başlamadan önce bazı okur yorumlarını okurken kitabın kendisinden çok, okurların beklentisiyle kavgasına değinmek istiyorum. kitabı sadece kendi zevk algısına uymadığı için kötüleyen, özellikle de bir yazarın emekle, sabırla ve belli ki karşılığını alarak ortaya koyduğu bir eseri; “şöyle olmalıydı, böyle yazılmamalıydı, bu karakter neden böyle davrandı?” gibi cümlelerle ölçmeye çalışanları görünce bi tık öfkelendim.
burada durup şunu sormak gerekiyor, okur, bir kitabı okurken yazara mı eşlik ediyor, yoksa yazarı kendi kalıplarına mı sıkıştırmaya çalışıyor?
her karakter, okurun idealine uymak zorunda değil. her hikâye gerçekliğe yaslanmak, mantık defterinden onay almak zorunda hiç değil. hele ki türü kurgu olan, zaten baştan “gerçekle birebir örtüşmeyeceğini” ilan eden bir eserden psikolojik tutarlılık raporu, ahlaki kusursuzluk ya da klasik roman disiplini beklemek, kitabı değil, okuma biçimini sorgulatıyor.
her eleştiren de daha iyisini yazabilecek donanıma sahip olmuyor. çok biliyorsan sen yazsaydın sen milyonlar okutsaydın kitabını. böyle de bir gerçek var.
eğer aradığınız şey mutlak gerçeklikse, karakterlerin kusursuzca açıklanmış motivasyonlarıysa, belgesel tadında bir anlatıysa, bunun yeri bellidir. klasikler, anılar, otobiyografiler. ama baştan kurmaca olduğunu, kurgu olduğunu söyleyen bir metni; “ben olsam böyle yazmazdım” terazisine koymak, eseri değil, okurun beklentisini merkeze almak olur. hak edene hakkını vermek gerek. Bir kitabı yayımlatmak, okurla buluşturmak, başarıya ulaşmak, yerinden yazarı küçük düşürmeye çalışmak kadar kolay değil.
eleştiri kıymetlidir, evet. ama eleştiri, eseri anlamaya çalıştığında anlam kazanır, yazarı küçültmeye çalıştığında değil.
şimdi kitap hakkında ki düşüncelerime gelelim. ilk defa asker kurgusu okuyorum ve