Yalnız ölüm yalan söylemez!
Ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. Hayatın derinlerinden seslenir, yanına çağırır bizi. Ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır…
Ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. Her birimiz ansızın, sebepsiz düşüncelere dalmıyor muyuz, bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki, zamanı, mekanı farketmez olmuyor muyuz? İnsan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toplanmak zorundadır.
Bu da bir sesidir ölümün.
Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem yaşamanıza, hem ölmenize yol açarlar. Son günümüzden niçin bu kadar korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerimizden daha fazla iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir; son adımda yorgunluk sadece meydana çıkar. Bütün günler ölüme gider; son gün varır.
Dünyada aşağılanmamış insan var mıdır?
Ben öyle çok aşağılanmaya gördüm ki, artık kızmaktan bıktım. Onlar başka türlü yapamayacaklarına göre sonra benim elimden ne gelir? Aşağılama beni fena halde sıkar, İş görmekten bile alıkoyar, ne yapayım önüne geçilmez ki… Aşağılanmaya karşı dursam vakit kaybederim, İşte yaşam böyledir! Önceleri ben de bu insanlara kızardım… Sonra, düşündükçe anladım ki, bunların hepsinin kalbi kırılmış! Herkes komşusunun gelip kendisini dövmesinden korkar, bundan ötürü ilk önce o, komşusunu döver.
Anladın mı anacığım hayat dedikleri böyle bir şey!
Esasen tabiatın hiçbir zaman, hiçbir durumda bize tabi olmadığını, onu hayalimizde kurduğumuz gibi değil, gerçekte olduğu gibi kabul etmemiz gerektiğini asla akıldan çıkarmamalıyız; öte yandan bir cetvel, bir takvim, hatta… hatta bir kimyager imbiği peşindeysek ne yapalım, bunları da olduğu gibi kabullenmeliyiz! Karşı koysak bile, nasıl olsa kendini kabul ettirir zaten…