• Bu ülkede kadınların işi hep çok zor oldu,Leyla,
    ama artık,
    komünistler sayesinde daha özgürler,
    eskisinden çok daha fazla haklara sahipler.....
    Khaled Hosseini
    Sayfa 157 - Everest yayınları(Khaled hosseini)
  • Genelev Çiçekçisi


    Selim'in cesedi iki gecedir çiçeklerin arasında yatıyordu.
    Sırtüstü düşmüştü, çiçeklerin saplarını kesmek için kullandığı bıçak,
    kalbine saplanmıştı. Cumartesi gecesi öldürüldüğünü düşünüyorduk.
    Katil onu öldürdükten sonra kapıyı
    çekip çıkmış olmalıydı.
    Araya tatil girince çiçekçi bir gün kapalı kalmış, cesedi bu sabah dükkânı
    açmaya gelen çırak bulmuştu.

    Olay mahallini incelerken, arkada bir
    patırtı koptu. Orta yaşlı bir adam:
    "Sonunda kıydılar oğluma" diye
    bağırarak içeri girmeye çalışıyordu.
    Selim'in babası olmalıydı.
    Adamı içeri sokmamaya çalışan memurlara onu rahat bırakmalarını söyledim. Adamcağız içeri girer girmez oğlunun ölüsüne kapanarak ağlamaya başladı. Sakinleşince bir sigara yakıp verdim. Birkaç soluk çektikten sonra:

    "'Oğluma kıydılar' diye bağırıyordun. Kimmiş oğluna kıyanlar?" diye sordum.
    Yaşlı gözleri öfkeyle parıldadı.
    "Kim olacak" dedi.
    "Şu aşağıdaki Tatlıcı Remzi denen puşt
    ile Kulüpçü Arif pezevengi."
    "Neden öldürsünler ki oğlunu?"
    "Bu dükkân belediyenin, Tatlıcı Remzi'nin de burada gözü var. Kiracı olarak girecek, ölene kadar burada kalacak.
    Ama önce bizi çıkarması lazım.
    Para teklif etti, kabul etmeyince,
    beni tehdit etti, kaç kere oğlumun yolunu kesti. Sonunda Kulüpçü Arifle birlik
    olup öldürdüler yavrumu."

    "Kulüpçü Arifin ne ilgisi var bu işle ?"
    "Bu Arif denen it, benim oğlanı kumara alıştırmış. Bizimki de saf, kolay para kazanacağım, diye başlamış oynamaya.
    Önce biraz kazandırmışlar, sonra da
    hileyle borçlandırmışlar çocuğu.
    Borcunu isteyip duruyordu Arif. Tatlıcı Remzi'yle aralarından su sızmaz.
    Arif bir ara oğluma 'Eğer dükkândan çıkarsan borçlarını silerim' bile dediydi.
    Bizi dükkândan çıkaramayınca baş başa verip kıydılar oğluma."

    Gözü yaşlı babayı, oğlunun cenazesinin başında bırakıp Ali'yle
    Tatlıcı Remzi'nin dükkânına indik.
    Tatlıcı dükkânı genelevin arka sokağında
    yer alıyordu. Remzi kel kafalı, posbıyıklı, iriyarı bir adamdı. Polis olduğumuzu öğrenince suratı endişeyle karardı.

    "Çiçekçi Selim'i tanır mısın ?" diye sordum.
    Remzi'nin bir mercimek tanesinden biraz daha irice olan gözbebekleri
    tedirginlikle kıpırdadı.
    "Tanırım tanımasına da benim o çocuğun öldürülmesiyle hiçbir alakam yok."
    "Sana alakan var diyen oldu mu ?"
    diye tersledi Ali.
    "Ama madem konuyu açtın söyle
    bakalım cumartesi gecesi neredeydin ?"

    "Gözünüzü seveyim Amirim" diye kekeledi Remzi, "inanın benim bu işle ilgim yoktur."
    "Bırak sızlanmayı da cevap ver!"
    diye gürledi Ali.
    "Cumartesi gecesi neredeydin?"

    Remzi yutkunarak hatırlamaya çalıştı.
    "Cumartesi... Cumartesi...
    Tamam hatırladım.
    Cumartesi Kıvırcık Bedriye'nin yanındaydım."
    "Kıvırcık Bedriye de kim ?"
    Gözlerinde yılışık bir ifade belirdi.
    "Kıvırcık Bedriye, benim dostum.
    Onun yanındaydım, inanmazsanız sorun.
    Aşağıda çalışır."
    Aşağı dediği yer genelev.

    "Peki" dedim. "Kulüpçü Arifi tanır mısın?"
    "Tanırım, ara sıra kulübüne giderim."
    "Arifle birlikte bu Selim'e düşmanlık güdermişsiniz.
    Onu tehdit etmişsiniz, seni öldürürüz demişsiniz."
    "Külliyen yalan. Bu Selim gevşek oğlan. Kumar oynar, borcunu vermez.
    Söz verir, sözünde durmaz.
    Ayıptır söylemesi, dükkânı bana devretmesi için zar attık, kaybetti.
    Ama dükkânı devretmedi.
    Arif'ten dünya kadar borç para aldı,
    kuruş ödemedi."

    "Kumar oynamanın suç olduğunu
    bilmiyor musun?" diye azarladı Ali.
    Yalaka bir gülümseme belirdi
    Remzi'nin ince dudaklarında,
    "Kumar dediysem kendi aramızda
    küçük bir oyun Amirim" diye mırıldandı.

    Parmak izinin alınması, ifadesinin
    zapta geçirilmesi için Remzi'yi
    merkeze gönderdikten sonra Ali'yi
    Kulüpçü Arifin yerine yollayıp ben de
    genelevin yolunu tuttum.
    Kapıdaki bekçiye kimliğimi gösterip,
    Kıvırcık Bedriye'nin evini sordum.

    Sokağın başındaymış. İlk deneyimini yaşamaya gelmiş, yüzü sivilceli liseli çocuklardan, müzmin bekârlara, karısı cinsel ilişkiden soğumuş geçkin amcalara, paraları olmadığı için göz banyosuyla yetinen baldırı çıplaklara kadar
    her yaştan erkeğin şehvetle kıpırdandığı kalabalığın içine daldım.

    Kıvırcık Bedriye'nin çalıştığı evin kapısının önü de ötekiler gibi hıncahınç doluydu. Cam kapıdan bakınca, küçük salonda,
    ete susamış müşterilerine davetkâr bakışlar atan, bununla da yetinmeyip, yüzlerine seksi bir ifade verip, göğüslerini bacaklarını gösteren yarı çıplak hayat kadınları gözüme çarptı.

    Hayli geçkin bir patroniçe:
    "Hadi Beyler hadi, bu kadar bakmak yeter. Şimdi icraat zamanı"
    diye müşterilerini yüreklendirmeye çalışıyordu. Kalabalığı yarıp içeri girdiğimde, kırklı yaşlarında, yüzü aşırı makyajlı, çıplak memeleri çoktan porsumuş, üzerinde yalnızca siyah
    bir külot olan kadın:

    "İşte benim erkeğim" diyerek yaklaştı.
    "Gel Kocacığım, odamıza çıkalım."
    "Kusura bakma ama, ben Kıvırcık Bedriye'yi arıyorum" dedim.
    Yüzü kıskançlıkla çarpıldı.
    "Kıvırcık Bedriye bugün çalışmıyor. Sen Parlak Celile'ye gel, pişman olmazsın."
    "Bana Kıvırcık lazım."
    "Ne laf anlamaz adamsın yahu,
    anlamıyor musun ayol, kadın aybaşılı,
    işini biz görelim."
    Baktım olacak gibi değil, kendimi tanıttım.
    Polis olduğumu öğrenince kadının rengi attı. Anında geri çekildi. Onun yerini
    en az yüz yirmi kiloluk bir kadın aldı.
    "Buyurun Başkomiserim" dedi kadın
    saygılı bir tavırla.
    "Bunlar benim kızlarım.
    Ne için aramıştınız Kıvırcık Bedriye'yi?"
    "Bir iki sorum var" diye kestirip attım.

    Laubali olmayacağımı anlayan patroniçe, az önce beni tavlamaya çalışan
    kadına dönerek:
    "Başkomiseri, Kıvırcık’ın odasına
    götür Celile" dedi.
    Parlak Celile'nin bu görevi istemediği her halinden belli oluyordu,ama karşı çıkmadı.

    "Buyurun" diyerek önüme düştü.
    Dar merdivenlerden ikinci kata çıktık.
    Koridorun sonundaki odadaydı
    Kıvırcık Bedriye. Parlak Celile'den en az
    on yaş daha gençti, daha alımlıydı,
    daha diriydi. Kapıyı açıp, karşısında benimle Parlak Celile'yi görünce:
    "Bugün çalışmadığımı bilmiyor musun?" diye çıkıştı meslektaşına.

    Genç olmanın, alımlı olmanın, kendisine meslektaşını azarlama hakkı verdiğini düşünüyor olmalıydı. Ama Celile altta kalacak bir kadına hiç benzemiyordu.
    "Biliyoruz," dedi. "Bu, müşteri değil komiser. Başın belada kızım.
    Seni sorguya çekecek."

    Bedriye'nin gözlerindeki küstahlık yerini tedirginliğe bıraktı, ama meydan okumaktan da vazgeçmedi.
    Dik dik yüzüme bakarak:
    "Ne soracaksın bana?" dedi.
    "Tatlıcı Remzi cumartesi gecesi
    senin yanında mıydı?"
    Hiç düşünmeden yanıtladı.
    "Evet" dedi, "sabaha kadar birlikteydik.
    Suç mu?"
    "Suç değil, ama yalan söylüyorsan
    başın büyük belaya girer.
    Ortada bir cinayet var. Bir insan öldürüldü."

    İnanmıyormuş gibi süzdü beni.
    "Kimmiş o öldürülen ?"
    "Çiçekçi Selim."
    "Çiçekçi Selim mi ?"
    Durdu, Celile'ye döndü.
    "Kız bu seninki değil mi?
    Yazık olmuş çocuğa."
    Ben de merakla Celile'ye baktım.
    Celile telaşlanmıştı.
    "Nereden benimki oluyormuş deli karı"
    diye tersledi arkadaşını.

    "Komiserin yanında abuk sabuk konuşma."
    "Niye kız" dedi Bedriye. "Haftanın yedi günü çiçek göndermiyor muydu sana?"
    "Saçmalama, komiser de dostum sanacak."

    "Neymiş bu çiçek meselesi ?"
    diye sordum daha fazla dayanamayarak.
    "Hiiç Komiserim" dedi Parlak Celile,
    sonra göz kırparak ekledi.
    "Övünmek gibi olmasın ama, tutkunum çoktur. Her gün çiçek yollar dururlar.
    Çiçekler de Selim'in oradan gelirdi.
    Onu söylüyor, bu karı."

    Bedriye laf yetiştirmekte gecikmedi.
    "Çiçeklerin Selim'in oradan geldiği doğru, ama onları tutkunları mı yolluyor,
    yoksa başkası mı orasını Allah bilir."
    "Bakma sen bunun konuşmasına Amirim" dedi Parlak Celile.
    "Ona çiçek gelmiyor ya, beni kıskanıyor."

    Kadınların çekişmesine karışmadım, üstüme vazife değildi. Tatlıcının verdiği ifadenin doğru olduğu kanıtlandığına
    göre artık buradan ayrılabilirdim.

    Genelevden çıkınca merkeze döndüm. Cinayet mahallinde bulunanlar çoktan laboratuvara gönderilmiş, çalışmalar başlamıştı. İlk sonuç bıçağın üzerindeki parmak iziyle Tatlıcı Remzi'ninkilerin uyuşmadığıydı. Yine de yardımcım dönmeden bıraktırmadım adamı.
    Ali de çok gecikmedi zaten.
    "Kulüpçü Arif'i getirdim" dedi.
    "Cumartesi gecesi evde olduğunu söyledi.
    Ama gören kimse yok.
    Durumunu kuşkulu bulup, aldım."
    "İyi yapmışsın, bir de ben konuşayım
    şu herifle."
    Kulüpçü Arif, Tatlıcı Remzi'nin tersine
    ufak tefekti, gür, kızıl saçları vardı.
    "Neden öldürdün Selim'i?" diye sordum.

    Suratı allak bullak oldu.
    "Ne Selim'i ne cinayeti abi?"
    "Bırak maval okumayı" diyerek kestim sözünü. "Tatlıcı Remzi her şeyi anlattı.
    Selim'in sana borcu varmış,
    oğlan parayı vermeyince..."

    "Yalan Abi, ben cinayet işine bulaşmam. Remzi yaptıysa bilmem, ama Allah Kuran çarpsın ben kimseyi öldürmedim."
    "Peki bu borç hikâyesi ne ?"
    diyerek Ali de katıldı sorguya.
    "Borç dediğiniz 700-800 milyon bir para. Bunun için insan öldürülür mü?
    Hem Selimle anlaşmıştık.
    Kerhanedeki bir karıdan alacağı varmış.
    Bu hafta ödeyecekti borcunu."

    "Belki de" diyerek bana döndü Ali.
    Yüzüne iyi polisi oynadığı zamanlardaki
    sevecen ifadeyi takınmıştı.
    "Selim'i Remzi öldürmüştür Amirim.
    Suçu da bu garibanın üzerine
    atmaya çalışıyor."
    Arif umutla bir Ali'ye bir bana baktı.
    "Kimsenin günahını almayayım ama, Remzi o dükkânı çok istiyordu"
    diye mırıldandı.

    Paçayı kurtarmak için anında satmıştı arkadaşını. Ali, zanlının omuzlarını
    tutarak, gözlerinin içine baktı.
    "Belki seni bu işten kurtarırız" dedi.
    Sesi iyice yumuşamıştı.
    "Ama bize kanıt lazım. Sen Remzi'nin ağzından, Selim'i öldürürüm filan
    gibilerinden laflar duydun mu?"
    "Yok duymadım... ama..."
    "Ama..."

    "Selim'i dükkândan çıkaramayınca
    her yola başvurmuştu Remzi.
    Hatta bir ara dükkânın kapısının
    altından tehdit mektupları atmıştı.
    Selim o mektupları sakladığını
    söylemişti bana. Belki onları bulursanız...
    Ama nasıl ispat edeceksiniz Remzi'nin yazdığını."
    "Orası kolay" diyerek toparlandık.
    "Yeter ki Selim mektupları atmamış olsun."

    Çiçekçi dükkânında Selim'in üzüntülü babası ortalığı toparlamaya çalışıyordu. Derdimizi anlatınca bize yardımcı oldu. Masanın çekmecelerine, arkadaki
    küçük kasaya baktık, müşteri hesap defterinden başka bir şey bulamadık.
    Arifin söylediği mektuplardan eser yoktu. Belki katil onları da yanında götürmüştü.

    Masada oturmuş defteri karıştırırken, sayfalardan birinin üstünde Parlak Celile
    adını okudum. Kadın 800 milyon
    kadar borçlu görünüyordu.
    Ne borcuymuş bu, diye merakla bakınca, kadına her gün çiçek gittiğini gördüm.
    Kafam karışmıştı, Kıvırcık Bedriye'nin "Çiçekleri ona tutkunları mı yolluyor,
    yoksa başkası mı orasını Allah bilir"
    sözleri kulaklarımda yankılandı.
    Kadın her gün kendi kendine çiçek yollatmıştı. O anda, Celile'nin polis olduğumu duyunca nasıl paniklediğini
    de hatırladım.

    "Hadi, geneleve gidiyoruz" dedim Ali'ye.
    Zavallı yardımcım ne demek istediğimi anlamamış tuhaf tuhaf yüzüme baktı,
    ama beni izlemekten de geri durmadı.
    Beni yeniden karşısında gören
    Parlak Celile'nin rengi atar gibi oldu,
    ama kendini toparlayarak:
    "Yine Kıvırcık Bedriye'yi mi göreceksin?" diye sordu.
    "Hayır" dedim, "bu defa işim seninle."
    Koyu rimelli gözleri korkuyla büyüdü.

    "Üzerine bir şeyler giyin de konuşalım."
    "Giyinmeme gerek yok" dedi, "Bu benim
    iş kıyafetim. Ne soracaksan sor."
    "Daha rahat bir yer yok mu? Bu kadar insanın arasında mı konuşacağız."

    "Burada da konuşabiliriz" diye diklendi.
    "Ama" dedim yaklaşarak,
    "arkadaşlarının çiçekleri kimin yolladığım bilmesini istemezsin."

    Yüzündeki küstah ifade anında
    değişti, sesini alçaltarak:
    "Tamam" dedi, "gelin yukarı çıkalım."
    Celile'nin müşteri kabul ettiği odaya girer girmez: "Seni Selim'i öldürmekten tutukluyoruz" dedim.

    İnkâra kalkışıyordu ki:
    "Boş yere yalan söyleme"
    diye susturdum onu.
    "Bıçağın üzerinde parmak izlerini bulduk."
    Oyunum tutmuştu. Karşı çıkmadı, parmak izim sizde yok, nasıl karşılaştırdınız
    diye sormadı bile. Sadece, kollarını iri damarları görünen sarkık memelerinin
    üzerinde kavuşturarak, yüzüme baktı. Öfkeyle, kinle değil, kendinden
    emin bir tavırla baktı. Bu ezilmiş, horlanmış,hayat kadınının gözlerindeki
    güç beni ürküttü. O sormadan, neden tutukladığımızı açıklama gereği duydum.
    "Onu 800 milyon için öldürdün.
    Çiçekler yüzünden borçlanmıştın,
    ama ödeyemiyordun."

    Acı acı güldü.
    "Onu para için öldürmedim" dedi.
    "Para için adam öldürmem ben.
    Bedenimi satarım, ama para için cana kıymam. Selim onurumla oynamaya kalktı.
    'Borcumu iki katına çıkarıp, ödemezsen çiçekleri kendine gönderdiğini
    bütün kerhaneye yayarım' dedi.
    Cumartesi gecesi onunla konuşmaya gittim.

    'Yapma' dedim. 'Artık yaşlandım, müşterilerim eskisi gibi çok değil, bana zaman ver, istediğin parayı ödeyeceğim.' Dinlemedi, onun da borcu varmış. Başkasından bulmalıymışım, olmazsa bankadan kredi çekmeliymişim.
    'Yapamam' dedim. Aldırmadı.
    'Bana orospuluk yapma. Seni bütün arkadaşlarına rezil ederim' dedi.
    "Ben de masanın üzerindeki bıçağı kaptığım gibi sapladım kalbine."