1000Kitap Logosu

Sermaye ve Dinin

Sermaye ve Dinin
İki elli uşak takımının hizmet ettiği Rothschild ekürilerindeki safkan atları, Normandiya çiftliklerindeki toprak süren, gübre taşıyan, hasadı ambara taşıyan hantal hayvanla karşılaştırın bakalım. Ticaret misyonerlerinin ve din tacirlerinin, Hıristiyanlıkta, frengiyle ve çalışma dogmasıyla henüz çürütemedikleri soylu vahşiye bakın bir, sonra da bizim şu makinelerin sefil hizmetkârlarına bakın.
5
Din
FELSEFE KAPİTALİZM VE DİN Düşünce tarihine bakıldığında filozofların gündemini işgal eden konulardan birinin de din olduğu gözlerden kaçmıyor. Birçok filozofun düşünüş tarzı dine karşı aldığı tutuma göre değişiklik gösteriyor. Felsefeyi dinin hizmetine sunan filozofların tüm ortaçağ boyunca etkili olduğu görünürken, Rönesansla birlikte felsefenin yeniden Antik Yunan’daki seküler biçimine dönüştüğü ya da onun içinden yeniden doğduğuna tanık olunuyor. Dinsel doğmalar Aydınlanma felsefesinin özellikle boy hedefi haline gelse bile, bu felsefe din ile felsefi ve ideolojik planda güçlü bir hesaplaşma yapamamıştır. Halen düşünce gelişimlerinin ve çağdaş yaşamın önüne geçme denemelerinde bulunan teolojik, dinsel oluşumlar en kapsamlı eleştirisini K.Marks ve Marksist filozoflardan almıştır. Dinlerin tarihi, insanlığın tarihi kadar eskidir. Başlarda tamamen insani niteliklerle ortaya çıkan dini duygu ve düşünceler özel mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle farklı kılıklara bürünmüş, gayri insani bir istikamette hareketini sürdürmüştür; halen de durum yeni biçimlere bürünerek, zaman zaman köktendincilik düzeyine de yükselerek devam etmektedir. Modernleşme sürecinde iki önemli ve temel eleştiri yapıldı dine. Birisi Aydınlanmacılardan geldi. Voltaire, Diderot gibileri “dine gerek yok, Tanrı yeterli” derken, Baron Dolbach daha da ileri gitti, ateist olduğunu ilan etti. Diğer eleştiri ise Marksistlerden geldi K.Marks “Hegel’in Hukuk Felsefesine Katkı”da halkın gerçek mutluluğu için dinin ortadan kaldırılması gerektiğini yazdı. Bunlardan başka Nietzsche Tanrının öldüğünü ileri sürdü ya da bu görüşe sığındı Feuerbach ise dini insan ve toplumun yabancılaşması olarak gördü Tanrının insanları değil insanların Tanrıyı yarattığını öne sürdü. Bakunin de dinin toplumsal devrimle ortadan kalkacağına inanıyordu. Günümüzde de sorun genellikle iki perspektiften değerlendiriliyor ya da dine ilişkin açıklamalar bu iki bakış açısının izlerini taşıyor. Hatırlanacağı gibi K.Marks özellikle “Yahudi Sorunu” ve daha bir çok yazısında dinsel konulara değiniyor ve dinin belirli ekonomik-toplumsal ilişkilerin bir ürünü olarak ortaya çıktığının altını çiziyordu. Marks, dini ruhsuz dünyanın ruhu, halkların afyonu olarak değerlendirmişti. Onun Yahudi Sorunu’nda söylediği özetlenirse: Komünistler liberallerin çokça altını çizdikleri mülkiyet özgürlüğünü savunmazlar mülkiyetten kopma özgürlüğünü savunurlar; ticaret ve ekonomik faaliyetlerde bulunma özgürlüğünü istemezler bu faaliyetlerden uzaklaşma özgürlüğünü isterler. Sonuçta Marks’a göre komünistler üretim faaliyetlerinin bir ürünü olarak ortaya çıkan ve liberal düşünürlerin çok önemsediği dinlerin özgürlüğünü savunmazlar dinden kopma, kurtulma özgürlüğünü savunurlar. İnsan ruhsallığının dinsellikten kurtulup dünyevileşmesini arzularlar ve arkasına sermayeci düzenlerin gücünü alan dinin öbür dünyaya ittiği cenneti yeryüzünde gerçekleştirmek için mücadele ederler. Dinsel her ortam köktendincilik tehlikesi için bir potansiyeldir. Dolayısıyla köktendincilik dinden, din de kapitalist ilişkilerinden ayrı ele alınamaz. Bu açıdan din meselesi yalnızca kültürel çerçevede ele alındığında çözüm de bu paralelde tartışılıyor ve siyasal yollardan dincilik ve onu temeline alan köktendincilikler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Yani Aydınlanmacılarda ve liberallerde olduğu gibi sorun köktendincilik yönünden bir asayiş sorunu, halk kesimi için de bir bilinçlenme ve aydınlanma meselesi olarak algılanıyor. Din sorunu ve şeriatçı bir yapı kazanan somut durumlar son yıllarda ülkemizde de olduğu üzere yoksul kesimlerin eğitimsizliğine, bilgisizliğine indirgeniyor. Bunda isabet olduğu doğrudur; örneğin milliyetçilikler ve faşizmler de yoksulluktan beslenmektedir. Sorunu kültürel düzeyle sınırlandıranların yoksulluğun kaynağını araştırmadıkları, bu kaynağa ortam oluşturan kapitalizmin tasfiye edilmesini ne yazık ki düşünmedikleri görülüyor. Dinselliğin ve bu taban üzerinde kurulan köktendincilik tehlikesi liberallerin önermeleriyle çözülemeyeceği gibi faizi serbest bırakmanın politikasını yapan kesimlerin çözüm önerileriyle de sonuca ulaşacağa benzemiyor. Din sorununun yanısıra etnik sorunlar, demokrasi ve kadın sorunları ile benzeri insan hakları meseleleri de hiçbir toplumda ekonomik ilişkilerin dışında ele alınarak kalıcı çözümlere ulaşmış değildir. Çünkü yüzyıllardır bazı değişikliklerle uygulanan bu piyasa ekonomi politikalarıyla bu sorunların insani düzeye çekilemediği görülmüştür. Doğu toplumlarında dinin gücü Batı toplumlarınkinden fazla olsa da kapitalizmin en fazla gelişkin olduğu toplumlarda da din bir tehlike potansiyeli olma özelliğini sürdürmektedir. Yani sorun Batılılaşarak da çağdaş bir çözüme kavuşamayacaktır. Zira orada da benzer sorunlar yaşanmaktadır. Çünkü köktendincilik giderek daha kompleks bir oluşum haline gelmekte, din dışı unsurlarla operasyonel bir yapı kazanmaktadır. Dinlerin gelişim seyri birbirlerine benzerlik göstermektedir; Musevilik ve Hıristiyanlık İslamdan daha masum değildir. Erkeklerin başı giyotinlere verilirken, kadınlar diri diri yakılırken ya da toprağa gömülürken bu dinlerin papaları ve halifeleri deyim yerindeyse kalem kırmışlardır. İsviçre’de teokratik bir monarşi kuran Calvin, Servetus’u idam ettirirken, katolikler Bruno’yu yaktırırken dinlerine ve Tanrılarına sığındılar. Denebilir ki dinler hep halk kesimlerinin yanında görülmüş ama hiçbir zaman halktan yana olmamışlardır. Hatırlanacağı üzere Mussolini’yi, Hitler’i desteklemek için papalar sıraya girmişti. Din, gerçekte dindarların öfkelenmesinin çok ötesinde bir öze ve görünüme sahiptir. Bu yüzden onu sınıf ilişkilerinden, egemen sınıfların amaçlarından, politikalarından, devletten ve günümüz açısından emperyalizm olgusu dışında değerlendirmek gerçekçi değildir.Köktendicilik halk kesimlerinin, aydınların ve sosyalistlerin haklı sorun yaptıkları bir tehlikenin karşılığı olmakla beraber emperyalistlerin de sözde karşı oldukları bir olgudur. Gerçekte ise emperyelistler köktendinci yapılanmaların en büyük destekçisidirler, yeter ki bu yapılar kendi kontrolleri altında olsun ve istedikleri biçimde onu biçimlendirebilsinler ve yönlendirebilsinler. Çok bariz örnekler vardır: En çok imam hatip okulu ABD destekli 12 Eylül 1980 cuntacılarının gözetiminde yapılmıştır. 1995’lerde etkili olan Hizbullah’ın hangi çerçevede Türkiye’de örgütlendiği biliniyor. Yine El Kaide’nin de ABD emperyalizminin bir projesi olduğu herkesin malumu. Sermaye güçleri Irak’ta olduğu üzere, dinsel yapıların etkili olduğu toplumları kendilerine kolaylıkla ittifaklar bulabiliyorlar. Sermaye din ile itina kurduğunda demokrasinin en büyük düşmanı olabiliyor ama aynı ittifak yine dinsel yoldan hareket ederek yaptıklarının meşru olduğunu genişçe bir kesime inandırtabiliyor. Açıklık, eleştiri ve tartışma çağdaş insan ve toplum için demokrasiyi gerektirir. Dinsel düşünce ve davranış tarzı ise bu çağdaş görünümün karşısındadır. Bu tarz oluşumlar bugün demokrasi istiyor, tartışma hakkı istiyor. Eğer tartışma ve demokratik ortamın kaldırılması için bu haklar isteniyorsa buna demokrasi güçlerinin tavır alması meşrudur, hatta bu kesimlerin tartışma ve eleştiri ortamından uzaklaştırılmaları da meşru olmalıdır. Unutulmamalı ki çağdaş insan demokrasiyi yalnız seçimle, dolayısıyla çoğunluk hesabıyla kazanan değildir. Demokrasi; bilim ve felsefe cephesinde, siyasi arenada şehitler verilerek kazanılmış olduğu için onu kazanan gelenek, demokrasiyi seçimle ve de parmak hesabıyla kaybetmek istemeyecektir. Marksistler açısından kutsal feodal inançların, metafizik ve teolojik dinsel tutumların panzehiri ise felsefedir; daha doğrusu bilimsel, felsefi, ideolojik ve örgütsel mücadeledir; baskı, şiddet ve terör değildir. Onlar açısından katı, mutlak ve dinsel tutumlar yaşamın gelişmesine, yaşam standartlarının yükselmesine, demokrasi bilincinin egemen hale gelmesine, insanın ve toplumun özgürleşmesine terstir. Bu yüzden Marks’ın dediği gibi halkın özgür ve mutlu olması için bütün dinlerin ortadan kaldırılmaları şarttır. Egemen sınıflar emekçi mücadelelerinin etkisini kırmak, azaltmak için dini değerlerin durumunu her zaman gündemlerinde tutmaktadırlar; dinler, mezhepler ve tarikatlar arasındaki farklılıkları kine nefrete dönüştüren politikalarla aktüel hale getirmektedirler. İşte Maraş ve Sivas kıyımları ve katliamları, Turan Dursun gibilerinin öldürülmesi de “iyi niyetli” dindarların tezgahladığı birer katliamdan çok emekçilerin dayanışmacı kültürünü etkisiz hale getirmek için ezen sınıfların ve sermayeci düzenlerin bir tasarısı, bir planı olmuştur. Burjuvazinin dini kurumlara karşı mücadelesi, devrimci olduğu dönemlerdeki tutumu da dahil hiçbir zaman dinden kurtulma, ondan özgürleşme biçiminde olmamıştır. Gerek liberal anlayışın gerek Aydınlanmanın öne sürdüğü hoşgörü ile din ve vicdan özgürlüğü de gerçek anlamda laikliği getirmemiştir. Çünkü sorun dine özgürlük tanımakta değil dinden özgürleşmektedir. Oysa dine karşı tutumlar sonuna kadar felsefi ve ideolojik kararlılıkla sürdürülmemiştir. Dolayısıyla her türlü dinsel ve dogmatik yapının, inanç dizgesinin, ilahi erkin ve köktendinciliğin aşılması ancak üç dağın aşılmasıyla; feodalizmin, kapitalizmin ve emperyalizmin yenilmesiyle mümkündür. - Mehmet Akkaya, Söyleşiler Düşünceler
2
‘’ Tarih boyunca, aç olan, aç kalsın, ekmeği elinden alınsın ve fakirlik var olup devam etsin diyen bir dini, Ebu Zer’in dini ile aynı tutabilir miyiz? O Ebû Zer ki, İslâm’ın parlak yüzüdür, bizzat Peygamber’in (s) terbiyesi ile yetişmiştir. Onun, ırk, sermaye ve kültür adına hiçbir şeyi yoktu; o, kâmil bir insan olmaktan başka hiçbir şeye sahip değildi. O, hak din tezgâhının, kitabının ve okulunun ürünüydü. O şöyle diyordu: “Evinde yiyeceği olmayıp da kılıcını alıp sokağa fırlamayana şaşarım!” Sahibini söylemeden Avrupa’da bu sözü söylediğimde, bazıları bunun, Proudhon’a ait bir söz olduğunu düşündüler; çünkü Proudhon, sert konuşmasıyla bilinir. Onlara dedim ki, böyle bir söz söylemek Proudhon’un haddine değildir! Bazıları da Dostoyevski’nin bu sözü söylemiş olabileceğini düşündü. Zira Dostoyevski şöyle demiştir: “Bir yerde öldürme olayı varsa, olaya katılmayanların elleri de kana bulaşmış demektir.” Doğrudur! Dikkat et bakalım, Ebû Zer ne diyor? Onun söylediğini din söylüyor, dine mensup olan biri değil. Zaten Ebu Zer, dinin canlı şekliydi, başka bir şey değil. O, başka hiçbir etki altında kalmadı ve Fransız devrimini yapanlardan biri değil, Gıfar kabilesinin bir ferdiydi. O şöyle diyordu: “Evinde yiyeceği olmayıp da kılıcını alıp sokağa fırlamayana şaşarım!” O, fakirliğe neden olana ve sömürgecilere kılıç çekin demiyordu. Onun çağrısı, bütün toplumu hedef alan bir çağrıydı. O, toplumda yaşayan herkes, sömürgecilerden olmasa bile yaşanan açlıktan ve fakirlikten sorumludur, demek istiyordu. Zira bu durumun ortaya çıkmasında herkesin payı vardır. Yani toplumdaki herkesin, aç kalmama neden olan sömürgecilere bir katkısı vardır! Herkes, benim açlığımdan sorumludur! Ebû Zer, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın dediği gibi “Bir toplumun hakları, baskıyla gasp edilirse, o toplum haklarını almak için ayaklanabilir.” demiyor. Ebû Zer, hak sahibi ve aç olan kişi hakkını alsın ya da bütün insanlara kılıç çeksin, demiyor. O, aç kalıp da kılıcını çekmeyene şaşarım, diyor… Öyleyse, insana ve insan hayatına bu gözle bakan bir dini, açlık olgusunun müsebbibi olan bir din ile aynı değerlendirmeye tabi tutmak insafsızlık, mutlak cahillik ve hem ağlatan hem de güldüren bir durum olmaz mı?’’
5
Cahiliye fiili olarak hayatta yer bulurken İslam'ın sadece kısır teorik tartışmalarla adinin anılması en büyük hayal kırıklığıdır. İslam da fiili olarak yasayabilmeli ve yasatilabilmeli ki cahiliye son bulsun. Dinamik bir akide sistemi ve bu akideye dayalı tavizsiz uygulanacak Allah'in hükümleri İslam'ın yeniden dirilisini sağlayacaktır. Fakat en temel husus akidenin köklü bir hale getirilmesidir. Akide sağlam olduğu zaman Allah'in hükümleri kalplerde şüpheye yer kalmadan hayat bulacaktır. Batının veya doğunun uydurmuş olduğu hicbir sistem görülüyor ki akan kani durdurmaya yetmiyor, akan kan bir tarafa insanlar da gönül huzuru dahi saglayamiyor. Bazı sistemler sınıf ayrımına bazı sistemler sermaye birikimine bazı sistemler ise dinin ayrımına dayali. Oysa İslam tüm insanlığa hitap eden ve ona inanmayanlari dahi koruma altına alan sistem üstü bir sistemdir. İslam asr i saadetten bu yana fiili olarak yasatilmadigi için çağdışı olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bize düşen vazife La İlahe İllallah kelimesini kalplerimize bedenimize ibadetimize hareketlerimize hukuk sisteminize yönetimimize yerleştirmek ve İslam'in liderliğini sağlamaktır.
12
Serdar Tuncer
Haydi itiraf edelim: Oynamadan, eğip bükmeden, kıvırmadan, mertçe, delikanlı gibi... Ne derler diye düşünmeden, ‘ne desinler’in hesabına hiç girmeden… Olmak istediğimiz kişiymişiz gibi yapmayı bırakarak... Olduğumuz kişiyi seyrederek kalbimizin aynasında... Neysek, kimsek, kimin nesiysek işte o olalım bir beş dakikalığına ve haydi itiraf edelim: İtiraf İtiraf Haber Merkezi Kul olmak gibi bir derdi yok hiç birimizin. Almayı istediğimiz ev, gördükçe iç geçirdiğimiz araba, kazanmayı hayal ettiğimiz para kadar meşgul etmiyor kalbimizi kul olmak. Hayat dediğimiz şeyin, altında biraz eğleştiğimiz bir ağaç gölgesi olduğunu unuttuk. Bu dünyada garip bir yolcu olduğumuzu hatırlamıyoruz bile. Giderken geride bırakacağımız her şeyin daha fazlasını avuçlarımıza almak istiyoruz. Yanımıza alacağımız yegâne sermayenin azını bile tutamıyoruz ellerimizde. Uykuya kurban ettiğimiz en son sabah namazımızdan bahsediyorum sermaye derken... Asgarisini bile vermemek için tanıdık hocaya kırk takla attığımız zekâtımızdan... Daha vakit öğleyi bulmadan bir gıybete, bir haram nazara feda ettiğimiz oruçlarımızdan... Dönüş uçağına binmeden hiç eylediğimiz haccımızdan, telaffuzu yarım yamalak, mânâsı kırık dökük kelime-i şehadetimizden... Tevazu peçeli kibrimizden, ihlas libaslı riyamızdan, zekâ kılıklı üçkağıtçılığımızdan, uyanıklık suretli dalaveremizden söz etmiyorum hiç. Kulluğu ibadetten ibaret zannedişimizden ve onun bile hakkını veremeyişimizden bahsediyorum. Haydi itiraf edelim aslanlar gibi... Allah rızası için sevip sevilmenin sadece lafı var dilimizde. Sevdiklerimiz bir nimete erişince dillerimiz yalandan tebrik ederken kalplerimiz hasedin hakikisini susuyor kendi içine. Tökezlemesin diye koltuğuna gireceklerimizin ayakları kayınca, başımızı öte yana çevirip tebessüm ediyoruz gizliden. Kolumuza sımsıkı girene değil, ayağımıza çelme takmayacak olana dostum diyoruz artık. Eskiden düşmanına bile mert olmayana adam demezdik, şimdi dostuna namertlik etmeyenin adı namuslu diye geçiyor lügatlerimizde. Ne dedikodu etmeden bitirebildiğimiz bir sohbetimiz kaldı ne kardeşlerimizin etini yemeden yapabildiğimiz bir muhabbetimiz… Kendi gözlerimizdeki ormandan habersiz, başkasının gözündeki çöpü meze ediyoruz yemeklerimize. Dişlerimizdeki kardeş artığını hangi kürdan nasıl temizleyecek, düşünmüyoruz hiç. Hiç kimse tarafından eleştirilemeyecek kadar mükemmeliz hepimiz, herkesi eleştirebilecek kadar bilgili. Her bir şeyi biliyoruz, haddimizden başka! Haydi itiraf edelim ama Müslümanca... Bir ilmihali bile baştan sona okumadık pek çoğumuz. Ne necasetten haberdarız doğru dürüst ne taharetten. Otuz iki farzı yarısına kadar sayamayız, elli dört farz gereksiz malumat zaten. Dindarlığı kimselere bırakmayız, namaz dinin direği, deriz ama namazın şartlarını, farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini kaçımız sayabilir, teklemeden? Babamız ölse nasıl gasledeceğimizi, nasıl kefenleyeceğimizi, kabre nasıl koyacağımızı bilmeyiz. Ama hangi ayet-i celilede neyin kast edildiğini, hangi hadis-i şerifin niçin gerçek olamayacağını, hangi mezhep imamının nerede yanıldığını, mezheplere niçin artık gerek kalmadığını biliriz. Öyle ya Google var yahu, İmam-ı Âzam da kim oluyor? Şirinlikten uzaksa üslubum beni ayıplamayın. Sizi üzüyorsam beni bağışlayın. Kendi kavgama sizi de ortak ederek haddimi aşıyorsam lütfen idare edin. Fakat itiraf edin, itiraf edelim ne olur... Şehrin orta yerine çıkıp avazımız çıktığı kadar koro halinde başkalarına haykıralım demiyorum. İçimizin tenhasına çekilip kendimize sessizce itiraf edelim. Arakan umurunda değil hiç birimizin, Suriye’yi çoktan unuttuk, Filistin bir slogandan fazlası değil dudaklarımızda, Doğu Türkistan nereye düşer bilmeyiz bile… Bir dost sohbetinin orta yerinde iki çift lafı geçti mi mazlumların, sanıyoruz ki vazifemiz tamam olmuştur. İki tivit attık mı, hele bir de toplu mesaj gönderdik mi dertlenmiş sayıyoruz kendimizi kardeşlerimizin derdiyle. Öyle ya Müslümanlık bu değilse nedir? Bir binanın tuğlaları gibi, bir vücudun azaları gibi olmak bundan başka nasıl olur ki? Kaç kardeşsiniz sorusuna Sezai Bey’den mülhem “iki milyar” deyiverdik mi sanırsın ki halloluyor Ümmet-i Muhammed’in cümle dertleri. Haksızlık etme demeyin bana, siz insaf edin biraz. Hangimizin rüyası hıçkırıklarla bölündü Allah aşkına? Kaç geceyi uykusuz geçirdik zalimler elinden can veren kardeşlerimizin sızısıyla? Kaçımızın kahkahası Arakan’da can veren bir mazlumun yüzü gözlerimizin önüne gelip de donup kaldı yüzümüzde öylece yarım? Ne zaman anasının gözleri önünde yakılarak öldürülen bir çocuğun feryadı çınladı kulaklarımızda da, ağlayarak terk ettik bir yemek sofrasını? Elimizden ne gelir diye düşündük mü hiç? Elimizden geldiği kadarıyla azına çoğuna bakmadan kıyabildik mi sevgili servetlerimizin hiç olmazsa bir kısmına? Paramıza kıyamamanın kendimize kıymak olduğu geldi mi hiç aklımıza? Olsaydı gönderirdim demesin hiç kimse. Olandan ne gönderdim diye baksın kendine. Azken veremeyen çokken hiç veremezmiş diye tevekkeli dememiş kudemâ. Vermek sadece mal mülkle olmaz üstelik. Uykumuzu bölüp başımızı mıhladığımız bir teheccüd secdesinde gözyaşı dökmeyi beceremeyecek kadar da mı fukarayız? İstanbul’da patlayan bombaya kayıtsız kalan Batı’ya sövmekte haklı gördük hep kendimizi. Kendi doğumuzdaki yahut güneyimizdeki bir ülkede hemen her gün kendini patlatan canlı bombaların öldürdüğü insanlara bir Batılı lakaytlığıyla baktığımızı fark etmedik hiç. Heyhat ki heyhat! Herkes kendi doğusunun bigânesi! Haydi itiraf edelim. Harbi ama yani utandırmadan dansözleri... Tuttuğumuz takımın mağlubiyetine üzüldüğümüz kadar üzülmüyoruz zalimler elinde can veren kardeşlerimize. “Vah, vah”larla seyrettiğimiz haberler bir an evvel bitse de meftunu olduğumuz dizimiz başlasa, şöyle biraz keyfimiz gelse diye bekliyoruz televizyon başında. Victoria Secret’ın yeni melekleri, Arakan’ın şeytanlarından daha fazla dikkat çekiyor ümmetin son umudu olan güzel ve büyük Türkiye’mde. Bu işte bir yanlışlık var. Bizde bir yamukluk var. Ve biz doğrulmadan o yanlış düzelmeyecek, düzelmez! “Emrolunduğumuz gibi dosdoğru ol”madan biz, bize dosdoğru olmayı emreden kitaba hakkıyla râm olmadan, bu emre muhatap oluşuyla sakalları ağaran güzelin ardına tam bir teslimiyet ve sadakatle, gayret ve muhabbetle düşmeden bu iş asla olmayacak. VE itiraf etmeye utansak da bilelim ki, bu iş olmadan, biz ne olursak olalım bizden bir şey olmayacak!
5
11