• Ne zaman nereye gitmedimse.
    Hiç kimseyi incitmedimse,
    Konular birikti kendiliğinden:
    Ben ne kadar biriktirmedimse.
  • Gecesinin yağmurla yıkandığı bir günün sabahında kış gelmeden önce kalan bahar günlerinin tadını doyasıya yaşamak için penceremi sonuna kadar açtım. İçeriye dolan serinlik ve yağmur sonrası ferahlık hayatı anlamlı kılıyordu. Güneşin altın rengi huzmeleri koca koca betonların arasından kurtulabildiği nispette odama doluyor içimi huzurla dolduruyordu.
    Yola uzak bir evde yaşamanın en güzel yanı ise sessizlik nimetinden sonuna kadar faydalanabilmekti. Bana göre tek eksiğim penceremin kenarını şenlendirmeyen, ilkbaharda çiçeğe duran sonbaharda sarılara bürünen kışın ise yağmur damlalarını dallarında misafir eden bir ağaçtı.
    Yine de seviyordum burayı.
    Sessizlik deryasında düşüncelerimle hemhâl olmuşken bir ses duydum.
    Sûretini göremediğim ama sesini gayet net duyabildiğim bir çocuk sesi.
    Sözleri anlaşılmayan, melodisi bilinmeyen kendince bir şarkıyı avaz avaz söylüyordu.
    Merakla beraber yüzümde bir gülümseme peydah oldu ve hemen sesin geldiği tarafa doğru penceremin kuytusundan baktım. Rahatsız etmeden ve bu anı kaçırmadan izlemek istiyordum.
    Etrafı meraklı gözlerle taradım.
    Balkonda mı?
    Hayır.
    İlerideki bahçenin kenarında ya da kaldırımın yanında mı?
    Yok orada da değil.
    Görmeye çalışmayı bir kenara bırakıp dinlemeye devam ettim.
    Penceremden içeriye o latif esintiyle birlikte içtenlik ve samimiyet de doluyordu adeta.
    Hayatın karmaşası arasında üstünü örtüp bir kenarda unuttuğumuz duygularımız...
    Bir yandan dinleyip bir yandan iç muhasebemi yaparken tiz sesin öksürüklere boğulduğunu duyuyorum.
    Sanırım soluk borusuna tükürük kaçtı. :)
    İşte! Öksürük nöbetinden sonra konserimiz kaldığı yerden devam ediyor sanki hiç ara vermemişcesine azimle!
    Dinleyenler de dinlemeye devam ediyor tabii artan tebessümlerle. :)
    Sadece dinliyorum, anlamaya çalışmıyorum zira anlamaktan öte hissettirdiği duyguları seviyorum.
    Sevincime kuşlar da ortak oluyor ve cıvıltılarıyla eşlik etmeye başlıyorlar.
    En güzel ötüşleriyle süslü bir tutam muhabbetle.
    Hayatta gizli, şükredecek vesilelerin çokluğunu hissettiriyorlar insana.
    Yerimden kıpırdamadan belki saatlerce dinleyebileceğimi duygu dünyamda sonsuz keşifler yapabileceğimi hissediyorum o an.
    Ama çok geçmeden bir ses daha geliyor uzaklardan o şirin tınıyı susturan.
    Çocuk susuyor, kuşlar uçuyor artık buralar samimiyet kokmuyor.
    Ve biz yine körelmiş içimize dönüyoruz.
    Arabaların gürültüsüne, caddelerin uğultusuna alışan kulaklarımız ne yazık ki içten bir sese sağır!
    Aldırma ama yine de sen.
    Kirlenen dünyada, kalabalıklar ve gürültüler arasında kaybolan insanlara inat hiç susma!
    İçinden de olsa avaz avaz söyle şarkılarını!

    Hişt, göremediğim samimiyet sesli çocuk! Kalbinden öpüyorum.
  • "Siz konuştuğunuzda, düşüncelerinizle barış içinde olmayı terkedersiniz;
    Ve kalbinizin ıssızlığında daha fazla kalamadığınızda, dudaklarınızla yaşamaya
    başlarsınız.
    Ses sizin için bir eğlence, bir zaman geçirme aracı olur.
    Ve konuşmalarınızın çoğunda,düşünce yarı yarıya katledilir;
    Çünkü düşünce, boşlukta uçan bir kuş gibidir;
    kelimelerin kafesinde kanatlarını açabilir ama uçamaz.
    Aranızda bazıları, yalnızlığın korkusuyla konuşkan birini ararlar;
    Çünkü, tek başına olmanın sessizliği, gerçek ve çıplak kendilerini gözleri önüne serer, ki onlar bundan kaçarlar.
    Ve konuşmayı seven bazılarınız vardır ki, bilgisizce ve önceden düşünmeden, kendilerinin bile anlamadığı bir gerçeği ifşa edebilirler.
    Ancak bazılarınız ise içlerinde gerçeği taşır, ama onu kelimelerle dile getirmezler.
    Böylelerinin sinelerinde ruh, ritmik bir sessizlik içinde dinlenir.
    Bir arkadaşınızla karşılaştığınızda, ruhunuzun
    dudaklarınıza doğru hareket etmesini ve dilinizi yönetmesini sağlayın.
    Sesinizin içindeki sesin, onun kulağının içindeki kulağa seslenmesine izin verin;
    Çünkü onun ruhu, sizin kalbinizin gerçeğini saklıyacaktır;
    Tıpkı kadeh boşalıp, rengi unutulsa bile, şarabın tadının ağızda kalması gibi..."
  • Konular birikti kendiliğinden;
    Ben ne kadar biriktirmedimse
  • Ne zaman nereye gitmedimse, hiç kimseyi de incitmesem de, konular birikti kendiliğinden; ben ne kadar biriktirmesem de.
  • Eski sevgilim Safinaz!

    Yüzünde daima manasız bir tebessüm bulunanlar, aslında en mutsuz olanlardır. Çünkü onlar gerçekten gülemedikleri ve toplumca dışlanmak da istemedikleri için rol yapmak zorundadır. Elbette istisnalar kaideyi bozmaz, belki sen Erol Evgin gibi yatağından mütebessim çıkıyor olabilirsin. Belki şu an kahkahalarınla küçük odanı ısıtıyorsundur. Nereden bilebilirim? Seni artık tanımıyorum. Bir zamanlar gayet iyi tanırdım, hatta seninle sohbet edenlerden telif hakkı isteyecek kadar sahiplenmiştim. Şimdiyse manasız bir tebessümle, cumartesi gününü evde geçirmenin haksız gururu içindeyim. Sanırım bu kişisel tercihim ya da öyle olmasını umuyorum.

    Yüz kişiye sorup en popüler cevabı almak istediğim bir soru var. Aşk diye yücelttiğimiz o tuhaf süreç, “Adını dağlara yazdım yarim” diyen Adem Gümüşkaya noktasından, “Beynimde bir tümör olsa adını Marla koyardım” diyen Tyler Durden noktasına nasıl geliyor? Ya da duygularını mütemadiyen yücelten, hem bedenen hem ruhen bağlılıklarının sonsuza dek süreceğini beyan eden aşıklar, nasıl da birbirlerini sosyal medyadan engelleyen azılı ergenlere dönüşüyor? Birisi bu sorunun cevabını verebilirse, kendimi huzur içinde köpeklerime adayabilirim. Nasıl olsa yaşlandığımda huzurevine kabul edilecek kadar emekli maaşım olacak, torun yerine de Bulldog ve Doberman’ları severim. Benim için gerçekten sorun değil, soyumu sürdürmek gibi patriyarkal iddialarım yok, gerisini sen düşün Safinaz!

    Kişisel gelişim kitaplarını çok sevdiğini biliyorum, eminim ayrılığımızdan sonra birkaç tane devirip kendini aşmışsındır. Bense o tarz eserlere itibar etmem. Tek bir kitabıyla kişiliğimizi geliştireceğini söyleyen yazarlar, güya kanseri çözen ilaç mümessillerine benziyor. Aslında hepsi tüccar! Hepiniz tüccarsınız! Biliyor musun Safinaz, hayran olduğun yazarların söyleşilerine katıldım geçen gün. Sunumlarının dikkatle dinlenmesini ve imajlarını zedeleyecek hiçbir muhalif sesin çıkmamasını umuyorlardı. Esas mesele kişilik geliştirme değil, imaj pazarlamaktı. O an seni ve hayatıma giren diğer güzellikleri neden kaybettiğimi anladım. Yine de imajım bozuk olduğu için pişman değilim. Yüzümdeki tuhaf tebessümü saymazsak, duruşumu da hiç bozmadım.

    Gönül ilişkileri, ne su doku gibi zihin yormalı ne de satranç gibi strateji içermeli. Akmalı insan sevdiklerine. Bir Mevlevi dervişi ya da Hint keşişi gibi huzur bulmak için evvela bunu özümsemeli. Fakat biçimsel rasyonalizmin hüküm sürdüğü günümüzde, kimse kimseye ait değil. Herkesin üst modeli stoklarda mevcut. Herkes bitmeyen bir arayışta. Güven ve sadakatin soyu tükeniyor. İnsanlar birbirlerinin ya boynuna sarılıyor ya boğazına, ortası yok. Dindar da olsak farkına varmadan evrim geçiriyoruz. Ah hayırsız Safinaz, iki sene içinde ne kadar değiştin! Sınır bölgesine atandığım gün verdiğin tepkiyi hatırlıyor musun? “Ben orada yaşamak istemiyorum” demiştin. O anki çaresizliğimi anlatmama pek lüzum yok. Lümpen demokrasilerdeki güçlünün zayıfa tahakkümü gibiydi. Memuriyetimi yaktım, zira ben oksijen olan her ortamda yaşayabilirdim.

    Vasiyeti gereği Shakespeare’in mezar taşında, “Her kim kemiklerimi yerinden oynatırsa Tanrı onu lanetlesin” yazar. Bu yüzden mezarlıkta herhangi bir çalışma yapılamaz. Eğer keşfedilmemiş bir diyarda Eros’un mezarı varsa, üstünde şu yazıyor olmalı: “Her kim aşkı strateji oyununa dönüştürdüyse Tanrı onu lanetlesin.” Yanlış anlama Safinaz, sana beddua etmiyorum, bunların sorumlusu sen değilsin. Ayrıca bembeyaz tenini ve rüzgar estiğinde ürperen süt rengi bağrını öyle özlüyorum ki cehennemde bronzlaşmanı şu an bile istemem. Yataktaki neşeli boğuşmalarımızı; karbondioksit olduğuna inanmadığım, çiçek gibi kokan soluğunu içime çekmeyi de özlüyorum. Umarım cennette karşılaşıp hasretle kucaklaşırız, tabii hafızamız kısmen silinirse.

    Yaşadığın yeri biliyorum, müstakbel kocan olacak o herifle nerelerde yemek yediğinizi kestirebiliyorum. Sizinle karşılaşmamak için ettiğim duaları Ortadoğu’ya harcasaydım muhtemelen savaş biterdi. Şu ana dek şanslıydık ama eğer bir gün karşılaşırsak olacaklardan sorumlu değilim. Kocan beni döverse şehrin en iyi avukatını tutmak için gerekirse bankadan kredi çekeceğimi bilmeni isterim. Kısacası ikiniz de ayağınızı denk alın.

    Mektubumun sonuna yaklaşırken son havadislerimi paylaşmak isterim. Önceki mektupta bir kadınla tanıştığımdan bahsetmiştim. Senden beş santim uzun, saç rengi seninkinin iki ton açığı, göz rengi de seninkilerin aynısıydı. İlişkiye isim koyamadan ayrılma kararı aldık. Tipik kan uyuşmazlığı diyelim. Ayrılırken yüzümde manasız bir tebessüm vardı, çünkü bir kadın daha benden kurtuluyordu. Huzurevindeki yerini şimdiden ayırtmaya çalışan, cumartesi günlerini evde geçiren ve kişisel gelişim kitaplarından nefret eden bir adamdan sonra; hayat daha cazip görünecekti. Tıpkı Bukowski gibi, ona kıyaslama imkanı, yeni ufuklar, huzurlu ve bensiz bir gelecek vermiştim. Ve yapayalnız eve döndüğümde, adaletin bir kez daha yerini bulduğunu hissediyordum.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER