• Nasıl güzeldi o dudakların biraz küçük biraz acı. Seni çok sevdim Aslım. Nasıl bir kadınsın sen. Usulca burnumu okşayarak yaklaşman dudaklarıma. Ömürlük olsun öpüşmemiz deyişindeki o ne muhteşem tiz sesin aslım bebeğim. O nasıl bir öpüşmektir ki. Bal tadında. Ah aslım öpüşmek. O sexsi dudakların dudaklarıma deyince. Alevlenen organlarım dudaklarım sıcacık nefesinle beni ısıtman. Aslım yavaştan öpüşürken o hazzı müthiş bir yangınlarda hissederjen. Nasıl bir kokun var. Papatyam. Aslım sevgilim. O nasıl bir dudak kavrayışıdır o nasıl bir tat emmek. Aslım gel ne olur özledim. Hani ölüm ayırırdı bizi. O dudaklarını koklarjen ki başımı döndürüp sonra bir hışımla kendime getiren sen. O muck seslerin inleyişin hala kulağımda. O kiraz dudaklım dudaklarımı her sabakh okşayışın. Aslım bırakıp gitme beni. O haazı kimdeden alamam o güzel kahve gözlerini buğday tenini minik dudakların koca dudaklarımla buluşurken. Nasıl yaptın. Nasıl bıraktın dudaklarımı ve beni.
  • Aşk; hafife alınacak, yabana atılacak cinsten bir şey değildir. Sizi en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde yakalar. Tuttuğu gibi yakandan bir silkeler. Dünyanı şaşırtır. Her şey allak bullak olur. Beni de yakaladı bu namussuz şey. Hem de epeydir uykusuzluk çektiğim günlerde tam da her şeyden vazgeçmişken. Nereden çıktı da geldi şimdi bu.

    Balkondaydım. Amâk-ı Hâyâl’deki Aynalı Baba yanımda oturuyordu. Nereden gelmişti, niçin gelmişti, şu an yanımda neden oturuyordu? Hiç bilmiyordum. Tek bildiğim, bir fincanla çalınan kapı sonra elinde tuttuğu bir ney, ardından bornoz daha sonrasında ise bir bavulla tekrar tekrar çalındığı ve bir noktadan sonra bu misafirliğin ev sakinliğine dönüşmesiydi.

    Aynalı Baba neyini eline almış bütün kuvvetiyle hayat veriyordu odaya. Ben de elime gitarı almış, tüm düzenin içine ediyordum resmen. Aynalı Baba daha fazla dayanamadı. Elimden, tuttuğum gitarı aldı. “Sen de eksik kal,” dedi. Müzik kariyerimi daha başlamadan baltaladığı için bir miktar üzüldüm o an. Sonra düşününce ben de hak verdim. Hem babam da demişti zaten “Sanatçı olup da n’apacaksın? Sigortası yok, maaşı yok, şusu yok busu yok. Aç oğlum aç bu sanatçı kesimi. Sen de milletin gönlünü hoş edeyim derken, ölür kalırsın. Öyle haybeye tıngır mıngır çalınarak olmaz o işler.”

    Mutfağa gideyim de güzel bir portakal kabuğunun içinde güzel bir kahve yapayım dedim. Tam portakalı soyup içine kahveyi doldururken kafamda bir acı hissettim. Aynalı Baba, elinde tuttuğu cezveyle kafama vurmuştu. “ Hiç yakışıyor mu? Senin gibi kerli ferli adamın ne işi olur bu tip uyduruk şeylerle. Bir de şuna bak güzelim portakalı murdar etmiş.”

    Sol elimin parmaklarını birleştirip izah işareti yaparak, “Aynalı Babacığım, anlıyorum seni ama ben düz bir insanım işte. Gördüğün gibi dümdüz bir insanım. Gördüğüm her yeni şeye meraklanır, evde kendi imkanlarımla denemeye çalışırım. Ama olmaz ki böyle. Sen de her şeyi böyle eleştireceksen, ayıralım yolları şimdiden olsun bitsin. Valla işimiz var yani!” dedim.

    Hayır, böyle değildi! Günler giderek birbirine benzerken; ben ise geçirmenin yollarını ararken kendimce uydurmuştum bunu da. Her şeyin, her zamankiliğe dönüştüğü bir gündü. Yine olduğum yerdeydim, yatağımda. Yüzüm tavana dönüktü. Çubuk kraker yiyerek, bir şeyler seyrediyordum. Terk edilmiş bir adam vardı. Bir kadının ve uçuşan bir atkının peşinden koşuyordu. Tam atkıyı yakalayacağı sırada, ayağı takılıp düşüyordu. Tekrardan yelteniyordu ve yine aynı şeyler oluyordu...

    Yaşanmış bir olay mıydı, yoksa izlediğim bir filmden bir sahne miydi, yorum sizlerin. Telefon çalışıyordu, zır zır. İzlediğim görüntüler birden kesildi. Birkaç çatlak ve boyası dökülmüş bir tavan kaldı geriye. Neredeydi bu telefon? Kesin yine bir banka arıyordur. Allem edip kallem edip kredi kartı aldırmaya çalışacaklar. Yer mi ulan bu Anadolu çocuğu? Yer. Bal gibi de yer.

    Açtım telefonu, “Hiç lafı uzatıp, uzun uzadıya anlatmayın. Ne siz yorulun ne de ben yorulayım. Gerçi ben dinlerim valla bak. Kerizim çünkü. Her şeyi, herkesi uzun uzun dinlerim.” dedim.
    “Efendim, anlamadım,” dedi sesin sahibi. “Ya ablacığım, neyse boş ver. Anlat bakalım şu kartın kaçırılmayacak bana özel cazip fırsatlarını,” dedim. “Efendim,” dedi. Canım ablacığım, tekrar tekrar ne efendimi. Aradın anlat da işte meramını.”

    “Bir yanlış anlaşılma oldu galiba. Müşteri hizmetleri temsilcisi değilim ben, Fulya’yım. Hatırlamadın mı beni Abdullah?” dedi. Yanlış aradınız herhalde hanımefendi burada Abdullah diye biri yok,” dedim. “Abdullah, yapma lütfen. Beni tanımamazlıktan gelme,” dedi.

    Sinirli bir ses tonuyla “Fulya hanım, tekrardan aynı şeyi dile getirmek istemiyorum ama ben Abdullah falan değilim. Aradığınız kişiyi de hiç tanımıyorum ve bu şahıs yüzünden zaten yeterince bankalar ve başkaları tarafından da sürekli rahatsız ediliyorum. Bir de siz başlamayın isterseniz, iyi günler.” diyerek telefonu kapadım.

    Telefonu bir köşeye fırlattım. Yataktan kalktım. Mutfağa gidip, çay suyunu koydum. Su kaynayıncaya kadar marketten birkaç öteberi alıp gelirim diye düşündüm. Montumu, cüzdanımı ve anahtarları yanıma alarak beş kat aşağı indim.

    Aşağı indiğimde, kapının girişinde ev sahibim, apartman yöneticisi ve bizim kapıcı Rüstem ağabeyle karşılaştım. Ev sahibim ve apartman yöneticisi baş başa vermişti. Neden ekmekleri ve gazeteleri getirmedin, çöpleri hâlâ toplamadın diyerek bizim kapıcı Rüstem ağabeyi paylıyorlardı. Rüstem ağabey ise insani bir durum olduğunu, dün çocuğunun rahatsızlandığını ve apar topar gece hastaneye gittiklerini anlatıyordu. “Bahane, bahane hep bahane diyordu,” apartman yöneticisi. Sen sürekli bir şeyler uyduruyorsun ve sürekli buna inanmamızı bekliyorsun. Ama artık yeter! Geçen ay topladığın aidatları bile daha getirmedin. Apartmanın elektriklerini üç aydır daha yatırmadım. Allah muhafaza elektrikleri kesseler ne diyeceğim insanlara, nasıl bakacağım insanların suratlarına? “

    Rüstem ağabey bir köşede öylece sessizce dinliyordu. Onun da kendince haklı sebepleri vardı. O da kandırılmıştı. Hiçbir şey demeden yanlarından sessizce ayrıldım apartmandan. Markete gittim. Öteberiyi alıp çıktım. Geldiğimde ortalık sessizleşmişti. Kimsecikler yoktu. Kapıyı kapattım. Su kaynıyordu. Çayı demledim. Karşıdaki aynadan kendimi gördüm. Sakallarım uzamıştı. Çay demini alıncaya kadar, traş oldum. Traş olmadan önce de bastım radyonun tuşuna. “Ferdi Özbeğen’den "Piyanist” çalıyordu.

    ...Bazen mutlu olur dünya kendinin sanır. Bazen hüzün dolu mum ışığına sığınır. Kim bilir kaç gece geçer böyle yalnız, duygulu. Hep birini arar gözleri uykulu...

    Kalanın ruhu hoş olsundu. Gidene yuh olsundu, ahımız olsundu. Ferdi Özbeğen ağabeyin ruhu, şad olsundu.

    Banyoya gidip, güzelce sinek kaydı traşımı oldum. Yüzümü kurulayıp, havluyu boynuma astım. Mutfağa gidip, çaya baktım. Çay demini almıştı. Tezgahtan ince belli bir bardak alıp, çayı doldurdum. Masanın üzerine, bugünün gazetesinin en okunabilir bölümlerini serdim. Marketten aldığım nevaleleri güzelce yerleştirdim. Kahvaltı sırasında haberleri okumaya başladım. Gündem yine yoğundu. Okudukça iştahım kapandı. Kalktım.

    Masadan çayımı ve küllüğümü aldım. Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Yüreğim hafif dalgalanıyordu. Yağan her yağmur damlası kendi yeryüzümden, gökyüzüme bir bir süzülüyordu. Süzülen her damla, kimi acı kimi tatlı anılarımı anımsatıyordu. Hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi. Bunun farkındaydım ama sürebilmesi umudu bağlıyordu beni yaşama. Belki. Galiba...

    Tüm her şeyi bir odanın içine sürükleyip, arkamda hiçbir iz bile bırakmadan kapıyı kilitleyerek kendimi yağmurun kucağına bıraktım. Koştum, hiç durmadan. Durdum, hiç nefes almadan. Sokaklar geçtim. Sokaklar soludum. Sokaklar tanıdım. Ama işlerin ters gittiğini bir noktadan sonra fark ettim. Yüreğimi sıkıştıran bir şeydi bu. Hayır, yorgunluk değildi bu! Bu başkaydı. Bu başkaydı. Bu başkaydı.

    Eve dönme ihtiyacı hissettim. Ne zaman evden uzak olsam bunu yaşıyordum. Yağmur bile engel olamıyordu, içimdeki tedirginliğin bir yerde kaybolup gitmesine. Ceplerimi yokladım. Sırılsıklam olmuştu. Unuttuğum bir şey vardı sanki. Bir şeyi kaybetmişim gibi delicesine peşine düşmüştüm.

    Onca yolculuğa çıkabilmenin elbet bir geri dönüşü de olurdu. Son kullanma tarihi geçmiş bir duygunun tüketilmesi ve vücudu zehirlemesi gibi. Eve döndüm. Kaybettiğimi düşündüğüm şey, beni evde sessizce bekliyordu.

    Odaya girer girmez tüm benliğimi yakalayıp hapsetti bir odanın içine. Benliğim büyüdü. Sığmadı odaya, taştı. Bir köşede vicdan vardı. Aldım onu, taktım boynuma. Tekrardan döndüm sokaklara. İnsanların arasına karıştım.
    Yanımdan sessizce geçip gidenler oldu, fark edemediler vicdanı. Kimisi görür görmez kafasını eğdi. Utandı. Görmek istemeyenler, kaçtı. Vicdan, boynumdan koptu. Koştu peşlerinden. Yakaladı hepsini teker teker. İçlerine süzüldü.

    İlk kez bu kadar yorulduğumu fark ettim. Yorgunluğun dindirilemeyen acısını yüreğimin güneş görmeyen kısımlarında hissettim. Bir bank bulup iliştim. Bir süre denizi seyrettim. Elime taş alıp denize fırlattım. Bir an yine geldi o koşar adım uzaklaşma hissi.

    Denize doğru bekledik uzunca. Ben yağmura, yağmur bana dönüştü. Sonra ikimiz de aynı anda durduk. Dinlendik. Dirildik. Biraz birikmiştik. Özlemiştik. Anlattık birbirimize olan biteni. Ben değil, o konuştu. Sonra o da sustu, ben konuşmayınca. İkimiz sessizce anlaşmaya çabaladık. Olmadı. Vazgeçtik. Sahilden birkaç gemi kalktı. O son gemiye yetişti. Bindi. Gitti. Ben eve döndüm. O gece hiç ama hiç uyumadım. Anladım, dedim. Anladım.

    Eve döndüm. Apartmanın girişinde Rüstem ağabey ile çöpleri toplarken karşılaştık. Ağlıyordu. Durdum. Cebimden sigara paketini çıkardım. İki tane sigarayı art arda yaktım. Birini kendime, birini Rüstem ağabeye verdim. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Sordum sebebini anlattı. O anlattı, ben dinledim.

    "Köyden, amca oğlu dara düştü ağabey," dedi. "Kız kaçırmış. Babası da başlık parası istemiş, kızı vermek için. Eğer o başlık parası gelmezse ikiniz de köye gelmeyin, vururum demiş. Beni aradı böyleyken böyle oldu, dedi. Para istedi. Ben, kızın babasıyla arayı yapınca paranı tez elden yollarım amca oğlu dedi. Ben de topladığım tüm aidat paralarını ona yolladım. Sevgi önemli ağabey, dedi. Sevgi mevzubahis olunca boynumuz kıldan incedir. Sonra kalktım. Gittim. Vardım apartman yöneticisi, Şevki ağabeyin yanına. Anlattım durumu Şevki ağabey anlayışlı adammış. Tamam, dedi. Neyse bir ay oldu, iki ay oldu amca oğlu parayı yollamadı. Her gün telefon açtım. Bugün, yarın yollayacağım amca oğlu hele bir işleri yoluna koyalım da dedi. Ama o para hiç gelmedi. Sonra öğrendim ki, amca oğlu kızı da bırakıp kaçmış. Para da öyle gitti. Para çok mühim değil ağabey. Çalışır, kazanır bir şekilde öderim. Ama o kızı öyle yarı yolda bırakması çok kanıma dokundu.

    "Şevki ağabeyin yanına varıp sonra olanları bir daha anlattım Kimsenin borcu kalmaz bende. Peyderpey öderim ben, dedim. Şevki ağabey kalender bir insan da senin o ev sahibi yok mu ağabey burnumdan fitil fitil getirdi. Para da para dedi. Sonra Şevki ağabeyi de fişfikledi. Benim üzerime saldı. Parayı denkleştirip gideceğim Emrah ben de. Artık çok yoruldum," dedi.

    Cebimi yokladım. Yağmurun ıslaklığı hâlâ duruyordu. Rüstem ağabeye "bekle," dedim Apartman yöneticisi Şevki ağabeyin yanına çıktım. Kapıyı çaldım. Kapıyı eşi açtı. Bekledim. Şevki ağabey geldi. "Ne oldu Emrah oğlum hayırdır," dedi. "Hayır hayır ağabey," dedim. "Gel bakalım konuşalım," dedi.

    İçeri buyur etti. Girdim. Oturur oturmaz Selma yenge tepsiyle çay ve börek getirdi. "Yeni yaptıydık oğlum kokmuştur şimdi. Hadi sıcak sıcak hemen ye." dedi.
    Börek ve çayı masaya koyup konuşmaya başladım.
    "Şevki ağabey sözü uzatmayacağım. Buraya geliş sebebim, Rüstem ağabeyin bir miktar borcu varmış. Ona ben kefilim. Adam belli ki bir çıkmaza düşmüş. Gel etme eyleme. Ekmeğinin peşinde biri. Böyle birini de bulamayız bu devirde. Kalsın. Çalışsın. Öder borcunu maaşını aldıkça." dedim.
    Şevki ağabey razı gelmişti. Sonuçta kefili bendim. Dedim "müsaadenizle ben kalkayım. Size de akşam akşam rahatsızlık verdim."
    Müsaade senin oğlum. Her zaman gel."dedi Şevki ağabey. O ara Selma Yenge börekleri hemen bir saklama kabına koymuştu. "Sen teksin. Yemekle falan uğraşmazsındır şimdi. Al bakalım şunu diyerek elime tutuşturmuştu.

    Kapımın önüne gelmiştim. Tam kilidi yuvasına sokup çevirirken evde unuttuğum telefonum yeniden çalmaya başladı. Önce açıp açmamakta tereddüt ettim ancak canım çok sıkılıyordu. Bu yüzden telefonu açtım “Abdullah, niye böyle yapıyorsun? Ne kadar değiştin sen, seni son bıraktığımda hiç böyle değildin,” diyerek birbiri ardına sıralıyordu cümleleri karşıdaki ses.
    “Fulyacığım, insanı bazen bıraktığın yerde beklediğin şekilde bulamazsın,” dedim. “Heh, sonunda tanıdınız beni Abdullah bey! Bak bir de ayak yapıyordu sabahtan beri yok ben Abdullah değilim de falan da filan da. Hem sen böyle edebi konuşmazdın. Nereden öğrendin bakalım bu lafları, anlat hemen,” dedi.

    “Normal değil mi sence? Dile kolay sekiz yıl geçmiş. Ben o geçen yıllarda kaç yolu unuttum, kaybettim ve o süre zarfında çok kalp kırdım,” dedim. “Abdullah, anladığım şekilde konuşsana be kuzum,”dedi. “Sen de yeşilçamdaki kadın aktrisler gibi ezbere konuşuyorsun be Fulyacığım. Hiç değişmemişsin. Bıraktığım gibisin. Hâlbuki Aristo’nun akış kuramını da çok iyi bilirdin,” dedim. “Belli ki sen bana o gün çok kırıldın. Şimdi Aristo’yu bahane ediyorsun. Ama hiç dinlemedin ki çektin gittin. Sonra birkaç kez aradım, açmadın. Senin hakkında tek bildiğim, yurtdışına gitmiş olmandı,” dedi.

    Ne yapıyordum ben hiç bilmiyordum ama Abdullah olmak çok hoşuma gitmişti. Abdullah’a olan kızgınlığım gitmiş yerini bir miktar üzüntüye bırakmıştı. Abdullah gibi adam üzülür müydü be! Şimdi Abdullah’ın kırılmış kalbinin hesabını sormanın vakti gelmişti. Güç Abdullah’taydı.
    “Haksız değil miydim peki Fulya?” dedim. “Haklıydın ama dinleseydin bunları söyleyecektim sana,” dedi. “Ama söylemedin,” dedim. “Fırsat vermedin ki, fırsat verseydin bir bir açıklayacaktım,” dedi. “ Neyi açıklıyorsun Fulya! Bana martaval okumayı bırak lütfen. Hem ne oldu da bu kadar yıl geçtikten sonra tuttun aradın,” dedim. “Eski albümlere bakıyordum. Fotoğraflardaki biz olduğumuz günlere. Hani vardır ya Abdullah, bazı fotoğraflar insanın içini açar sonra ufacık bir gülümseyiş ve bir parça da gözyaşı gelir yerleşir suratına. İşte o yüzden aradım,” dedi

    Belli ki ortada bir yanlış anlaşılma vardı. Giderek işler sarpa sarıyor ve tatsızlaşıyordu. Ama Abdullah olmaktan da bir türlü vazgeçemiyordum. Fulya, Abdullah ile gittiği kamp günlerinden Abdullah'ın çok cesur ve kararlı olduğundan ve elinden her iş geldiğinden bahsedip duruyordu. Halbuki benim hayatımda hiç cesaret edebileceğim bir şey yoktu. Genelde birçok şeye aynı anda başlardım ve sadece bir başlangıç yapardım. Hiçbir zaman da sürdüremezdim. Abdullah gibi mücadele edebilen bir yapıya da sahip değildim hemen abandone olurdum ve onun gibi hiçbir iş de gelmezdi elimden. Hayatın beceriksiziydim ben.

    Fulya’ya artık gerçekleri açıklamanın vakti gelmişti. Sırf can sıkıntısından yaptığım bu ayıbın üstünü nasıl örtebilirim diye düşünürken, Fulya telefonun diğer ucunda ağlamaya başlamıştı. Teselli veriyordum, sakinleştirmeye çalışıyordum ama Fulya ağlayarak “Neden gittin aptal,” diyerek bağırıyordu. Ben ise, küçükken babamın bana kızdığı günlerdeki gibi başımı öne eğip hiç ses çıkarmadan halının desenlerine bakıyordum.

    Telefon öylece kulağımda durdu uzunca bir süre sadece Fulya’nın nefes alış verişlerini işitiyordum. Sessizliği bir türlü sevememiştim ve alışamamıştım da bu yüzden “Ben, Abdullah değilim Fulya,” dedim. “Biliyorum.” dedi ve devam etti. “Abdullah, sekiz yıl önce beni eve bıraktıktan hemen sonra arabasıyla trafik kazasında öldü. Ama ben ölmüş olduğunu bir türlü kabullenemedim bu yüzden de numarasını hiçbir zaman silemedim. Sanki tekrardan Abdullah'ın numarasını aradığımda hemen telefonu o dingin sesiyle açacakmış beni sakinleştirecek, kuş gibi hafifletecekmiş gibi hissediyordum. Kendimce bir Abdullah yarattım işte ve buna inandım. Kusura bakmayın sizi de rahatsız ettim bu saatte ancak tekrardan hayata karışabilmem için bunu yapmam ve onun olmadığını kabullenmem gerekiyordu,” dedi. Bir şey diyemedim, sustum her zamanki gibi. Sonrasında ise telefon kapandı.

    Telefonu kapatır kapatmaz, telefon tekrardan çalmaya başladı. Arayan bu sefer bir bankaydı. Açtım. “Merhaba, Abdullah Bey ile mi görüşüyorum,” diye sordu müşteri hizmetleri. Tüm içtenlikle cevap verdim: “Evet, buyurun.”
  • Gece oldu yine bak Müslüm Baba'nın kör olsun bu aşkın gözü kör olsun dediği saate geldik. Bak yine radyodan sesleniyor Neşet Ertaş gönlüm hep seni arıyor neredesin sen diye. Bak gece oldu kulağımda Sezen Aksu'nun​ sesi var Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş diyor.

    Şarkılar seni fısıldıyor... Her şey seni anlatıyor... Seni gösteriyor tüm saatler. O'na çok var diyor...

    Gece oldu yine önümü göremeyen ben ve ömründe beni göremeyen sen...
    Gece oldu bak yine kulağımda sesin, karşıki karanlık dağda silüetin ve kalbimde derin bir yara...
    Sorarım daha kaç vakit kaldı o Yâr'a
    ...