• İlim ve servet, milletin itibarıdır."
  • İnsanların öldüğünü gördüm. Sevenlerin ayrıldığını. Her gün tekrar eden zulmü ve açlığı…
    Bütün bunlar bana gösterdi ki, hayatta hiçbir şey acı çeken bir insana duyacağımız empatiden önemli değildir. Hiçbir şey!
    Ne kariyer, ne servet, ne zekâ, ne mevki… Soylu bir hayat yaşayacaksak, başkalarının acılarına kayıtsız kalamayız.

    Audrey Hepburn
  • COŞKUN: Ey Talih! Neden halkımla aramıza duvarlar ördün? Ey Duvar Tanrısı ! Beni neden halkımdan ayırdın?

    KORO: Çünkü ey Cemil!

    SERVET: Neden Cemil oldu birdenbire?

    SAFFET: Çünkü ey Patron Tanrısı! Yazarlarımızdan yerli bir oyun yazmasını sen istedin.

    SERVET: Ey Cemil deyince Yunan korosundan çok alaturka fasıl heyetine benzemiyor mu?

    COŞKUN: İşte ben de daha samimi olur diye düşündüm.

    SAFFET: Ey Oedipus diyemezdi ya. Ya da ey Kreon!

    COŞKUN: İsterseniz ey Tapon! diyelim.

    SAFFET: Hayır hayır, devam edelim.

    KORO: Çünkü ey Cemil! Halkın anlamadığı bir dille konuşuyorsun, kendine yeni kelimeler buldun. Okuma-yazmayı bilmeyenler ülkesini yazılarla doldurdun. Şimdi hayat sellerinin ortasında kendi ıssızlığının çölünde yaşıyorsun. Kendi kendine oynadığın oyunlarla avunmaya çalışıyorsun.
    Oğuz Atay
    Sayfa 88 - İletişim Yayınları
  • Kitabın adıyla giriş yaptığımız ilk bölümde büyük bir serzeniş içerisinde bulunuyoruz. Hemen akabinde ise Hamdi Bey’in başrolde olduğu Bekar Zevki başlıklı kısma giriyoruz.
    Burada bir konuyu oldukça açacağım, belki saçma gelecek belki de mantıklı. Size kalmış. Eski Türk Hikâyeciliğinde bir durum var ki dillere destan. Erkeğin, sevdiği kadının ayaklarına tapması ve ayak üzerinden yapılan betimlemeler. Bunun büyük bir ayak fetişi mi olduğu yoksa kıyafetlerinde görünen tek etli açık kısım orası olduğu için mi özellikle belirtildiği konusunda ise halen emin değilim. Diğeri ise, erkeğin istediği kadınla olabilmesi (yahut kadının sürekli aldatması vardır) ve istediği kadınla istediği pisliği yaparken; kadının başını yerden kaldırmayıp evde oturmak zorunda oluşu. Bana ‘Batan’ kısımsa kadının oturuşu kalkışı değil; erkeğin yahut bireyin bu kadar rahat olması. Sonuçta bir sevdiğin var (cinsiyet kesinlikle fark ETMEZ) ve sen ona Sadık olmak zorundasın. Bu tezatlığı aşmak şuana kadar okuduğum hiçbir klasikte, hiçbir yazara nasip olmamış. Buna 200den fazla eseri olan Ahmet Mithat da dâhil!
    “Nasıl? Bahtiyar Mı?, İlk Peki (ki bu hikayede Trip atma meselesinin -tohumuna mı desek yoksa kökenine mi desek- içine giriyoruz.) ve hemen ardından En Hoş Macera adında kitabın en detaylı hikayesine giriş yapıyoruz.
    Hep Yalan, Bayram Hediyesi, Cumbadan Cumbaya, Bir Hücum Bir Teslim, Baba Kalbi(ki bu çok acıklıdır), Eski Mektup, Unutmaya ve Unutulmaya Mahkum, Papaz Büyüsü (ki burada Zeki Çakılakan yani Osmanlıcadan çeviren beyefendiye teşekkür etmek gerek. Yazarın bir hatasını öyle güzel hesaplamış ki, helal olsun. Kısaca şöyle diyelim, eltiden yengeyi buluyor. Muazzam beceri ve bu yazarın kendi hatası olmasına rağmen düzeltiyor. Muhteşem), Ana Evlat, Ortaklar, Törpü Altında, İstimdat Mı? Derken kitabımızı tamamlıyoruz.
    Şimdi tüm bu gereksiz kısmı geçtikten sonra kitabın ana temasını ve özelliklerini verelim. Kitap, Rauf’un bilindiği gibi son eseri. Bunun yanında Gece Hikayeleri ve Müsameretname (aynı zamanda Türk Geliyor şeklinde alıntısını da paylaştığım) yazarı Emin Nihad Bey yahut diğer adıyla Mehmet Emin’in Müsameretname adlı eserinde kullanılan ‘Öykü İçinde Öykü’ tekniğini (ki o dönem çok beğenilmiştir) kullanmıştır. Bunun yanında betimlemeler, Fransız hikayeciliği izleri, yerli hayattan izler gibi çok farklı konularda başarılı olsa da neden yalnızca ‘Eylül’ kitabı meşhur buna da değinelim.
    Magazin Öykücülüğü diye bir kavram vardır o dönemde. Edebiyat-ı Cedide yahut bilinen adıyla Servet-i Fünun döneminde. Yani herkes şuan çoğu Youtuber’in (doğru mu yazdım ve güzel bir benzetme mi oldu bilmem ama aklıma gelen en iyi seçenek) yaptığı gibi tanınmak ve ünlü olmak amacı güdünce çok aceleyle yazmıştır eserlerini. Bu aceleciliğe rağmen iyi bir malzeme çıkarttığına şahit olduktan sonra bir de kendi özgünlüğünde ve rahatça yazsaydı kim bilir neler yazardı diye de düşünmeden edemiyorum. Neyse kafanız şişti, bu kadar yeter (aslında yazacak bir şey kalmadı) diyerek veda edelim. Kendinize iyi bakın, esen kalın. Keyifli okumalar..
  •  Bu kitabı başlığını kullanmadan nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Zweig gerçekten çok büyük bir yazar. Hangi karakteri hangi durumu yazıyor olursa olsun o insanın durumunu en katıksız düşüncelerini okura aktarabiliyor. Muhteşem derecede empati kurabiliyoruz karakterlerle. Bu sebeple çok beğenildiğini içselleştirildiğini düşünüyorum. Bu kısacık kitabı da öyle.

    "Bir Çöküşün Öyküsü"nü üzülerek ve biraz da yaşayarak okudum "Korku" kitabında elindekileri kaybetme korkusuyla yaşayan bir kadını okumuştuk şimdi ise elindekileri kaybeden bir kadının ihtirasını okuyoruz. Yalnız kalmak ancak bu kadar yalnız kalmak olabilirdi Madam De Prie için. Şatafatlı hayatından geriye bir şey kalmayan Madam elindeki son servet kırıntılarıyla da geçmişi yeniden yaşatmaya çalışıyor. Bu uğurda yaptıkları ise şöhretini kaybeden her insanın yaptığı gibi hırs dolu. Bu kadar hayattan bir konuyu bu kadar güzel tahlil eden Zweig'e -ki hemde erkek gözüyle bir kadının psikolojisi- hayran kalmamak elde değil.
  • Bilen, servet, şehvet ve şöhretin, Züleyha'nın; <heyte lek> deyişi gibi sıcak ve cazip davetlerine, Hazreti Yusuf gibi <<MazAllah! Allah'a sığınırım>> diyebilecek gönül kıvamına sahiptir.
  • “Görünür yaşam ile servet arasındaki uyumun sonucu rahatlamadır.”