber veriyor.

    Bu kitaplara inceleme yazmakta çok saçma geliyor ama ne yapayım devir kötü.
  • 192 syf.
    Bir yazarın iki kitabını tek yazıda inceleyebilmek için nasıl bir yol izlemem gerektiğini düşünürken, günlerin akışı içerisine yerleştirmeye çalıştığım bir rutinim aklıma geldi. Günlükler…
    Yazdığım günlüklerin yanında, gün içerisinde karşılaştığım bazı hadiseleri de kayıt altına almaya başlamıştım bir süredir. Bunların yanında, artık zamanla hatırlanmaya değer ne varsa kayıt altına alma ihtiyacı da duyarak günlüğün yanına birçok yazılı kaynak oluşturmaya başlamıştım. Mesela bir TV programında denk geldiğim hikâye gibi. Kısacası şöyle bir kurcalarken yığınla birikmiş bir hadisat arşivim olduğunu fark ettim. Gerçi birçoğunu belge haline getirirken elimde olmadan yaptığım işten utanıyordum. Ancak üzerinden zaman geçtikçe ve unuttukça işler daha da kolaylaşıyor. Çünkü hadiseler artık sizden soyutlanıyor ve demlendikçe kendi kimliğine bürünmeye başlıyor.
    ***
    Olayların geçtiği zaman zarfında, yapmakta olduğum okumalar ve düşüncelerim ile şuan okumakta olduğum eserle beraber, inceleyeceğimiz kitaplar arasında bütünlüğü bozmayacak cinsten bir örüntü meydana geldi. Evvela hatırlanmaya değer her hadiseyi kayıt altına almanızı tavsiye ederek günlükten aşırdığım bir durumu nakledeyim.
    ***
    “Nisan/16”
    “-Kültür Edebiyat Festivali’nin yedinci günüydü bugün. Hava yakıcı cinsten sıcaktı. Bugün gelecek olan yazarlara imzalatacağım kitapları yanıma alarak bekçisi olduğum yayınevinin standına doğru evden çıktım. Yolda bizim Hakan’ı aradım. Bugünkü söyleşilere onunla beraber gitmeye söz vermiştim. Ahmet ve Osman bugün serbestler.
    Limon ağaçları çiçeklerini açtı, yapraklarını döküyor. Nazilli bu aylarda limon çiçeği kokuyor. Yürümek için yeterli sebep. Sağa sola salça olarak standa vardım. Belediye binasının önünde kare şeklinde, prefabrik üslupta yerleştirilen stantların muşambaları yeni yeni kaldırılıyordu. Kitapları bıraktım, karnımı doyurmak için uzun çarşıya bizim börekçiye doğru yola koyuldum. Kahvaltıdan sonra bir sigara yakıp çarşının ara sokaklarından belediye meydanına doğru yürüyorken, sabahın ılık güneşi, limon çiçekleri kokusu arasında kuyumcular sokağına girdiğimde, içinde bulunduğum müthiş keyifli halden birden bire soyutlandığım bir duruma şahit oldum. Son zamanlarda adını yeni yeni duyduğum insanların sözleri, okuduğum kitaplarda geçen kavramların, izlediğim youtube videolarından süzülmüş bir sürü bilginin, tek görüntüde anlam libaslarını giymesi yalnızca yarım dakikalık bir hadisede yankılanan gerçekleri anlamama gebeymiş. İki büklüm kalmış, kilolu ve ihtiyar bir teyze kuyumcunun kapısında belirmesiydi bu. Gözleri kan çanağı ve istemsizce süzülen yaşlarla dolu, yüzü kendini kasmaktan gergin ve hüzünlü.
    Söylediğim gibi son günlerde içinde bulunduğum hallerden dolayı olsa gerek, aklıma hemencecik şu geldi: Anasından kalma bir yüzüğü, küpeyi yahut kolyesini satmak zorunda kalan bir teyze ve bu yüzden tutamıyor gözyaşlarını diye düşündüm. Hemen ardından, kapitalizm, sömürge, tanrıcılık, hükmediciler, bankacılık, ikiyüzlülük gibi bir sürü kavram hücum etti zihnime. Teyze kaybolunca hemen standa doğru geçtim.”
    ***
    Günlüğü okuduktan sonra biraz toparladım. O teyze tekrar aklıma geldi. Arada geçen üç yıllık süre içerisinde daha da yoğunlaşan okumaların sonucunda aklıma gelen kavramlarda hiçbir değişiklik olmadığını fark ederek şunu eklemeliyim: O teyzenin hali günlükte geçen kelimelerin gücüne nispeten daha hafif bir tepkiymiş. Daha ağır bedel ödemek zorunda olanları duydukça, bir kolyeyle veya yüzükle vaziyeti kurtarmaya şükretmek gerekir. Gerçi bu olayı ben o zamanki duygusal birikimimle anlamlandırmışım. Belki bambaşka bir durum vardı orada? Bilemem.
    Şimdi şu sıralar okuduğum bir kitaptan alıntıyla, inceleyeceğimiz kitaplara giriş yapalım.
    ***
    “Öte yandan kudema, bazı kelimeleri kullanırken ‘Şahs-ı manevisi’ vardır derdi.”
    İhsan Fazlıoğlu, Kendini Aramak s.15
    Yazar Serdar Tuncer’in Delilim Yok Kalbimden Başka kitabı Profil Yayınlarından, Sermayem Yok Derdim Başka kitabı ise KETEBE Yayınlarından çıktı.
    Bu iki kitap çoğunlukla yazarın köşe yazılarından oluşmakta ve belli kelimelerin çevresinde dolaşmaktadır. Bu kelimler kudemanın bahsettiği gibi şahs-ı manevisi olan cinsten.
    İnsanın kafasında üç soru işareti olduğundan bahsediliyor. Nereden, Neredeyim ve Nereye? Soruları cevaplandırılması gereken sorulardandır. İnsanın kendine ait düşünmesi gerek tüm cevaplar bu üç sorunun sorulmasında saklıdır. Bir kavramın şahsi manevisi de işte burada devreye giriyor. Nereden? Sorusu kendi başına bir anlam taşımaz. Fakat merkeze insan alınırsa bu soru bir anlama kavuşmaktadır. Bu durum diğer iki soru içinde geçerlidir. Basitçe: Nereden Geldim? sorusuna cevap aramak bir nevi Nerede? olduğunun sorusunun cevaplarına kapı aralamakta… Bu iki sorunun cevabı ise doğal olarak bize bu cevaplarla Nereye? varacağımızın veya Nereye? varmamız gerektiğinin cevabına götürüyor. Delilim Yok Kalbimden Başka kitabında ise bu sorular doğrudan sorulmadan bir kavram haritası içerisinde eritilerek hem sorular sormakta hem de bir cevap aramayı hedefliyor. Bu kavramlar diğer kitaba göre daha içsel. İnsan iç âleminin günümüz anlayışına uygun cümlelerle Ne’liğine dair bir bakışı kapsıyor. Bölüm başlıkları şöyle:
    -Kendimize El Olmuşuz Kendimiz
    -Delilim Yok Kalbimden Başka
    -Hüsran ve İnsan
    -Canım Erenler Yolu
    -Bir Gün Anlaşılır Şiir
    Bu bölümlerde kendi içerisinde bölümlere ayrılmaktadır. Yazar girişte, kitabın bütün hikâyesinin üç kelime ve tablodan oluştuğunu söylemektedir: Kendim, Kalp ve Kelime…
    ***
    İkinci kitap Sermayem Yok Derdimden Başka ise ilk kitaba nazaran daha çok insanın iç ve dış problemlerinin niteliğine bir bakış atıyor. İnsanın yaşadığı devrin insanı olduğunu hatırlatmayı amaçladığını söyleyebiliriz.
    Sermayem Yok Derdimden Başka kitabının bizlere sunmak istediği anlamı, yukarıda izah ettiğimizden başka bir anlam olarak göremediğimizden tekrar etmeyeceğiz. Ancak bu kitabın dört ana bölümden, iki farklı pencereye yöneldiğini söylemeliyiz. Bölümler şöyledir:
    -Yangın Yeri
    -Hüznümüz Allah’adır
    -Günlere Şahitlik
    -Türkiye Fikri
    İlk iki bölümde bir önceki kitapla aynı bağlamda, yazarın deyimiyle, buralı olmadığını fark edip, nereli olduğunu merak edenlerin dertleriyle karşı karşıyayız.
    Son iki bölümde ise biraz daha politik, yine yazarın deyimiyle, gönül yurdumuzdan ayrı düşüşün hicranından çok gönül verdiğimiz yurdun sızısıyla karşı karşıyayız.
    Birbirini iltibas eden, tamamlayan, biri olmadan diğerinin eksik kalacağının hiç olmazsa bu vaziyetin bilincine varacağımız bu iki kitabı okuduktan sonra yukarıda bahsettiğimiz, gözü yaşlı teyzenin ıstırabını bir nebze de olsa anlamış ve dert etmiş olacağız.
    Not: Bahsettiğimiz iki kitabın öncesinde İhsan Fazlıoğlu hocanın “Kendini Aramak” kitabı okunursa anlamlar yerini daha kolay bulabilir.
  • 192 syf.
    Bir yazarın iki kitabını tek yazıda inceleyebilmek için nasıl bir yol izlemem gerektiğini düşünürken, günlerin akışı içerisine yerleştirmeye çalıştığım bir rutinim aklıma geldi. Günlükler…
    Yazdığım günlüklerin yanında, gün içerisinde karşılaştığım bazı hadiseleri de kayıt altına almaya başlamıştım bir süredir. Bunların yanında, artık zamanla hatırlanmaya değer ne varsa kayıt altına alma ihtiyacı da duyarak günlüğün yanına birçok yazılı kaynak oluşturmaya başlamıştım. Mesela bir TV programında denk geldiğim hikâye gibi. Kısacası şöyle bir kurcalarken yığınla birikmiş bir hadisat arşivim olduğunu fark ettim. Gerçi birçoğunu belge haline getirirken elimde olmadan yaptığım işten utanıyordum. Ancak üzerinden zaman geçtikçe ve unuttukça işler daha da kolaylaşıyor. Çünkü hadiseler artık sizden soyutlanıyor ve demlendikçe kendi kimliğine bürünmeye başlıyor.
    ***
    Olayların geçtiği zaman zarfında, yapmakta olduğum okumalar ve düşüncelerim ile şuan okumakta olduğum eserle beraber, inceleyeceğimiz kitaplar arasında bütünlüğü bozmayacak cinsten bir örüntü meydana geldi. Evvela hatırlanmaya değer her hadiseyi kayıt altına almanızı tavsiye ederek günlükten aşırdığım bir durumu nakledeyim.
    ***
    “Nisan/16”
    “-Kültür Edebiyat Festivali’nin yedinci günüydü bugün. Hava yakıcı cinsten sıcaktı. Bugün gelecek olan yazarlara imzalatacağım kitapları yanıma alarak bekçisi olduğum yayınevinin standına doğru evden çıktım. Yolda bizim Hakan’ı aradım. Bugünkü söyleşilere onunla beraber gitmeye söz vermiştim. Ahmet ve Osman bugün serbestler.
    Limon ağaçları çiçeklerini açtı, yapraklarını döküyor. Nazilli bu aylarda limon çiçeği kokuyor. Yürümek için yeterli sebep. Sağa sola salça olarak standa vardım. Belediye binasının önünde kare şeklinde, prefabrik üslupta yerleştirilen stantların muşambaları yeni yeni kaldırılıyordu. Kitapları bıraktım, karnımı doyurmak için uzun çarşıya bizim börekçiye doğru yola koyuldum. Kahvaltıdan sonra bir sigara yakıp çarşının ara sokaklarından belediye meydanına doğru yürüyorken, sabahın ılık güneşi, limon çiçekleri kokusu arasında kuyumcular sokağına girdiğimde, içinde bulunduğum müthiş keyifli halden birden bire soyutlandığım bir duruma şahit oldum. Son zamanlarda adını yeni yeni duyduğum insanların sözleri, okuduğum kitaplarda geçen kavramların, izlediğim youtube videolarından süzülmüş bir sürü bilginin, tek görüntüde anlam libaslarını giymesi yalnızca yarım dakikalık bir hadisede yankılanan gerçekleri anlamama gebeymiş. İki büklüm kalmış, kilolu ve ihtiyar bir teyze kuyumcunun kapısında belirmesiydi bu. Gözleri kan çanağı ve istemsizce süzülen yaşlarla dolu, yüzü kendini kasmaktan gergin ve hüzünlü.
    Söylediğim gibi son günlerde içinde bulunduğum hallerden dolayı olsa gerek, aklıma hemencecik şu geldi: Anasından kalma bir yüzüğü, küpeyi yahut kolyesini satmak zorunda kalan bir teyze ve bu yüzden tutamıyor gözyaşlarını diye düşündüm. Hemen ardından, kapitalizm, sömürge, tanrıcılık, hükmediciler, bankacılık, ikiyüzlülük gibi bir sürü kavram hücum etti zihnime. Teyze kaybolunca hemen standa doğru geçtim.”
    ***
    Günlüğü okuduktan sonra biraz toparladım. O teyze tekrar aklıma geldi. Arada geçen üç yıllık süre içerisinde daha da yoğunlaşan okumaların sonucunda aklıma gelen kavramlarda hiçbir değişiklik olmadığını fark ederek şunu eklemeliyim: O teyzenin hali günlükte geçen kelimelerin gücüne nispeten daha hafif bir tepkiymiş. Daha ağır bedel ödemek zorunda olanları duydukça, bir kolyeyle veya yüzükle vaziyeti kurtarmaya şükretmek gerekir. Gerçi bu olayı ben o zamanki duygusal birikimimle anlamlandırmışım. Belki bambaşka bir durum vardı orada? Bilemem.
    Şimdi şu sıralar okuduğum bir kitaptan alıntıyla, inceleyeceğimiz kitaplara giriş yapalım.
    ***
    “Öte yandan kudema, bazı kelimeleri kullanırken ‘Şahs-ı manevisi’ vardır derdi.”
    İhsan Fazlıoğlu, Kendini Aramak s.15
    Yazar Serdar Tuncer’in Delilim Yok Kalbimden Başka kitabı Profil Yayınlarından, Sermayem Yok Derdim Başka kitabı ise KETEBE Yayınlarından çıktı.
    Bu iki kitap çoğunlukla yazarın köşe yazılarından oluşmakta ve belli kelimelerin çevresinde dolaşmaktadır. Bu kelimler kudemanın bahsettiği gibi şahs-ı manevisi olan cinsten.
    İnsanın kafasında üç soru işareti olduğundan bahsediliyor. Nereden, Neredeyim ve Nereye? Soruları cevaplandırılması gereken sorulardandır. İnsanın kendine ait düşünmesi gerek tüm cevaplar bu üç sorunun sorulmasında saklıdır. Bir kavramın şahsi manevisi de işte burada devreye giriyor. Nereden? Sorusu kendi başına bir anlam taşımaz. Fakat merkeze insan alınırsa bu soru bir anlama kavuşmaktadır. Bu durum diğer iki soru içinde geçerlidir. Basitçe: Nereden Geldim? sorusuna cevap aramak bir nevi Nerede? olduğunun sorusunun cevaplarına kapı aralamakta… Bu iki sorunun cevabı ise doğal olarak bize bu cevaplarla Nereye? varacağımızın veya Nereye? varmamız gerektiğinin cevabına götürüyor. Delilim Yok Kalbimden Başka kitabında ise bu sorular doğrudan sorulmadan bir kavram haritası içerisinde eritilerek hem sorular sormakta hem de bir cevap aramayı hedefliyor. Bu kavramlar diğer kitaba göre daha içsel. İnsan iç âleminin günümüz anlayışına uygun cümlelerle Ne’liğine dair bir bakışı kapsıyor. Bölüm başlıkları şöyle:
    -Kendimize El Olmuşuz Kendimiz
    -Delilim Yok Kalbimden Başka
    -Hüsran ve İnsan
    -Canım Erenler Yolu
    -Bir Gün Anlaşılır Şiir
    Bu bölümlerde kendi içerisinde bölümlere ayrılmaktadır. Yazar girişte, kitabın bütün hikâyesinin üç kelime ve tablodan oluştuğunu söylemektedir: Kendim, Kalp ve Kelime…
    ***
    İkinci kitap Sermayem Yok Derdimden Başka ise ilk kitaba nazaran daha çok insanın iç ve dış problemlerinin niteliğine bir bakış atıyor. İnsanın yaşadığı devrin insanı olduğunu hatırlatmayı amaçladığını söyleyebiliriz.
    Sermayem Yok Derdimden Başka kitabının bizlere sunmak istediği anlamı, yukarıda izah ettiğimizden başka bir anlam olarak göremediğimizden tekrar etmeyeceğiz. Ancak bu kitabın dört ana bölümden, iki farklı pencereye yöneldiğini söylemeliyiz. Bölümler şöyledir:
    -Yangın Yeri
    -Hüznümüz Allah’adır
    -Günlere Şahitlik
    -Türkiye Fikri
    İlk iki bölümde bir önceki kitapla aynı bağlamda, yazarın deyimiyle, buralı olmadığını fark edip, nereli olduğunu merak edenlerin dertleriyle karşı karşıyayız.
    Son iki bölümde ise biraz daha politik, yine yazarın deyimiyle, gönül yurdumuzdan ayrı düşüşün hicranından çok gönül verdiğimiz yurdun sızısıyla karşı karşıyayız.
    Birbirini iltibas eden, tamamlayan, biri olmadan diğerinin eksik kalacağının hiç olmazsa bu vaziyetin bilincine varacağımız bu iki kitabı okuduktan sonra yukarıda bahsettiğimiz, gözü yaşlı teyzenin ıstırabını bir nebze de olsa anlamış ve dert etmiş olacağız.
    Not: Bahsettiğimiz iki kitabın öncesinde İhsan Fazlıoğlu hocanın “Kendini Aramak” kitabı okunursa anlamlar yerini daha kolay bulabilir.
  • 192 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Gerçekten okunmalı!
    Gerçekten çok çok güzel bir kitap, ilham verici, huzur verici bir kitap.
    Yalan söylemeyceğim ilk 40 sayfada biraz sıkılsamda anlatım şeklinden, ileri ki sayfaların güzel olduğunu işaret ediyordu. Hani beğendiğiniz yerleri renkli kalemle işaretlersiniz ya, daha sonra ki bütün sayfalar rengarenk işaretlidir bilginiz olsun.

    Güzel kitap gibisi yok !
  • 144 syf.
    ·6 günde·7/10
    Güzel bir kitaptı. Gönlü yumuşatan farkındalığı arttıran. Manevi güzelliklerin osmanlıca kelimeler ile aktarılıp hissedilebileceği paylaşılabileceği yorumuna ve öz türkçeleşmeye ve inkilaba karşı eleştirisine katılmam mümkün değil. İslamiyetin ve manevi duygu ve düşünce aktarımının her dilede ki kelimelerle yapılabileveğini bunun için osmanlıca yada arapça kelimeler kullanmanın gerekli yada doğru olduğunu düşünmüyorum. Manevi iklim sadece dinin geldiği toprak yada zamana ait değil evrenseldir.
  • 144 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Bir kitap bir insana ne kadar yakın olabilir, onu ne kadar iyi anlatabilir sorusunun cevabı belkide bu kitap. Muhabbet tadında geçen ruhunuzu okuyabilen size eşlik edebilen bir arkadaş belki. Başyapıt Serdar Tuncer olunca hepsi kaçınılmaz oluyor tabii...