• GEÇER
    Istırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
    Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
    Gam karar eyleyemez hande-i hürrem de geçer,
    Devr-i şâdi de geçer, gussa-i matem de geçer,
    Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer,

    Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
    Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
    İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
    Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun fili mi,
    Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,

    İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
    Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
    Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan,
    Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da’vadan
    Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

    Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
    Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
    Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
    Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
    Cennet iflas eder, efsane-i Âdem de geçer.

    Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
    Girmemiştir bu avalim, bu bedyi’ gözüne.
    Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
    Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
    Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
  • Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
    Ömr-i fani gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
    Gam karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer,
    Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer,

    Gece gündüz yok olur, an-ı dem adem de geçer,
    Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
    Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
    İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi?
    Çevrilir dest-i kaderle bu şu'unun fili mi,
    Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer,

    İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
    Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan.
    Niyyet-i hilkatı bul aşk-ı cihan aradan,
    Önü yoktan, sonu boktan, bu kuru da'vadan
    Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.

    Ne şeriat, ne tarikat, ne hakikat, ne türe,
    Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
    Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
    Ma'rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
    Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer.

    Serseri Neyzen'in aşkınla kulak ver sözüne,
    Girmemiştir bu avalim, bu bedyi' gözüne.
    Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
    Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
    Hak olur pir-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.
  • Yaşlıda genç, genç de yaşlı ol !
    Eğer bunu anlarsan
    sonsuz olursun./
    Sabit Esma'sı yok !
    Ego, nefs, kalp, ruh
    köklenmek istemiyor,
    bunu dünyada başaramazsan, ahiret sana lazım değil mi ?
    Sürekli değişim
    Günü gününe eş olan ziyandadır
    değişim de huzursuz edici,
    Nasıl olacak ?
    Sabiteler şart
    Form ve norm,
    Normların olmazsa de-form olursun
    Formların belli ise
    Başka formları re-form yaparsın
    Sabitler sana kök saldırır
    Yabancılaşmadan kurtulursun
    herşey tanıdık, herşeye alışık.
    Geleneksel toplum
    Ve yanında sabitelere bağlı
    Re-form yani istihsan
    Ve Modern toplum

    ( Avrupa ve uzak doğu )
    Sıkıntılı toplum.
    Kutsalını yitirmiş
    Gelenekten kopuk
    Sürekli değişim ,
    kişiyi köksüz yapar
    Amerika misali ;//
    Sadece kökleşmek ise stabil , durağan , uzak doğu.//
    Çözüm NE ?
    Hem o hem o

    Fiili Kur'an,
    Kainat ne yapıyor izle !
    Allah kelamı Kur'an ne diyor?
    Dua etmek, buluşmaktır.
    Şimdi de buluş !
    Lakin ölçü şart
    Ölçü şeriat ( İslamın hukuku )
    Sonrası yolda,
    dosdoğru yolda yürümek,
    Ve hakikate talip olmak,
    Hakikat için muhabbet şart/
    Muhabbet Marifet e götürür,
    Marifet,
    Allah ın muradını anlamaktır.
    Marifet, Vahdet'e (birliğe)
    Vahdet, Hayret'e götürmelidir
    Hayret, en üst makam !
    " Rabbii zıdnii taaccubii "
    ( Yarabbi, hayretimi artır )

    Yol notları,
  • 419 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Ne olursan ol gel, benim yanımda fitne vardır dayanabiliyorsan gel"

    Hani dillere plesenk ettiğiniz sözün orjinali budur... Celaleddin Rumi, aşkın olduğu yerde fitnenin de olduğunu iyi bildiğinden, baştan uyarmıştır. Aşk'da fitne vardır evet, aşkın olduğu yerde fitne kaçınılmazdır... Hele ki aşık olmadan, tasavvuftan birhaber iken bu mecralara girersen, fitne olmaman mümkün değildir!

    Bir konuda neden kitap yazarsın? Çünkü söyleyecek birşeylerin vardır. Bilirsin, vakıfsındır, konuşmak istersin, yıllarca bilginin ve emeğin zihninde oluşturduğu ağırlığı bu sayede atarsın üzerinden. İmam Gazali gibi, 40 yıl içinde olduğun, araştırdığın, yaşadığın konuyu altmış küsür yaşında kaleme alırsın... Günümüzde ise kitap yazmak eskilerin "fikir işçiliği" dediği çizgiden öyle bir uzaklaşmıştır ki, önüne gelen bilmediği konularda dahi eser yazarak kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışmaktadır. Kitaplar para kazanmak için yazılır hale geldiğinden, ticari meta statüsüne koyulmuş, para ne yönden geliyorsa kitap simsarları o yöne set kurmuştur. Son yılların en popüler konusu da malumunuz tasavvuf'dur. Milleti öyle bir tasavvuf sevdası sardı ki azizim, resmen tasavvufla yatıyoruz, tasavvufla kalkıyoruz. Bunu gören fırsatçılar da boş durur mu, bu konunun cahilleri bile üst üste kitaplar yazarak tabi ki tasavvufu satacaklardır. Şimdi örneklerle tasavvufu satan bir kitap nasıl yazılır onu inceleyeceğim. Örneklerle izah edelim, kararı siz okurlar versin...

    Eserin daha girişinde, Elif: "Mesneviyi şerh edenlerin çoğu bu ölümsüz eserin “b” harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi “Bişrev!“dir. Yani “Dinle!” Tesadüf mü dersin ismi “Suskun” olan bir şairin en kıymetli yapıtına “Dinle!” diye başlaması. Sahi, sessizlik dinlenebilir mi?"
    Gibi bir şey yazmıştır. Kendisinin Celaleddin Rumiyi tanımadığı daha buradan bellidir. Konuyu duygusal açıdan ele almak yerine tarihsel olarak bir kere dahi incelemiş olsa idi, Celaleddin Rumi'nin bu sözü Kur-an'ın ilk ayeti olan "ikra" yani (oku-söyle) kelimesine atıf olarak yazdığını bilirdi... Dakika bir gol bir. Neyse, devam edelim.

    Biraz daha ilerliyorum ve Elif gene beni şaşırtmayarak diyor ki: "Tıpkı o zamanlar olduğu gibi, bugün de nicelerinin “kâfirlere karşı savaşmak” olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde durdu" Diyerek saçmalamıştır. Oysa Celaleddin rumi "Ben Musa gibiyim, bu Mesnevi de Asa-yı Musa gibidir, ben bu Mesnevi ile düşmanlarımı yendim(galebe çaldım)" demiştir. Üzgünüm Elif hanım ama, Celaleddin Rumi, zahiri savaşı hoş görmeyen birisi değildir. Tarihsel kayıtlara göre Moğollar'dan 5.000 altın aldığı sabittir. Selçuklu ileri gelenlerine düşman olmakla beraber, kendi oğlunun da öldüğü ve Moğollara karşı yapılan bir savaşta oğlunun ve beraberindekilerin ölümünü "bir eşek geberdi, bir köpek geberdi" şeklinde müjde edasıyla sevinçle karşılamıştır. Hatta kendi öz oğlunun cenazesine de katılmamıştır! Neyse, devam edelim...

    İlerleyen satırlar da: " Zaten Allah’ta kendini kaybetmekle aklını kaybetmek arasında incecik bir çizgi vardır demezler mi?" şeklinde bir ibare var. Öncelikle insanın Allah'da fena bulması denen tasavvufi tabir, insanın deli olması değildir. Bilakis, Allah, Kur-an'da Peygambere hitaben "sen deli değilsin" demekte, peygamberlere deli yaftası yapıştıranlar da kızmaktadır. Kur-an'a göre, Allah adamlarına deli diyenler aslında kafirlerdir.! Devam edelim...

    "Biz size şah damarınızdan daha yakınız demiyor mu? Allah gökte fersah fersah ötelerde bir tahtta oturmuyor ki. Her an her yerde ve hepimizin içinde. O yüzden asla terk etmez bizleri. Kendi Kendisini nasıl terk edebilir ki..." Şeklinde ki ibareye gelip afallıyorum. Allah'ın bize yakın olması, mesafe cinsinden değil, Allah'ın bizi bilmesi ve bizim de onu bilmemiz şeklinde ifade edilmiştir. Burada ki yakınlık, Allah'ın her an her şeyi bilmesi nevindendir. Ayrıca Allah, içimizde değildir. Buna dair Allah ve Peygamberin sözü yoktur. Eğer Allah içimizde ise, cehennemde insanlar içlerinde Allah olduğu halde yanmaları söz konusu olur. Allah kendisini mi yakacaktır? Allah insanın kendisi değildir. Hz. Ali, insan Allah'ın kendisidir diyenleri idam etmiştir. Neyse, devam edelim...

    Elif, tasavvufa bu kadar yoğunlaşmaktan sıkılmış olacak ki, hikaye de, ara ara abd'de Mrs. Rubinstein'ın evinde şarap muhabbetine giriyor. David'in pahalı şarapları açılıyor falan... "Rubinstein" soy adını duyunca eser acaba Yahudi Holocaust'uyla alakalı mı diye kendi kendime soruyorum, ne alaka yani Rubinstein? Tamam Elitsin! Neyse devam edelim....

    Elif, Şems'in ikinci kuralını ifade ettiği bölümde Celaleddin rumi'nin "Hamdolsun sana ki Şeytanımı Müslüman ettim." dediğini rivayet ediyor. Öncelikle Celaleddin Rumi'nin böyle bir söz söylemesini rivayet etmeyi bırakın, Rumi'nin kendisinin böyle bir söz söylemesi dahi iddialı bir laftır. Rumi'yi peygamber yerine koymaktır. Bu özellik Hz. Peygambere ait olmuş olup, dört halife dahi böyle iddialı bir söz söylememiştir. Tasavvufi manada inceler isek, her insanın bir şeytanı vardır. Hz. Resulullah'ın yoktur. Bunun alameti ise, peygamberin gölgesinin olmamasıdır. Bir sır olarak, kişi; benim şeytanım yoktur-benim şeytanım müslümandır diyor ise, o kişinin gölgesi olmaz. Tasavvufun Sultanı Abdülkadir Geylani'nin dahi şeytanı vardı...

    “Tebrizli Şems, müjde! Duaların kabul olundu! Hazırlan, Bağdat’a gideceksin” dedi bir ses. Tanıdım onu. Çocukluğumun koruyucu meleğiydi" Aslında bu ifadeleri gördükçe sıkılıyorum. Yani bu kadar hata, eseri hatada emsalsiz bir yere koyuyor. Bir kere kitapta pekçok yerde değinildiği üzere Şems, Konya'ya Kayseri üzerinden gelmiş, Kayseri'de 3 ay kalmış, bu 3 aylık dönemde de Moğolların Kayseri'yi fethini organize etmiştir! Tarihsel olarak gerçek budur. İkincisi herkesin koruyucu meleği vardır. Hafaza melekleri diyoruz, ama görmemiz veya onlarla konuşmamız söz konusu değildir! Kim, nasıl uyduruyor bunları aklım almıyor, hafaza meleklerinin görevi, insana yol göstermek falan da değildir.

    “Şeriat kandil gibidir” dedi Şems-i Tebrizî. “Nuruyla aydınlatır. Ama unutmamalı ki kandil karanlıkta yürürken önünü görmeye yarar. Şeriattan sonra tarikat gelir. Tarikattan sonra marifet. Marifetten sonra hakikat! Şayet ana istikamet unutulur ve insan şeriatı araç değil amaç sayarsa, o kandilin ne faydası kalır?” Bakın bir Hak Adamı böyle söz etmez. Bu ifade Allah'ın kanunlarını hafife almaktır. Tasavvufi ıslahatta, bir kişinin ehli şeriat kapısından, ehli tarikat kapısına vardığının alameti, şeriatı hor görmemektir...

    Şems-i Tebrizî doğruldu, görünmez bir kitaptan risale okurcasına düzgün bir sesle izah etti: “Peygamber Efendimiz Kuran’ın yedi boyuttan okunabileceğini buyurmuştu. Biz bu yediyi dörtte toplarız. Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki bâtınî mana. Üçüncü bâtınînin bâtınîsidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye" Bir kere, Hz. Peygamber, Kur-an'ın yedi boyuttan değil, yedi kıraatten okunabileceğini beyan etmiştir. Ne boyutu? Bugün ülkemizde okunan Kur'an, mesela asım kıraatidir. Kuran'ın okunma usulüyle alakalı dilbilimsel bir meseledir. Diğer konu ise, Kuran, Allah'a göre açık bir kitaptır! Kelimelerin altında, yalnız bazılarını bilebileceği batıni anlamlar olduğu iddia etmek, İslam akidesine göre, küfürdür. Bunu söyleyenin tövbe etmeden ölmesi halinde işi zordur!

    “Ama ben rüya görmem” diye tekrarladı Şems. “Allah’la mutabakatımızın parçasıdır. Çocukken kâinatın kimi sırlarının bir önüme serildiğine şahitlik ettim. Bunu anneme babama anlattığımda hiç hoşlarına gitmedi, hayal gördüğümü söylediler. Sırrımı arkadaşlarıma açayım dedim, onlar da ‘ya hayalcinin ya yalancının tekisin’ dediler. Hocalarıma danıştım ama onların tepkisi de farklı olmadı. En nihayetinde anladım ki
    insanoğlu fevkalade bir hâl işitti mi ona ‘hayal ya da rüya’ der, geçer.”
    Bakın burada da bir yanlışlık söz konusu, Şems, çok rüya gördüğü için hayal ile gerçeği karıştırıyordu. Hani, yaşanılan bir olayın rüya mı, gerçek mi olduğu hususunda endişelenirdi. Bu sebepledir. Kendisinin üstünlüğü gibi aktarılan olay, aslında Şems'in korkması neticesi vuku bulmuş, insani bir olaydır.

    "Kâinattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir."
    Allah'ın heryerde olduğu görüşü, şia akaididir. Allah her yerde ise, her yer Allah olmuş olur. Allah'ın ilmi ile heryerde olması, heryerde olması anlamına gelmez. Dünya fanidir, Allah ise fani değildir. Sünnete muhalif sözlerdir bunlar... Neyse devam edelim...

    “Ama ilm-i ledun bir yere akmazsa şayet, beklemiş bir vazonun dibindeki acı su gibidir. İçimde biriken ilmi paylaşacak bir can yoldaşı bulmak için Allah’a çok dua ettim. En sonunda Semerkand yakınlarında bir handa bir sır fısıldandı kulağıma. Kaderimin tecellisi için Bağdat’a gitmem söylendi"
    İlmi ledün? ilginç :) bunların ilm-i Ledün dediği şey, okumadan, ilim tahsil etmeden her şeyi bilmektir. Yorumu size bırakıyorum. Fısıldayan kim? Burası da tuhaftır, Sanki Peygamber gibi, Allah ile karşılıklı dialoglar falan yaşanıyor :)

    "Dünyadaki onca husumeti, karmaşayı düşününce, hele bir yandan Haçlısı, bir yandan Moğolu saldırırken, pek çok insana bu imkânsız bir hayal gibi gelmişti. Neler görmedik ki bugüne değin: Hıristiyan Müslüman’ı, Hıristiyan Hıristiyan’ı, Müslüman Hıristiyan’ı, Müslüman Müslüman’ı kesmedi mi? Dinler, mezhepler, kabileler, hatta kardeşler savaşmadı mı? Mamafih, Keykubad dirayetli bir hükümdardı."
    Daha önce de değinmiştim, Şems ve Rumi; Moğol yanlısıdır. Hatta Moğollar, o dönemin hilafet merkezi Bağdat'ı ele geçirdikten sonra, Rumi'yi Şeyhüş Şua yani Anadolu velilerin lideri seçmişler, Rumi'ye beyat etmeyen tüm Şeyhleri, aileleri ile beraber öldürmüşlerdir. Konu Keykubat Sultana gelmişken, Şems'i öldürenlerden bir kaçı, Keykubat'ın adamıdır. Mesela birisi Keykubat'ın veziridir. Şems'in kafasını kestikten sonra, bedenini evinin bahçesindeki kuyuya atmıştır. Bu beden, bugün bile! o kuyudadır. Yazarın iddiaları bu açıdan gülüçtür.

    "Feriddüdin-i Attar hazretleri şöyle demişti: Çok geçmeyecek, bu oğlan âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacak."
    Bakın bu sözün 1243'de söylendiği rivayet ediliyor. Bilmeyenler için, Attar 1229'da vefat etmiştir. Tarihsel olarak böyle bir söz söylemesi, zaman ve mekan açısından mümkün değildir.

    "...sana bir yoldaş gerek” dedim ve Kuranı Kerim’de yazan bir
    hükmü hatırlattım: “Mümin müminin aynasıdır."
    Bu konuda ayrıntılı alıntı da yapmıştım. Kuran'da böyle bir hüküm yoktur. Bu söz hadistir.

    Kitabı incelerken, baştan sona onlarca kısımın altını çizdim ama inanın bu hataları zikretmek dahi beni yordu. 100'lü sayfalara gelince vazgeçtim. Kitap hakkındaki yorumum tek kelime ile ifade etmek gerekirse "facia" dır. Diğer bir ilginç mevzu da,
    Elif Şafak isimli yazarın? eskiden beri aslen erotizm üzerine kitaplar yazmasıdır. Bakın bu, şahsımı kesinlikle ilgilendirmiyor. Ama, asıl alanı popüler/sekiler konular olan, erotizmi bir unsur olarak değil de bir esas olarak işlemiş, Mahrem isimli eserinde pedofili sapıklığını dahi maalesef yazmış, iğrenç satırlar kaleme almış bir kişinin, -Buna rağmen- günün birinde tamamen fransız kaldığı tasavvuf konusunda bir eser kaleme almaya çalışmasıdır. Bu durum, eseri ilk gördüğümde, hafiften şaşırmama sebep olmuştur :) Para sen nelere kadirsin sözü de istemeden ağzımdan kaçmıştır. Yani, Türk mutasavvıflarının tarihini kaleme alan Fuad Köprülü Hoca'nın bile tasavvufu yaşamadan, tasavvuf hakkında eser yazdığı için eleştirildiği bir dünyadayız. Pedofili unsurları içeren kitap yazmış bir şahsın tutup da, araştırmadan, etmeden böyle bir eser yazmaya çalışması tam manasıyla bu eseri çöp konumuna düşürüyor. Onlarca büyük hata sözkonusu. Anladığım kadarı ile, yazar Şems'in 40 kuralı isimli makalat'ı oturup okumuş, kısa bir internet bilgisiyle de kitap yazmış çıkmış. Oysa makalat ne demektir? Bir kişi hakkında, o öldükten sonra, çevresindekiler tarafından söylediği rivayet edilen! sözlerin derlenmesidir. Bu derlenme de böyle bir eser için yeterli değildir. Kurgunun kurgusu olmaz!
    Yani, dervişler oturup hıyar, domates, patlıcan soyuyolar... Ki o tarihte anadolu da bu sebzeler yoktu. Dervişler birbirleriyle lanlı lunlu konuşuyolar, kerhanenin yerini sormalar... falan :) Ya sabır. İfadeye bakın:

    "Orostopollar ne zamandan beri vaaz dinlemeye camiye gider oldu?” diyecekti. Ne zaman böyle alay etse öyle bir gülme
    krizine tutulur ki yüzü patlıcan moruna döner."

    İncelemeyi sabırla yazdım, sabırla okuyacak arkadaşlara da teşekkür ederim.
  • Mevlana ise, dört kapının yalnızca üçünü, iyice sığlaştırarak almıştır.
    "Şeriat muma benzer, yol gösterir. Fakat mumu ele almak­la yol aşılmış olmaz. Yola düzüldün mü o gidişin tarikattır.
    Maksadına ulaştın mı o da hakikat. ( . . . ) Şeriat bilgidir, tari­kat tutmak, hakikatse Tanrıya ulaşmak...