Ahmet Yetik, bir alıntı ekledi.
27 Oca 00:26 · Kitabı okudu

VE ÇOCUĞUN UYANIŞI  BÖYLE BAŞLADI
Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor 
Acıyı ve insanlığı çocuklar 
Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları 
Onların bilgileri getirdi 
Elleri önlerine bağlı - duruşları 
Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu 
Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı 
Ki şimendifer 
Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını 
Oralarda civarda 
Böcekler sürüngenler bulunan kırda 
Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde 
Bir dev gezinir 
Şimşek düşer

Ve balık yumurtaları 
Ki onları balıklar 
Suyun gencine bırakırlar 
Ve suları da gezer ölüm 
Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak 
Hem balığı hem yumurtayı 
Hem yumurtadaki balığı 
Hem balıktaki yumurtayı.

Toprağa dikili gözler neler bulmaz 
İstese dağlar mı bulmaz 
Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat 
Suları ve karaları uluyor birbirine 
Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları 
Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan 
Yakından aynı ve ayrı uluslardan

Genç bir adamdım 
Tren uğurladım

Eski ve yeni efendileri 
Taç giyen şahzedenin karpuz gibi 
Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi 
Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak 
İkiye bölüneceği haberini 
Büyük olayları hava limanlarında zonklayan 
Trenlerle ben yolladım

Parklarım vardı akşamları 
Kapatırdım 
Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

Bıldırcın tüneli  ve bir açık ve bir örtülü tren 
Akşamsa hemen 
Korkardım - bir kızeline tutunarak 
Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak 
Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı 
Ve çantalı adamım 
Yaklaşırdı ve sorardı 
- Oralı mısınız oralıyım 
- alın ve okuyun incil ve yohannaya göre 
- misyoner misin değilim 
- o hah ha
- Değilim ve okuyun yohannaya göre 
İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına 
Birden bilerek 
İstasyon bir boşluk 
Çünkü bir yok bir var 
Trenler çenreler

Üçüncü hat koş üçüncü hat 
Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim 
Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın 
Yanıldım avrupalanmakla çün bizde 
Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle 
Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı 
Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim 
Sıtrasburg akşamın karnında 
Uslu çocuk olarak bekledi 
Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı 
İstersek durduruldu diyelim 
Çünkü halklar vardı 
Güvercin halkı 
Meydan 
Göz halkı 
İnce doğranmış fransız halkı 
ey Anna sen kalkan balığı 
Kafa vurmayan fakat gövde vuran 
Ağzın karnından biraz yukarda 
Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri 
Kan gidişmeleri 
Açık göğün önünde açık meydan halkları 
Bianka kıvılcım 
Ucu kendine kıvrılmış kılınç

Öpüşümüz gizli olmalı 
Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli 
Sıcak gözyaşı ve şikayetle 
Ağzı konuşmaz kılan 
Ağzımızda 
Dilimizi şişiren ayrılık bademi

Senin elin söyler 
Avucunun toprağa deyip donan çızgileri 
Anlatır 
İstasyon çayevini dolduran gebeyi 
Aşkın 
Şişen bir yara gibi gelişi 
İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

Venedik birdenbire kavruldu 
Nedensiz ve niçin 
Çün korkunç 
Ve savaşla gidiyorsun 
Ama ancak sen 
Vurulduktan sonra ve kurşun 
Benden ayrıldı 
Ve gittin 
Ve dağ çöktü
         

*

Artık dayanamam 
Yabancı isimlerin ebelerinin içinden 
Yabancıların ter kokusunun içinden 
yabancının buyruğu ile geçmeye

Ey toprağım kalkamadığım 
Üs kimin üssü 
Kime ait minare

Ey sen karşımda paylaşılan 
Alna dudağa ve kalbe ayrılan 
Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım 
Geceleri sancınla kıvrandığım

Karanlığı itiyorum yine gelir 
Sabahı seviyorum özlüyorum 
Seni aydınlığa getirip anlıyorum 
Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız 
Ve sancım var

İnceden ve derinden gözlüyorum 
Çılgınlık ve inceliyorum 
Kilom elli beş boy bir yetmiş üç 
Sen kendime etiplikle eklediğim 
Kanı benden canı ciğerimden alırdım 
Aydınlıktın 
Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

Ay gece görününce açar aylığını 
Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın 
Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde 
Etinin lekelerini doğduğum şehirde 
Korkularını ve yüksek korkmalarımla 
Irmağı kapayan boydan boya 
Suyu toprağa ilave eden şehirde 
Gidişini özel olarak 
Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

Ayrılık vardı hep

Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı 
Ey güzelce yakalandığım 
Mutlulukla sunulan 
Bize bahşedilen armağan kılınan 
Ayrılık sen ki 
Aşkın ve sanatın 
Durmadan doğumlar getiren anası 
Hep orda gebe kadınların dibinde içinde 
Doğuma en yakın 
Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

*                         

Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

*
                           
Fakat sen 
Hep karşımda kalan 
Ağzı ağzımdan alınan 
Paylaşılmakta olan

*                           

Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz 
Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla 
Hızla akan bir vatan tutular 
Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

Karılarımız her asrın insan güzelleri 
İmkan bekçileri 
Ağır arabalarla taşınan sancılarımız 
Ağır tabanlarımız 
Etten değil gibi az yiyen gövdemiz 
Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan 
Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan 
Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

Irmak ve ırmağı süren yol 
Biri uzağında kaldığımız 
Öteki içine daldığımız

Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa 
Sabaha çıkmamız kolay 
Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz 
Yabanı kolundan tutup germemiz 
Alnına bir mıh 
Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz 
Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip 
Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz 
Yavuz boğalara benzeyecek 
Ve sancı değiştiren hayvanlara

Küçük kahraman öğütlerle büyük esere 
Bir mısramızdan girer 
Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların 
Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan 
Gelecekle haberli yemiş yutan elleri 
Şimdi salıncakta aynı anda 
Bir fotoğrafta gibi 
Her geçen anı fotoğraf olan çocukların 
Altlarındaki toprağa 
Öğütlerle büyük eser okları işaretleri 
Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için 
Biz açıyoruz 
Ekonomik iktisat risaleleri

Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile 
Barut ateşle harmanlandı 
Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi 
Ve nasıl kan göstermedi et 
Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe 
Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar 
Güvercin teslimiyeti içinde 
Bakın istiyorsak

Nasıl yıllarla sürüyor bir salise 
Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar 
Kuşların yalnız uzanıp pencereden

Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları 
O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları 
Sızıları tahta kulübelerin 
Dağda tahta kulübelerin

*                           

Ateş için odun topladık 
Ben makki ve beşimiz 
Kısa ama kesin çağırarak 
İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol 
Hey önce alevin sıçrasın 
Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir 
Aynı an ayağa kalkıldı 
Doğranıldı 
Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın 
Denize atılan bombanın 
Balıklar delirtiğini 
En zor sorunun yöneltildiği 
Bir kadındı 
Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

Rensiz bir iz seçiliyor 
Belki karanlığın kendisi işaret veriyor 
Saçların değişiyor 
Karanlık tahta kulübe ve saçların 
Hepsi bu hepsi bunlar

özgürlüğü kur 
Suyu dök yürek etlerimizi 
Parçalanmalarımızı topla 
Büyük ateş meydana yağmur getirdi 
Gökteki kazan devrildi 
Ağaçların gece aydınlığı 
Duygunun canlılığı 
Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe 
                                  hüzne ateşe 
                                  hüzne ateşe tutuşu

Toprağı üzüntüden ayıklayışı 
Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat 
Taktığım tarafımızdan sevilen 
Haklarımız esenliğimiz karanlığımız 
Güzelliğin ellerin alnınla 
Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı 
Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini 
Dişlerimin ortasına 
Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle 
Ki suyu geç beni kurula

Arkamdan rüzgar seğirtiyor 
ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor 
Orman uğultular kurt ulumaları 
Aşkın omurgan 
Yapışkan 
Yak beni çocuğumsuz

Senden ışıklandırılmış havuzlarımda 
Ve gizli su yollarında 
Sözün ediliyor

O sen sen 
Gölgemi bırak beni sürme 
Ben benimleyim

İçim büyük sabırla haşlandı 
İçim ey İçim bu yolculuk nereye 
Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

 *                          

Ve çocuğun uykusu böyle başladı 
Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

Ey ana 
Parkları çocuğumla eş doğurdun 
Çimenleri mutlu kıldın

Bayrakların sularda aktı 
Pulatın 
İnce ve yumuşak saçın 
Yaralı ağzın

Mutlu kılan çocuk 
Çimene düşen yaprakları

Kadın sen tattın 
Babanıkine benzeyen 
Çocuğun böbreğindeki katlar 
 
*                         

Gün gelişini açıkladı 
Sen kapanan gözü açıkla 
Karısına arabayla tabut taşıyan adamı 
Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını 
Yeni bir çocuk planı yapan 
Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere 
Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime 
Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum 
Değil vurmaya ve raslantıya 
Değil hülyalanıp dalgalanmaya 
Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını 
Değil sarı demire 
Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur 
Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin 
Hak dünyasında hastalanırım olağandır
Neden mi şimdi tepilebilirim
Maden ocaklarına dinamit yerine

Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam 
Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi 
Bileklerime aklım aksın 
Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini 
Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak 
Nerede olursan ol kim olursam olayım

Sesimi bir dağ zannet 
Irmağa ver haberi 
Yangına doğru sürünen haberi 
Güneş beni saklar 
Sen alnındaki dumanı kazı 
Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

Sararan örtü cafe müller 
Gırtlakta sarı halka 
Esirlik ve kendimden kayma halkası 
Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı 
Çarmıh yaylı ve değişken 
Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı 
Karnımız ayrı sancılardan kaymış 
Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış 
 
*                      

Ey gece sen de aldatıldın 
Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

Rosemariegirbach 


                         
Gidip bilmediğin kentlerin 
Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm 
Kartpostal tüccarlarını 
Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç 
Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

Ve kimseyi göstermeyen aynaları

Ve bir istasyonda 
Hatta önemsiz bir memurun yakınında 
İçinden asya çıkan bir balya

Geleceği 
Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu 
Ananın karın bulaşıklarını arımadan 
Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine 
Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek 
Geleceği ormana iter gibi ormana iterek 
Meleklerin hayatını yaşamaya 
Gidelim sizinle kendimde insan olmadan 
Kimseyi insanlamadan yaşamaya 
Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi 
Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi 
Bellemeden 
Etle bilinçlemeden 
Evdeki sevincin ballanan hüzünleri 
Bilmeden aşkı ve aşk benzerini 
Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

Görevi bu olarak 
Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
Erkeçe sesiz ve erkekçe 
Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
Ağırlasın

Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten 
Onun başının önündeydi alevli sancak 
Elimi ve kalbimi uzattım 
Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin 
Bekliyen güvercine 
Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle 
Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim 
Bilesiniz 
Ona döndürüleceksiniz

Ve başı yeşil haleyle çevrilen 
Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren 
Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren 
Bir güvercin ki ne gören olmuş 
Ne işiten

Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde 
Gözleri burçlara 
Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın 
Buyruğundan hızlanarak 
Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş 
Döşü surları geriletmiş 
Durur gücercinlerin en önünde

Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip 
Soktu Kayser'i

Zaman bir takla attı 
Zaman bir takla daha attı

Zaman altında kalan 
Çıplak boynu hançer kuşaklı 
Başı sülük ağızlarında 
Ayakları boşlukta çırpınan 
Bir millettik artık

Güvercin 
Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

Camide toplantı var davranın 
Aşkı denetleyen güvercinler 
Kılınçlar eskinin habercileri 
Keskin bekçiler 
Bildirciler.

Bir iç çığlıkla 
Yürüken üstüne bir mısır habbesinin 
Yeni yorum yatırımcıları 
Ve büyük doğrulma günüyle 
Bir aliterasyon olan güvercin

Dansöz kalkışlı güvercin 
Gel.Sen gelince 
Azap çıkacak her evden 
Gidecek kendi evine

Organlar sizinle benim savaşım 
Ben ahretim 
Ahret yere gebedir

Sizinle hep beraberim 
Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim 
Güzel duydunuz ve durduruldum 
Atımı atınız büyüledi 
Okyanus everesti nişanlayıp durdu 
Çünkü etin ötesinde 
Bir şey değildi everest ve okyanus

Korkunun yüzüne ayna konmuş  gibi 
Başkayım sizinle 
Aynayı eline alan korkuyu bilir 
Çün korku etin içinden yekinir

Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız 
Tarlayı çok severiz.Yaradan 
Lokma lokma bölmüş istiyenlere 
Karından gelenlere 
Ve karna gelenlere 
 
*                          

Aşkı canbazımız aldı 
Tokmak kırıldı 
Kapının çatlağı esner 
Gözetleyen göz şişer küçülür 
Et aralığından görmeyi dileyince

Duyulur iç ses 
Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat 
Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin 
Kımıldat kanlarını 
Koşanın yıldırım gibi duranın 
Susanın ve dağlarla konuşanın 
Kendiyle 
Dağları konuşturan 
Aklı çok kez hançerce bulunduranın 
Kendini sürü için öldürüp 
Sürüyü çobansız bırakan çobanın 
Hep içilmez sulara varan koyunların 
Mermerin namütenahi bekleyen kayanın 
İçinden hata edilerek çıkarılanların

İnsan yüzleri 
Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri 
Yaralar kan akmayan 
Kanla işi olmayan 
Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri 
İnsan sanatı çığlıkları 
(bir yerde onlarlayım) 
Öpülerek topuğu parlatılan tuncun 
Günah anlatılan karanlıkların 
'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

O dağlar güvercinin yabanına yuvadır 
Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar 
Dünya sürü yürüdükçe döner 
Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için 
Yaşamağa bakar 
Kısa süren bir hatıra değildir toplum

Mısır taneli çocuk avuçları 
Fotoğraflarını çek günahların 
Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

Esmeri 
Karayı 
Kızıl ve sarıyı bir tutanı 
Benden aldın

Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi 
Maraşın seferde 
Fakat İstanbul ve Maraş 
Fakat Maraşın 
Her kurban arayışında 
Fazla davrandım ben 
Yangına uğradım ben 
Kara bir moloza uğradım 
Bazen marsık sanıldım

Maraşın her kurban arayışında 
Ve bulup sunuşunda 
Mutlaka bir işareti vardı 
Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın 
Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın 
Harbeder gibi sevişin

Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

Üstümüzden aynı katr geçti 
Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık 
Toprağa yayıldık ve büyüdük 
Çünkü topratan ancak böyle geçtik

Kızlar burgulu 
Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları 
Alabildiğine açılmış bir organ 
Bir gramofon 
Geniş ağızlı

Her adımlarını bildiğimiz 
Hangi yörüngeye güttüklerini 
Hangi suyu geçtiklerini 
Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını 
Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar 
Hangi tahta kapıdan çıktıklarını 
Zenginini ve bulgurlu su içenini 
Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni 
göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini 
Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

Çünkü kara dumunlı ocak 
Ve sürmeydi

Sürmeyi niye çekmeli 
Sürmeyi çekmeli mi

- Annen ne söyledi 
- (Elmanın yarısını kardeşin yesin) 
Kardeşin yesin anne yemesin mi

Elmayı yemiyorsun bir 
Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek 
Ne sen yiyeceksin 
Ne kardeşin ne annen

Bu evde yılanı yine değiştirmemişler 
Baba ana ve kardeşler 
Aynı odada soluyorlar 
Oda şişip iniyor 
Dışardan bakınca odaya 
Duvarlar kıvrılan oda 
Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek 
Tehlikenin hayvanları yönünden 
Boğularak 
Yılandan gizli işaret alarak 
Göz kırpar gibi yapıp uluyor 
Oda uluyor

Yılan göz kaş işareti 
Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

Başını yılandan çevir yemek taşmasın 
Başını yılandan çevir kuyu yakın 
Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut 
Baba dağ ve balata

Anne 
Kolundan koynunda karnında çocuklar 
Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

Anne ve dönünce 
Anne eve dönecek

Ölüm bilinecek küçük ölüm 
Mahalle daracık bilinecek

alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su 
Ve odun kokusu 
Kabre akıtılan sabunlu suyu 
(Yolun burasında çoşkuyla karşı ko) 
Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın 
Yaşamın öte yarısı 
Burçları gezer 
Kutup yıldızından söz eder

Gök çoğalınca 
Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

Bunlar hep senin ölün 
Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların 
Suçları bir atmacayla alınan çobanların

Her şey karıştı çünkü öldün 
Artık kimse bulamaz kendini 
Eller birbirinin içinde 
Senin ölmüş elin yapışır 
Benim tetiğimin üzerine 
 
                           
*

Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim 
Parmak senin et senin güç senin 
İrade kimde 
Benim elim hangi köpeğin içinde 
Dişleri birbirine geçmiş bileğimde 
İlk traşını olan gencim 
Jileti kemiğin iliğinde 
- Kan seli 
- Tetik kan seli 
Hedef nerede kız mı erkek mi 
Dünya çekirdeği mi 
Yeryüzü ateş mi 
Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin 
Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin 
Çünkü şarttı bir kere 
Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

Karnından geçmek 
Bir lambayı bekleyen makkinin 
Öpüşünü kanla bekleyen 
En küçük kilisede çarmıha çekilen 
Dom'un üç asrın 
Kana kan koyup 
Yücelttiği abesin 
Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

At gözü oyuk 
Heykel atın içinde 
Çünkü at büyük heykel 
Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

Yüz bin haç 
Atın ayağında bir nalbant heykeli 
Nalın içinde bir at benzeri 
Karşılıklı uyuşan iki arslan 
Biri dişi diğeri dişi 
Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri 
Ki karpuz yenmiş gibi 
Goldah karpuz 
Anna karpuzun çekirdeği 
Frankrayh şu dağın ardındaki dağ 

*                           

Düşman kim onu anlat 
Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır 
Kalbine planlı ve 
Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli 
Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz 
Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından 
Boy tüfeği patlatsan 
Tuzaklı 
Hatırlat mişeli mişeli 
İçinden hep bir kuşku tankeri 
Bir petrol tankeri namıyla yol alır 
Pergel petrol 
Borusu motorun icadı 
Aşkın feda bayramı cenaze şekli 
Boyuna hatırlat 
Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

Telefon 
- Görüşünüz nasıl 
- Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

Tanımadığım kentin 
Ağırlık merkezine alındım 
Taşıtlar grevler insan böğürmeleri 
alış verişler 
Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar 
Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir 
Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne 
Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir 

*                           

Her doğan çocukla orda 
Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan 
Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan 
Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

Her doğan çocuk 
Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere 
(Artık sigara içmeyeceğim artık 
Koyun gütmiyeceğim) 
Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de 
Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan 
Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek 
Bir gün önceki bedenini 
Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

Her doğdu 
Bir ölendi

Mayland uzun yüzlü bir kız resmi 
Hani şu hep 
Selamlaşıp geçerdik 
Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla 
Aklımı anlat gönlümü kazandır 
Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım 
Üstüme beni koy bir de 
Gözle dayana bilecek miyim 
Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni 
özümü kullan 
Çünkü aşktır 
Beyaz bir sanat 
 
*                         

Evlerin dışında 
Çünkü böyle oldu

Pencereden uzanan başın dışında 
Günahın ve sevabın

Merkezinde hem tanımadığım 
Alışmadığım bir sistem gitgelinde 
Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim 
Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü 
Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan 
Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından 
Her an biraz daha soyunarak 
Yatağında 
Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü 
Ölümün 
Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi 
avcısına göründüğünü 
Ah anlıyorum 
Çünkü annanın 
Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla 
İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

Unutmadı 
Yanlışlıkla 
Onlara: 
Beni unutmayacaksınız  

*                           

Anlat kızın ekmek tutuşunu 
İçimdeki soylu kişiden  utanışını 
Annayı tutarken balık tutuyorum 
Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim 
Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken 
Arada bir kanla uslayıp 
Seni anıyorum 
- eyeski sevdiklerim - 
Sizi şaşırtıyorum?Sanatım 
Fakat ben korkutuldum 
 
*

Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim 
Ağırlaşmış dalmışım 
Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış 
Neredeyse belleğinden kan ürperten 
Birsipahi sureti

Aşka ne zaman veda 
Demiş ki bu topraklar 
Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum. 
Ve Baden Baden'de kaçtım 
Başka bir kiliseye 
gittim.Hafifçe. 
Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

Dost için yani dosto için 
Dönerken 
Kule yerine 
Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

Dosto Badende 
Ve kumar da oynardı 
Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı 
Atışı gibi.Dikine.

Kapa perdeyi kapa köprüyü 
Ve şatonun ta kendisini 
İnce bedenin mühürlenişini 
Tüfek mahzenini 
Sevginin tiklerini aort deliklerini 
Duvarda asırlardır dinlenemeyen 
Dört işkence resminin

Takip tutuklanma işkence 
Ve tahta kurulan işkenceli etin 
Bin dokuz yüz 77 yıl 
Yenilen içilen kan ve etin 
Yarı açılan mor pelerinin 
Çizgi - kan 
Çizgiler ve kanın 
Başta yer yer kemiğe batan tacın 
Dört resmin dört korkunç dakikanın 
İri jestlerini anlıyorum

Makkiyi hayır 
Sigridi tren getirdi 
tren götürdü 
Yedi 
 

*

Duruşu kımıldanışı 
Mağrur tavırları olan 
Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

Göllerin beşiği toprak eğrisi 
At yiyen ejderdi 
Tılsım 
Karıncanın kölesi

At köpeğin kuruyan ölüsünü 
Minderi düzelt 
Baklava kırıntılarını 
Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını 
Mutfak ve yüznumara korolarını 
Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını 
An binlerce yıl olan et kabartmalarını

Pervaz ve şimdi 
Büyük terasalarda doğuruyorlar 
Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı 
Gebelik ve sancı limonlukları 
Sıcağa karşı ay ışığı 
Yelpaze atkı palan 
Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan 
Kutlu sevinç giysileri yalayan 
Ve yağmur suyunu 
Havuza koyan ırgat olarak

Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının 
Hangi ağacın kıvranışı olduğunu 
Güzün hazırladığı insan yavrularını 
Kışın insan yeteneklerini 
Anlat durmadan

Hurmayı anlat hala uzanan 
Tüylü kalın dudağı anlat 
Yaban elmayla eriği 
Aşıyı 
Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini 
Atlı karıncayı 
Lunaparkta bir hayvan olan

Atlı karınca bir hayvansa 
'İsa ağladı' 
Kuzeyde ses kalmadı 
Alnımız buz kondu gece 
Aksın.Gündüz karıştırılmasın 
Ah sade bir gün yaşasak 
Dal dal - Kitap bil 
Lord kimin lordu hangi mabadin 
Sinonimi 
İkisi duman tütsü su rengi 
Perde kıllı el korku 
Bölüşmek kekelemek 
Donup kal - Aklımı al

Durmak bilmez yaşamakla 
Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki 
Can kamaram 
Yalnız göğsüm değil 
Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da 
Ölmek koşup varmak mıdır oralara 
Soluğunu yatıştırarak 
Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara 
Ah kıra gitmek böyle zor olmasa 
Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında 
Kızartılmış bir keklik 
Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla 
Tatlılıkla ololki 
Ölünü gebeliğini morarmışlığını 
Etin devinme sanatını 
Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca 
Yuvarlak akşam akşam 
Serçenin girdiği dolap

Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan 
Devgözüyle - bakışı görüyorsun 
Süzül.Kanatlar arasından 
Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır 
Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük 
Sür yeryüzünü hamuruna 
Ki orda 
Bir yılan renkli başını onarır 
Kuyruğunu ağrı dağında yakala

Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın 
Kirazın yuvarlağı gibi yanağın 
Bir güçlü böceğen ki gibi alnın 
Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği 
Yanından dikene toprağa iniyor 
Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı 
Tutulmuş ve öyle güzelken 
Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin 
 

Sen misin-Ama içim Eyiçim

Kara başımı tutup kara başımı

Şu suyun insanını güttüğüm vakit 
Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit 
Hem barışmak ne demek kendimle 
'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit 
Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği 
Çün bu çamur 
Şu yaşamı bulandıran su 
Donyüzlü rahibe şu 
Şu ev ki ev 
Ve o karanlıkta cin 
Ve ormandaki dev

Oysa melodim 
Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

Kuşkusuz. Yanımda olaydın 
Testiyi deler ırmağı temizlerdik 
Avucumuzla buz gibi içer 
Bileğimizden akan toprağa düşerdi



Ve şimdi 
anlat bana ey can tatlısı kız ki 
Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
Hep şarkı sancıyan dizelerini 
Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
Arasından destanlara sarkan yılanı 
Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
Anlat durmadan

Oğlu teketek öldüren babanın 
Oğula mızrağın ucuyla 
Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın 
Anlat bize içinde koşan atların 
Hangi koşudan kaçtıklarını 
Yani ilkel 
Ya da kültürle deşilmiş olmanın 
Anlat durmadan anlat oğlum 
Gençliğin 
Yarısı akan yarısı mezara konan kanın 
Genç ve geniş bir yaradan 
Hem babanın elinden mızrakla 
Ve baltayla açılmış yara'dan 
Şefkat ve müthiş bir dikkatle 
Ve müthiş bir hayranlıkla 
Şövalyelik adına açılmış yara'dan 
- Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

Anlat ki ey can tatlısı kız 
Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını 
Yine de kanın sonuna dek atamadığını 
Anlat 
Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu 
Aydınlığa sun 
Toprağa sözü olan kanın 
Neden sonunadek akmadığını

Karşılık verir 
Can tatlısı kızlar korosu:

- OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ 
oğul genç mızrak keskin 
BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ 
oğul baba 
MIZRAK BABA 
ÖLÜM baba 
Ölün Oğul Mızrak 
Ölüm Baba Mızrak 
OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

Genç cesedin ölüm gölünün başında 
Diz çökmüş olan baba 
Hınç ayırdı 
Hayret ve üzgünlük şerbeti 
Ve abes ayırdı 
Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara 
Ve yenilip ve yenip dönerken ordu 
Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

Babanın yüreği ordu yüreği 
/ Zırhını kırdı / 
Narası göğe vurdu 
Daha gür bir ses duyuldu 
Belki bir melek gülümsedi 
Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
Belki ayağının dibine vuran sesten

Eybaba 
Kılıcı toprağa gizle 
kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe 
Yüzünü saratıp karatmak için 
Kavurması geldikçe

Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce 
Beyaz güvercinin 
Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin 
Taşı heykelleştiren eğlimin 
Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin 
Erkeği kadında koşturan geleneğin 
Kızlıkta açan çiçekleri 
Sevişen fillerin 
Uyuyan çocuk ellerinin 
Karaya vuran geminin 
Yemeği hazır eden annenin 
... yalvaran dilin diliyle 
Gelmiyordu düşünce 
Geliyordu düşünce 
Ateş kuşunun gagasında

Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba 
Bir'din orda oldun 
Zamanın bir gerisine bir ilerisine 
Son dünya savaşının eşiğine serildim 
Çocuğu vururken çekilen işkencenin 
Beşiğine

Baba çocuk 
Azap sancak

Baba genişledi nalbantı bildi 
Toprağın içinde oğlun ölümü 
Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibini 
Çünkü ölüm artık canlı oldu 
Nasıl kuduran boğa canlıysa 
Ve bir şeye koşarsa

Baba açığa çıkan kandan yedi 
Gezdi yeryüzünü 
Hayvan alım satım yerlerini 
Annenin ayak diplerini 
Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin 
Hayvanları şartlayıp 
Şatoları kefenleyip 
Ahırları koyunları 
Gördü baba gezdi baba 
Oğulun taş benzerlerini 
Nasıl ki oğulun ölümü 
/ Eli babanın derisinde / 
Bir gerisinde bir ilerisinde 
Artıkça ve gezdikçe suların dibini

Baba devşirdi bir ana 
Ki yüreğinin altında 
Bir et kordonla tutan 
Oğlu delmeyecek olan babayı

Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 77)Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu (Sayfa 77)
Mehmet Abdullah Songül, bir alıntı ekledi.
20 Oca 18:39 · Kitabı okuyor

Serin Tut Kendini
587 Acele girme işe, sabırlı ol, serin
Acele işler pişmanlık verir yarın

588 Hiçbir işte acele etme, serin tut kendini
Serinse bulur kul beylik katını

Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip (Sayfa 64 - Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları)Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip (Sayfa 64 - Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları)

Bir Yudum Kitap
İnsan işte, bazı vakit özlüyor. Kimi zaman bir başka insanı kimi zaman kışı kimi zaman baharı... Yıldız Ertan, "O güzel mevsimleri nasıl da özlüyorum. Âşık Veysel gibi gidiyorum gündüz gece." diyor ve ekliyor: "Kör oldum üstelik, göremiyorum." Dileğimiz odur ki, henüz görüyorken kavuşun özlediklerinize.

Yıldız Ertan - Anlasana
Masa Dergi, Temmuz - Ağustos 2017

Öylece duruyorsun. Saçlarına vuran ışıklardan sekip göğsüme düşen sevdanı avuçlarımın arasında yuvarlıyorum. Saf bir enerji parmak uçlarıma doğru süzülüyor ve sen orada, o beyaz koltukta gittikçe saydamlaşırken seni dünlüyorum. Dünlemek evet... Seni bugün değil, yarın değil, dün gibi seviyorum. Kesinlikle ‘hâlâ’ değil! Sevgi azalır, azalarak yitirir kendini gelecek bir zamanda ve ‘hâlâ seviyorum’ demek cümlelerin en kötüsüdür. İlk zamanları anımsa. Nasıl da koşar adım gelirdin mesela bana. Hatırla. Yanında olamadığım günleri ve sabahlara kadar konuştuğumuz o zamanları… Özlemelere dayanamayıp ilk ışıklarıyla sabahın ortasında buluştuğumuz Beşiktaş sokaklarını. Gözlerinde bir yaz akşamı... Hafif serin, hafif yakıcı ve az sonra sanki sonbahar gelecek kaygısı...
İnce belli bir çay bardağına sarıyorsun parmaklarını, bardakta kalıyor parmak izlerin ve buruk bir tatla gülümsüyorsun. Tam karşımda... Tarçın kokuyor tüm bahçeler, süzgecinden geçirdiğin tüm insanlar yok oluyor o bahçelerde, tek yudumunla beraber. Boğazından süzülen o kuru üzüm tanesi gibi akıyorsun can sağlığıma. Şimdi, şu an kalkıp gitsen seninle beraber gelir bu ev. Ben öylece kalırım sokağın ortasında kabası atılmış bir beton sessizliği gibi.
Gözlerin, sinirlendiğinde kızıl dumanların estiği o acı mavi... Ne çok diken var şimdi gözlerinin diplerinde. Kaç yıllık hüsran biriktirdin, kaç kere kör olsaydın da görmeseydin!
Bana bak. Buraya... Tam karşında durana! Üflesen uçacak, üflesen içinden cin çıkacak olana... Nasıl da uzadı saçlarım ellerinin gezintisi kısa sürmesin diye. Bak, boyum bile uzadı yanında dik duracağım diye. Ellerim nasıl da yumuşak sen tutuyorsun diye. Bana bak, senleşene, senin için olana ve ayakları geri gitmek nedir bilmeyene. Buradayım! Kırıp dökerken sorgularımı, savururken sitemlerini, tonlarken en keskin sözlerini, gitmelerini, unutmalarını nasıl da duruyorum tam karşında. Nasıl da eğilmiyor başım. İşte ben o halıları bu yüzden kaldırdım yerlerden. Anlasana.
Güneşe mi dönelim? Yakıp kavuralım mı kendimizi? Yoksa denizlere mi dökelim birbirimizi? Oysa uzanmak ne güzel şimdi yeni serilmiş çarşaflara, açık pencereden diz kapaklarımızın arkasına vuran hafif esintiyle, değmeden birbirimize ama yine de yan yana. Kirpiklerini kırpıştırırsın sen, tel tel dökülür saçların alnına, burun deliklerin bir açılır bir kapanır, tüylerin ürperir ansızın uyurken, hafif hafif sesler tınlar dudaklarının arasından ve ben öylece izlerim seni kim bilir kaç saat, kaç zaman. Şimdi, öylece uzansak ya…
Gitmelerin anlamsızlaştığı o yere kadar beklesek ya şimdi. İyice tüketsek ne varsa birbirimizde. Emsek kanımızı, fikirlerimizi yerle yeksan etsek birbirimize dair. Kırılmayacak kalp kalmasa, gurur murur hak getirse. Açsak şifrelerimizi hayatlarımızın ve kimse bakmaya bile tenezzül etmese mesela. Ve birden, hangi yollardan geçtiğini düşünmeyecek kadar unutsak bu sevdayı. Kurutsak, oturtsak karşımıza…
Başkası olmamı istediğin o gecelerin sonunda kendime sarılıp uyuyorum. İçimde açılan boşluklara bağırıyorum. Yakındığım tüm dertler sonunda yankılanıyor kulak boşluğumda, kurtulamıyorum. Pişmanlıklarım, hüzünlerim, küskünlüklerim zihnimde kocaman bir çalkantı... Uyku ve uyanıklık arasını yaşadığım o günlerde arafta mıyım, bilemiyorum. Arada kalmışlığım ve sakinliğim, yoklayıp beklemeden giden korkularım, anlık heyecanlarım, sıradan üzüntülerim... Bazen abartacak bir şey bile bulamıyorum. Sonunda, kendime dönüyorum.
Öylece duruyorsun. Var mıyım, yok muyum ben bile bilemiyorum. Sıcak bir ter damlası kayıyor şakaklarından boynuna doğru. İzi kalmış sanki buğusunda küsüşünün. Kaşındırıyor seni bu akışlar. Huysuzlanıp kalkacaksın az sonra biliyorum ve yeni bir konfor için duşun altında o soğuk sulara bırakacaksın zihnini. Bense sandalyenin tahta ayaklarıyla beraber kökleniyorum terk etmeyeceğin bu evde. Denizlere kadar uzanıyor mazimiz seninle birlikte ve dağlara kadar komşuyuz gelecekte. Paralel doğruların kesiştiği sessizliğimiz bir son bulacak mı bugün yarın?
Gitmek istediğimiz o yerlerden dönüyorum şimdi sana. Bana bak, beni bul ve beni sar. Köklerimden sarıldığım bu anlara bağlandım. Beni tut, beni öp ve anlat. Anladığım kadar var olurum buralarda. Kafama bıraktığın bu minik sorularla, beni yak, beni yık ama bırakma!
Cevaplarını öğrenmek istediğim soruların peşlerinden sürüklenirsem, beni çağır, beni ara ve yüreğinde göster yolumun neresi olduğumu. Tırnaklarımızla kazıdığımız bu çözülmez haritanın peşinde binmeyelim o hayalet sürücülerin araçlarına. Beni yakala, beni uçur ve sürükle beni peşinden. Durma!
Bir sonumuz var mı yazılmamış olan? Bir şiir tuttun mu sen hiç bize? Kaç sevda eder senin olmam? Bana gelmen, beni sevmen, beni sarman kaç dünya eder? Açıklasana.
Her mutluluğun içinde neden bunca keder var? Tüm güzelliklerin içinde bunca hüzün ne arar? Mesela kirpiklerin, bütün günün ağırlığını böyle ahenkle taşıyor? İçinde çocuklarını taşıyan bir kadın gibi sevgim, tüm hormonlarım değişiyor ve patlayacak kadar şişiyor. İçinde barındırdığı hayat, ölümü de vadediyor. Mutluluk, huzur, heyecan şöyle dursun; acı, tedirginlik ve nefret nasıl aynı anda orada öylece bekliyor?
Saç uçlarımdan tırnak uçlarıma kadar kırgın oluyorum bazı sabahlar. Her kırgınlık kendisine bölünüyor ve aklımın odalarında toplanıyor. Hangi kapıyı açsam, hangi yola çıksam, hangi denizi aşsam, hangi yıldıza tutunsam sana kaçıyor. Sözlerini bilmediğim o şarkılar gibi gelişigüzel tutturuyorum adını. İçimden içim akıyor. Seninle beraber bunca kalabalıkken, nasıl bu kadar yalnız bırakabiliyorsun beni? Mesela şimdi o adımları kime sayıyorsun kim bilir? Parmak uçların kimleri arıyor o ekranda ve pişmanlıklarınla kimleri siliyor kim bilir?
Ordasın işte, karşımda. Gülüyorsun denizin kıyısında. Bir Akdeniz iklimi gibi yayılıyorsun hayatıma. Olduğun yerde kal ve bana bak, beni gör ve beni tut diye bağırsam... Duysana! Doğum lekesi gibi olsan bu tende ve gitmemecesine yapışsana yakama