• ../ama ses acaba nedir? Kulağın duyduğu mudur, kalbin onayladığı mı? Ay­nı fikirde olunmayan ses, ses midir, uğultu mu..
  • Tuhaftır, ölgün inceliğine karşın bu kez çok iyi duyuldu sesi. Gerçekten de en ölgün seslerin bile duyulduğu ortamlar vardır. Özellikle de bizi kızdıran düşünceleri dile getirdikleri zamanlar.
  • https://birpencerem.blogspot.com/...gi-islamn-ozgun.html


    Marcia'ya göre Başarılı kimlik tipolojisine sahip olan bireyler kendi kimlik arayışlarında bulunmuş ve verdiği kararların kendisine ait olduğu belirtilir. Bunlar insanların sahip olabileceği en üst düzeydeki kimlik tipolojisi yani "üst kimlik''tir.
    Peki her birimiz başarılı ve cesur kimliğini (kalesini) inşa eden mühendis olabilir miyiz?
    Bu soruyu cevaplamak, yoğun ve stresli yaşamımız içinde hapsolan benliğimize ağır gelebilir. Fakat insan, kendi iç sesi de dahil kurmuş olduğu tüm ilişkilerini gözden geçirip değerlendirmeye tâbi tuttuğu oranda cesur bir kimliğe sahiptir. Öncelikle sorgulamaya kendimizle başlamayı ödev edinmeliyiz. Zira kendi iç benliğini tanımlayamamış ve tamamlayamamış bir organizmanın dışarı ile kuracağı ilişki ne kadar sağlıklı ve sağlam olabilir ki? Başarılı bir kimlik oluşturabilen insanlar, çoğu zaman kurmuş oldukları iletişim ağında da başarılı olurlar. Bu kimliğe sahip olan insanı tanımlamak gerekirse onun hakkında şunları söyleyebilirim; İslam dininin, kendi benini sağlam surlarla örülü bir kale gibi inşa etmesine müsaade eden bir kimsedir o. Çünkü Marcia'nın başarılı kimliği aslında İslam'ın çizmiş olduğu müslüman şahsiyeti ile örtüşmektedir.
    Zira İslam dini, mensuplarını; incelik, öznellik , normali aşan bir davranış güzelliğine süze süze getirmek ister. Ve İslam, insanı alır, süze süze o davranış güzelliğine getirir.
    Mesela;
    •Sesi kullanırken zarâfet istiyor İslam..
    “Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.” (Lokman, 19)

    •Aklınızı kullanıp düşünen özgün varlıklar olun der İslam..
    "Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır." (Rad, 3)

    •Davranışlarınızı, kin ve öfke ile değil 'adaletle' süsleyin der İslam..
    ''SİZ ey iman edenler! Allah için, hakkı ayağa kaldırarak adâletin timsali olun ve birilerine olan nefretiniz sizi adâletten sapmaya sevk etmesin! Âdil olun, bu Allah’a karşı sorumluluk bilinci olan takvaya daha yakındır: ''(Maide,8)

    • Kimsesiz ve yardıma muhtaçların dünyasına güneş olup doğmanızı ister İslam..
    "Öyleyse yetime haksızlık yapma, yardım isteyeni asla geri çevirme,"(Duha, 9-10)

    •Değerlerinize ve atalarınıza saygıda kusur etmeyin der İslam..
    "Rabbin kararını vermiştir; O’ndan başkasına kulluk etmeyeceksiniz ve anaya babaya iyilikte bulunacaksınız! Onlardan biri ya da ikisi yanında ihtiyarlayacak olursa onlara “Of!” bile deme ve ilgisiz davranma![*] İkisine de saygı dolu sözler söyle
    .'' (İsra,23)

    •İyi niyet besleyip güzel düşünün önerisinde bulunur İslam..
    '' Suçlamayı duyduğunuzda müslüman erkekler ile müslüman kadınların birbirleri için iyi niyet göstererek “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?''(Nur, 12)

    •İyilik üzere kal ve kötülüğe alkış tutma der İslam..
    ''...doğru ve yararlı olanı emret, kötü ve eğriden vazgeçir, başına gelebilecek her [belaya] sabırla katlan: bu, azim ve kararlılık gösterilmeye değer bir şeydir!'' (Lokman, 17)

    Kimliğinizi (kalenizi) vahyin gölgesinde inşa edip, yıkılmaz, sağlam surlarla kendinizi donatmak yine sizin elinizdedir. İnsan yaptıkları, yapmakta oldukları ve yapmayı planladıklarının bir ortalamasıdır. Nerede durup hangi kaynaktan besleneceğimiz bize bırakılmıştır. Özgür bir irade ile vahyin ışığında yürüyebilmemiz temennisiyle..

    Kübra Değirmenci
  • Erkek, penisini öncelerken poposunu neden geri bırakır?
    Daha doğru soru: Penisiyle övünüp kasım kasım kasılırken poposundan neden korkar?

    Bu kışkırtılmış, kutsallaştırılmış "erkeklik" kalıbı eril yapının baskısı sonucu ortaya çıkıyor. Bir erkeğe ve dişiye erkeğin böyle bir varlık olması gerektiği, aksi haldekilerin de yeterince erkek olmayan, zayıf varlıklar olduğu öğretiliyor. İnsanlar binlerce yıl bunların içine doğup büyüyor. Bunu erkeğin doğalı olarak, ideal olarak görmeye başlıyorlar. Artık bu normal ve meşru görününce bunun dışına çıkamıyor erkekler. Kadın da bunun dışında erkek isteyemiyor. Bütün alternatifler bu eril yapıda yoğrulmuş kadın ve erkekler tarafından aşağı ve yetersiz görülüp reddediliyor.
    Bu erkek buram buram erkek çünkü, kükreyen aslan gibi, vurdun mu yeri yıkıyor, kodun mu oturtuyor falan, çok çok erkek bu, bayağı erkek, en erkek, en çok erkek... Hödüğün biçim bulmuş haline erkek demişler yani. Bunun modern çağda ılımlı versiyonlarını da bulabilirsiniz. Onlar bilmezler içindeki gizli erilleri.

    Haliyle erkek erkek olamamaktan o kadar korkuyor ve dişinin bu erkeği seçtiğini bilip, kendisi alternatif bir erkek olunca seçilmeyeceğini bildiği için bu kaba erkek gibi olmaya ya da içten içe onu savunmaya devam ediyor.
    Erkekliğini kanıtlama sürecine giriyor. Tabi erkekliğin birincil aracı penisi olduğundan her şeyini bunun üzerine kuruyor. Penisiyle yeri göğü inletiyor maşallah, amma güçlü organ bee (!) Çünkü penis gerçekten de onun gücünün simgesi, bir kadına karşı "etken" aktif oluşunun simgesi. Kadın edilgen tabi böyle bir organın yanında. Öyle öğretildi. Erkeğin aktif taraf olma simgesi penis olunca popo onun pasif olma simgesi haline geliyor bu eril yapı içinde. Erkek penisini bir kadının poposuna da sokabilir, bir erkeğin poposuna da kendisi aktif olduktan sonra popo önemli değildir.
    Çok baskıcı şartlarda ve ağır bir erillik içinde büyüyen üstüne de partner sorunu yaşayan erkek kendi cinsine de yönelir penisini sokabileceği hayvanlara da. Hiç uçuk ve uzak şeyler değil bunlar. Muhafazakarlığın yüksek olduğu yerlerde bol bol görülüyor.
    İçlerindeki eşcinsel ortaya çıkıyor çoğunun. Bundan öylesine korkuyorlar ki bir popoya sahip olmak onlar için her an pasifleştirilebilme ihtimalini getiriyor. Elalem görse yandılar, gitti o öğretilmiş erkeklik ve ondan gelen güç imajı. Bu ihtimali insanların fark etmemesi için ha bire erkeklik vurgusuna yükleniyorlar. Şöyle erkeğim, böyle erkeğim, şu kadar kadın şey yaptım, şuna şöyle yaptım buna böyle yaptım, yatakta şöyleyim, penisim şöyle, erkek şöyle böyle olmalı bilmem ne diye her yönden erkeklik vurgusuna abanıyorlar. Böyle yaptıkça kimse onların erkekliğinden şüphe duyamayacak!
    Bilirsiniz eşcinsellere bu kadar tepki verenlerin eşcinsel olma ihtimali arasındaki yüksek korelasyonu. Bu da o hesap işte.
    Erkek poposunu bir zayıflık edilgenlik aracı olarak görüyor, bir gayin poposundan utanıp sakındığına denk gelmedim hiç.
    Erkek popo ne boka yarıyor diye düşünüyor. Hangi bölgelerinin erojen olduğundan haberi yok. Penisine gösterdiği özeni poposuna gösteremiyor. Ona kalsa sevişmede her şey penis... Poposundan zevk almaya da korkuyor, çünkü o ihtimal aklına geliyor. Sadece poposu değil başka yerlerinden zevk almaya da korkuyor. Ne kendi bedenini ne karşı cinsin bedenini tanıyor.
    Sevişirken zevk sesleri çıkarmaz erkekler kolay kolay. Kısık tonlarda belli belirsiz, erkekliği bozmayacak düzeyde nefes alıp vermeden başka ses gelmez. Onu kadından duymak isterler. Kadın inlesin bağırsın şekilden şekle girsin isterler ama kendileri robot gibi cızırtılardan öte bir ses çıkarmazlar. Yine öğretilmiş erkeklikleri zedelenir çünkü. Erkek için zevk penisten gelir, zevki yaratan penisin varlığıdır. Hem kendisinin zevk alma sebebi hem de kadının zevk alma sebebi penistir. O yüzden kadının ona zevk verebileceği ihtimalini düşünmez. Kendisi kadındaki o zevkin ve seslerin sebebi olmanın kışkırtılmış gururunu yaşar. Böylece kendisi yine etken ve güçlü varlık olur. Kadınsa edilgen olduğundan ona zevk veremez, vajina edilgen olmalıdır ona göre. Edilgen bir varlık nasıl olur da ona o sesleri çıkarttırabilir, düşünse aklı hayali durur.
    Öğretilmiş erkeklik yüzünden kadının da erkekten beklediği bu olduğu için zevk sesi çıkaran erkek makbul değildir. Erkek hiçbir zaman kendini tam salamaz, boşaldığı için orgazm oldum sanıp kendini de özgür sanıp durur. Boşalmayı seksin başarısı sayıp etkinliğinin ödülü olarak görür.
    Boşalma (penisten fışkırma gelmesi) gerçek bir boşalma, daha doğrusu bedensel boşalma değildir, kısmi bir boşalmadır. Bir sevişmeden alınacak zevkin ufak bir parçası olduğu gibi sorunları da yok edecek güçte değildir. Bedendeki gerilim fışkırma olsa bile devam eder. Bedendeki birikmiş atılamayan enerji kas kasılmalarına devam eder. Bu beraberinde kaygıyı, öfkeyi, şiddeti... bir sürü şeyi getirir.
    Bu erilliğin ataerkilliğin içinde bedensel boşalma gerçekleşmez. Bunun eğitimle de aydınlanmayla da ilgisi yoktur. Bunun kadına nasıl baktığınızla, erkekliğinizi ne kadar yırttığınızla ilgisi vardır.
  • (…)

    İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.“Günaydın” dedi tilki.“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.

    “Buradayım! Elma ağacının altında.”

    “Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”

    “Ben bir tilkiyim.”

    “Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.

    “Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”

    “Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: “Evcil ne demek?” diye sordu.

    “Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”

    “İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “peki ama ‘evcil’ ne demek?”

    “İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”

    “Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”

    “Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”

    “Bağ kurmak mı?”

    “Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”

    “Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”

    “Olabilir. Dünyada her şey mümkündür” dedi tilki.

    “Ama bu çiçek dünyada değil.”

    Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”

    “Evet.”

    “Peki orada avcılar da var mı?”

    “Hayır, yok.”

    “Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”

    “Hayır. Tavuklar da yok.”

    “Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı: “Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni. Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.”
    Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi. “Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.

    “Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”

    “Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”

    “Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.

    “Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”

    Ertesi gün küçük prens yine geldi.

    “Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.”

    “Gelenek nedir?”

    “Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”

    Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.

    “Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.”

    “Doğru, haklısın” dedi tilki.

    “Ama ağlayacağını söyledin!”

    “Evet, öyle.”

    “O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”

    “Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”

    Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.

    “Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”

    Güller bu duyduklarına çok bozuldular.

    “Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”

    Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.

    “Elveda” dedi.

    “Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”

    “Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens.

    Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.

    “Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.

    “İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.”

    “Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için.

    Sonra yoluna devam etti…
  • Yunus Özdemir
    Yunus Özdemir Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse'yi inceledi.
    @Kitap04·15 Haz 2019·Kitabı okumadı
    Oğuzcan’dan Dörtlüklerin Var Oluşları: Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse

    Dörtlükler, şiir dilinin anlam ve biçim itibariyle birbirini tamamlayıp bütünlük sağlamasıdır. Dört satırlık şiir birimidir. Varlığında var olan bir duygu, his ve iletişim aracıdır. Türk şiir dünyasında da en çok kullanılan dörtlükler olmuştur. Divan ü Lügat-it-Türk’teki şiir parçaları bu türün ilk örnekleri olmuştur. Kültürümüzün bin yıllık tercih edilip, sahip çıkılan ve baş tacı edilmiştir. Bazen bir annenin yavrusuna duyduğu şefkatin, merhametin tercümesi olup mani biçimindeki dörtlükler olmuştur. Bazen de bir aşığın dilinden sevdiğine duyduğu aşk halinin dörtlüklere dönüşüp akması, yazılması olmuştur.

    Seven ile sevilen arasındaki hisler, sevgiler, aşklar Anadolu da hep dörtlükler halinde dile getirilir:

    A benim bahtiyarım
    Gönülde tahtı yârim
    Yüzünde göz izi var
    Sana kim baktı yârim

    Bazen düşüncelerden gezinen, dünya sahrasına bakan, kendini ve varlığı yorumlayan toplumumuz hep dörtlükleri kullanmıştır:

    Mal sahibi, mülk sahibi
    Hani bunun ilk sahibi
    Mal da yalan, mülkte yalan
    Var biraz da sen oyalan

    Fuzuli çağının rubai türündeki “Şairler Sultanı”ydı. Kıt’a ve dü-beyit diye adlanan dörtlükler Divan edebiyatının en rağbet görülen türüydü. Fuzuli’nin meşhur bir dörtlüğü:

    İlm kesbiyle paye-i rif’at
    Arzü-yu muhal imiş ancak
    Işk imiş her ne var âlemde
    İlm bir kıl u kal imiş ancak

    Şairler düşünce felsefelerini, hayata bakışlarını, gezip gördüklerini dile getirmek istediklerinde en çok “Rubai” türünü kullanmışlardır. “Rubai” İran Edebiyatından İslam Edebiyatına armağan edilen tek türdür. Yirmi dört tane “Rübai” vezni vardır, bunlardan on iki tanesi iki gruba ayrılır “ahreb” ve “ahrem” diye ayrılır. Fars şiirinde rübaiye “terane” de demişler.

    İran şairlerinden Hamandalı Tahir, Edu Said, Şeyh-el Ensari gibi rubaicilerden nesiller boyunca rubaileri doya doya okunmuş, ezberlenmiştir.

    İnsanlık sevgisi adına, hümanisttik heyecanın dili tercümesi yine rubailer olmuş ve tarihin eskimeyen capcanlı kalan en önemli ve en ünlü dörtlükleri Mevlana Celaleddin Rumi’nin “Baz a baz a harencihasti baz a” mısraıyla başlayan rubaisidir:

    Gel, yine gel, her neysen, kimsen yine gel,
    Kâfirsen, ateş ve put seversen yine gel:
    Girmez ki umutsuzluk bizim dergâha.
    Yüz tövbeni bozsan bile gel, sen yine gel.

    Rubailer ki Mevlanalara giden yollar olurlar. Tam yedi yüzyıl süren tek nefes var.Bizimle yaşar, bizimle nefes alıp verir. Her yerde karşımıza çıkar ve yerinde hiç durmaz yaramaz bir çocuk gibidir. O çocuğa kızamazsın da çünkü ruhumuza ferahlık veren bir çocuktur.

    Dünyaya üç ölmez kişi gelmiş, biri o
    Çağdan çağa şirin uzayan zinciri o
    Bilmem yedi yüz yıl mı geçen, bir gün mü?
    Her an o kadar sağ, o kadar dipdiri o.

    Ömer Hayyam, rubai türün en uzun soluklu olanı ve en büyük temsilcisidir. Etkisi Doğu ve Batın dünyasının edebiyat, kültür ve felsefe alanında geniş ve etkili olmuştur. Ömer Hayyam’a duyulan hayranlık hiç bitmemiş, halende büyük bir rağbet görmüş ve görmektedir. Türk edebiyatında Ömer Hayyam, en çok sevilen, okunan, tanınan İranlı şairlerden biridir. Ömer Hayyam’ı en çok bize tanıtma ve eserlerini çevirme zahmetinde bulunan, çok emek harcayan Yahya Kemal olmuştur. Yahya Kemal “Hayyam” adlı rübaisinde Ömer Hayyam’ıçok güzel özetlemiştir:

    Hayyam ki her bahsi açar sagarden
    Bahsetmedi cennette akan Kevser’den
    Gül sevdi şarap içti gülüp eğlendi.
    Zevk aldı tıraşide rubailerden

    Rubai sanatı, Cumhuriyet devrinde Türk şiirinde doruğuna çıkartan Yahya Kemal olmuştur. Rubailerinde gerçekleri, hayatı çok duru bir gerçekle ve etkileyici bir dille rahat bir solukla karşımıza çıkartır. “Ömür” başlıklı rubaisinde mükemmellik zirvesindeki sanatkârlığın ünlü örneklerinden biridir:

    Bir merhaleden güneşle derya görünür
    Bir merhaleden her iki dünya görünür
    Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer
    Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür.

    Yahya Kemal’in diri tuttuğu rubai geleneğini Cemal Yeşil ve Arif Nihat Asya günümüze kadar sürdürdüler. Orhan Veli de bir kaç tane çok güzel rubai yazdı ve çevirdi. Nazım Hikmet, aruz veznini bir kenara iterek “Modern Rubailer” yazdı. Ümit Yaşar Oğuzcan, çağımızın en dikkat çekici ve etkileyici dörtlükleriyle rubaileriyle gönüllerdeki derin düşünceleri ve sürükleyici bir duygu prizmasından geçerek var olma halini alarak karşımıza bu türün çağdaş üstatlarından biri olarak çıkar. Oğuzcan, rubaileriyle gönüllere sığmayan bir sevgi, düşüncelerden var olan bir felsefe, gerektiği yerde konuşan toplumun bir sesi olarak toplumsal eleştirisiyle rubai ve dörtlükler tarzında karşımıza çıkar. Ölümle hayatın anlatışını kuru bir yaprak ile bir ağaçtan rubai yaratarak bakın bize nasıl anlatır:

    Her gün yeni bir can yaratır hak bende
    Ergeç yeşerir kupkuru yaprak bende
    Son meyvesiyim ben bir ölümsüz ağacın
    Binbir tohumun sürdüğü toprak bende

    Seven ile sevilenin karanlıklar ülkesinde ki doğan güneşi olur sevenin sevilenin karşısındaki hali... Birlik olup sırt sırta verilen yüreklerin iyi gününün kötü gününde, kötü gününün iyi gününde, yağan yağmurda beraber ıslanmanın adıdır, aşk Rüzgârın esişindeki ferahlatıcı serinliktir Mecnun’un Leyla’nın gözlerinde gördüğü, hissettiği; güven dolu, sevgi dolu, bakışlar... Hal dili ile ruh dili ile sevmenin; sevenin sevilen kişiye duyduğu Mecnunluk halidir, sevgi ile muhabbetin gölgesinde...

    Bir bakıp gözlerime her şeyi anlarsın ya
    Benimle kederlenir, benimle ağlarsın ya
    Şu sonsuz karanlıklar hiç umurumda değil
    Batmayan güneş gibi içimde sen varsın ya

    Bir basamağın narin zarif esişinde sevgilinin hacmi bir ömre sığmaz taşar, kelimelerdeki ünlü ile ünsüz harfler dualara dönüşür soluksuzca koşan bir atın sırtında Allah’a gider. Ölüm ki dış manada yaşamıştır, ölümsüzlük ki iç manada şekillenip sevgi olmuştur. Bir dağın en ucunda gören bir göz, görülen ile görülmeyeni gören bir göz, sevdiğini seçer bütünlükten arındırır en yüksek makamda ki yücelik makamına taşır.

    Bir ömre değer sevdiğimin bir gecesi
    Ağzımda duadır adının her hecesi
    Fani yaşayıp böyle ölümsüz sevmek
    Âlemde bütün sevgilerin en yücesi

    “Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ham dolsun.” (6/45) Ayetin haberiyle mazlum ve mazlumun yanında olanlara bir müjde olarak indi. Kökü kesilen zalim ile zulmü görmemezlikten gelenlere ise hak ettikleri ve gidilmesi gereken yerlerin neresi olduğunu çok acık ve kesin olarak söylenen bir hakikatin varlık haberi oldu bu ayet. Oğuzcan tarihin sayfalarından bize yaşanan hakikatleri zulüm eden ile zulme uğrayanların rubai türünden dörtlüklere sığdırarak anlatıyor. Oğuzcan’ın sesini duyarız, duyduğumuz ses bize şunu söyler:

    Hep zulmederek halkı soyup gitmişler
    Eller keserek, gözler oyup gitmişler
    Yıllar yılı çaldıkları dünya malını
    Bir gün yine dünyada koyup gitmişler.

    Oğuzcan’ın dörtlükleriyle “Bekleyişler” ölümden öteye gidilen bekleyişler olur mutluluklarla, sevinçlerle... Ne keder duyulur, ne de çile tadılır bir annedeki bekleyiş, bir sevenin sevdiğine duyduğu özlemler bir mevsimin sonunda bir turnanın sabırla, azimle, gittiği yer gibidir Oğuzcan’ın bu rubaisinde ki “Bekleyişler.”

    Ne kederdir, ne çile seni beklemek
    Yaşamaktır seninle seni beklemek
    En tükenmez mutluluk, en yüce hazdır
    Ölümden sonra bile seni beklemek.

    Sevgiliye yazılmış, bir “Teslimiyet Manifestosunun” ahenkli bir sesin nağmeleri gibidir. Tam bir teslimiyet şuurundaki duyulan seslerin içindeki ahenklerin nağmelerini işitiriz Oğuzcan’ın “Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte” diye başlayan dörtlüğünde... Senden ayrı olmayacak hiç bir şeyim, senden öte de olmayacak bir fazlalığım.

    Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte
    Bir an yüzünü görmek değer binbir zahmete
    Vereceğin her acı gönülden kabulümdür
    Sendeki cehennemi değişmem bir cennete.

    Oğuzcan’ın geçmişte ki, gelecekte ki; anılardan ve beklentilerden arzular, istekler dökülür sayfalara... Oğuzcan’ın mürekkebinden sayfalara dökülen bu rubailer his katmanlarındaki iniş çıkışlarıyla dörtlük türüyle bütünleşip kendi içinden bir ahenk, düşünceleriyle bir felsefi boyut kazandırmıştır. Rubai türüne böyle lezzetli bir tat bırakan Oğuzcan, okundukça kaleminden dökülen rubailerin hiç bitmemesini isterdik.

    Rubai, mani, tuyuğ, kıt’a, dü-beyt, terane; daha geniş bir ifade ile: dörtlük... Şiirin bu temel birimine kalemiyle nefes veren, verdiği nefesle hayat iksirinden kana kana rubai türüne bu iksiri içiren ve doruğa yükselenlerin arasına başı dik bir şekilde girmiş bir şair portresi görüyoruz Ümit Yaşar Oğuzcan’la...

    Ümit Yaşar OĞUZCAN
    Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse (RUBAİLER)
    Dördüncü baskı: İstanbul, Kasım 1992
    263 sayfa. Özgür Yayın Dağıtım

    Yunus Özdemir.
  • Ölüler Konuşuyor! EVP Kayıtları

    Ölümden sonra yaşam var mı? insan oğlu asırlardır bu sorunun cevabını arıyor, deniyor ki bu gerçeği insan ancak kendi ölümünden sonra anlayabilecek, ama belki de bu kadar beklenmeyecek, çünkü modern bilim 20. Yy. başlarından beri bu konuyu ele almış durumda.

    Scientific American’ın 30 Ekim 1920 sayısında, Amerikan’ın en ünlü mucidi Thomas Edison’un şöyle söylediğini yazar: Eğer benliğimiz yaşasaydı, o zaman tam olarak mantıksal ve bilimsel bir varsayımda bulunabilirdik: anıları kaybetmemek, zihin gücü ve diğer yetilerimiz ve bilgilerimiz bu dünyada elde ettiğimiz. Bu nedenle, benlik, ölüm diye adlandırdığımız şeyden sonrada kalıcıysa, mantıklı bir sonuca varabiliriz. Bu dünyayı terk eden herkesin arkada bıraktıkları ile iletişim kurmak isteyeceklerini inanmaya meyilliyim ki. Öbür dünyadaki benliğimiz bunu arzulaması mümkündür. Eğer bu mantık doğru ise; o zaman, bir sonraki hayatta yasam sürerken benliğimizin yanında etkilenebilen veya hareket ettirilebilen veya ustalıkla idare edilebilecek kadar hassas bir cihaz geliştirebilirsek, böylesi bir cihaz yapılabildiğinde, bazı şeyleri kaydetmesi gerekir. İnsan Edison’un bazı emsalleri bu konuda ne yaptılar diye merak etmekten kendini alamıyor ve Edison’un kendisinin böyle bir cihazın yapımı için deneyler yaptığı spekülasyonlarına karşın, böyle bir tasarımı doğrulayan hiç bir kanıt günümüze ulaşmamıştır. Edison’un ruhlar dünyasını yaratılan yeni teknolojilerle birleştiren düşünceleri belki de bir dereceye kadar zamanın ilerisinde idi. Keza Edison’dan oldukça bağımsız olarak, Markoni ve Tesla’nın ruhlar dünyası ile bağlantı kurmak için teknoloji kullanma ile ciddi olarak ilgilendiklerini gösteren kanıt olmasına karşın EVP olarak bilinenin tamamiyle ortaya çıkışından önce onlarca sene geçecekti.

    Bununla beraber, dünyalı dinleyicilere ulasan, görünüşe göre katliamda oluşan seslerin ilginç örnekleri sonraki yıllarda da kaydedildi. 1930’larda Avrupa, II. dünya savaşının koşullarının yavaş yavaş oluşumuna tanık olurken, İsveç ve Norveç’li pilotlar radyo frekanslarında ilginç ve tanımlanamayan seslere tanık oldular. önce bunların parazitli Nazi telsiz konuşmaları olduğuna inanıldı, ama hiç bir şekilde bir kanıt bulunamadı, ve nereden geldiği bilinmeyen bu sesler 1934’de başladığı gibi birdenbire durdu, o tarihten sonra bunlar ekseriyetle unutuldu. John Butler, 1947’deki “Ruhlar Dünyasının Keşfi” kitabında ki bu 1930’larda da meydana gelmişti, bu kez 600 kişinin önünde gerçeklesen Londra’daki Wigmore Hall’daki ilginç olayı anlatır. Bir medyum sahnededir ve biraz uzağında salonun her yanındaki hoparlörlere bağlı bir mikrofon konulmuştur. Aniden, 40 veya 50 kadar olduğu tespit edilen sesler mikrofondan konuşmaya baslar. Mikrofonun yanında hiç kimse yoktu ve sistemi kuran, uzmanlıkları bu tur ses sistemleri olan iyi tanınmış bir firmanın elektrik mühendisleri olan iki teknik yetkili, sesleri duyunca bunların herhangi bir şekilde insan kaynaklı olamayacağını ve orjinalde bedenden ayrılmış olarak göründüğünü herkesin önünde açıkladı. Her ikisi de daha sonra, bu olaydaki deneyimlerinin bir sonucu olarak ruhbilimci olduklarını açıklayan Psychic News’te yayınlanan- bir bildiri imzaladılar. 1949’da, Manchester, İngiltere’de “Ruhlarla Elektronik İletişim Derneği” adı ile ve broşürlerinde belirttikleri “İnsanların Ruhsal Özgürleşmesi için Elektronik İletişim” amacı ile küçük bir grup oluşturuldu.Derneğin oluşumu Uluslararası Spritizma Federasyonunun 1948’deki Kongresinde ruhsal hisleri harekete geçirme gücüne sahip bir enerji alanı üreten elektrikli bir cihazı gösterime sunan Hollanda’lı Mr. N Zwaan’ın çalışmasından esinlenmiştir. Cihaz ‘Teledyne’ye geliştirilmesinden önce, başlangıçta ‘Süper ışın’, daha sonra ‘Zwaan ışını'(Binnington modeli) ve son olarak ‘Teledalga’ olarak adlandırıldı. Bu bilim kurgusal ses cihazları için, ölülerle doğrudan ses iletişimi formu da dahil olmak üzere olağanüstü sonuçlar alındığı iddia edildi. Fakat 1952 itibari ile, bu heyecan ve aktivite patlaması yavaş yavaş basit bir şekilde sona erdi.

    Bununla beraber, ayni yıl içinde, iki seçkin Romalı Katolik, biri Benedictine papazi Peder Pellegrino Maria Ernetti, diğeri saygın hekim Peder Agostina Gemelli, ses laboratuarında telli kayıt cihazı ile Gregorian ayin müziği kaydı üzerinde çalışırlarken aradıkları o olmadığı halde açıklanamayan sesler yakaladılar. Çalışma iyi gitmiyordu, ve hayal kırıklığı yasayan Gemelli ölmüş babasından yardım diledi. İlkel kayıt cihazındaki kaydedilen şeyi dinlediklerinde, rahibin ölmüş babasının onları son derece hayrete düşüren “Ben, her an seninleyim ve sana yardım ediyorum.” sözlerini duydular. Bu olayın haberi Papa Pius XII’a ulaştı ve o pederlerin endişe duymamalarına çünkü kaydettikleri sesin bilimsel bir gerçek olduğuna ve spritizmada hiç bir temeli olmadığına karar verdi. Yedi yıl sonra 1959’da, gerçek buluş gelir. Friedrich Jurgenson (Letonya’da doğan sanatçı ve belgesel film yapımcısı), gece İsveç, Mölnbo’daki evinin yakınındaki bir ağaçlıktan kuş sesi kaydeder. Bu kaydı tekrar çalarken, Norveççe konuşan ve kuşların gece alışkanlıklarını tartışan bir adam sesinin farkına varır. Konunun göz alıcı tesadüfüne rağmen, Jurgenson nasıl kayıt cihazının normal bir radyo kaydettiğini düşünür. Fakat birkaç hafta sonra, başka bir kadın sesi yakaladığında sarsılır. Ses Sorar: ‘Friedel, benim küçük Friedel’im, beni duyabiliyor musun ?’ Friedel, Jurgenson’un hayvanının ismidir ve annesinin sesini hemen fark eder. Annesi 4 sene önce ölmüştür. Şimdi öteki tarafla iletişim sağladığına ikna olmuştu, Jurgenson kaydetmeye devam ettiğinde, farklı dillerde konuşan, yüzlerce bedenden ayrılmış ruhların seslerini yakalar ki bunların içinde vefat eden bazı aile üyeleri ve arkadaşları da dahil olmak üzere ona cevaplarını göstermek için benlikleri ile Jurgenson’a gözükürler.

    Jurgenson 1964’de, bulgularını, Frieburg Üniversitesi, Parapsikolojik Araştırmalar Ünitesinin kurucularından Dr. Hans Bender olmak üzere, bir çok araştırmacının dikkatini çeken Kainattan sesler kitabını yayınladı. Dr. Bender ses fenomeni üzerinde çalışmasını sessiz bir ortamda boş kasetler ve normal kayıt cihazları kullanarak, fark edilebilir kelimeler konuşan seslerin kaydı alarak yapmaktaydı. Bu seslere ise hiçbir yerden gelen sesler adı verildi. Jurgenson’un deneylerinin gerçekliği onun haklı olduğunu ortaya çıkardı. Kimi bilim adamlarına göre bu olay insanlık için nükleer fizikten bile önemlidir denirken bazıları bunun açıklanamayan doğa üstü bir olay olabileceğini öne sürüyordu. 1965’de bir başka Letonyalı, tanınan psikolog ve Carl Jung bir zamanlar öğrencisi olan Dr Konstantin Raudi ve Jurgenson’un yaptıklarını duydu. Raudi ve uzun zamandır direk ses medyumluğuna ilgi duyuyordu ve, Jurgenson’la tanışıp ve onun EVP deneylerinin doğruluna ikna olduktan sonra, Almanya’da kendi araştırma projesini hazırladı. Başlangıçta, Raudi olağan bir kristal set kullandı, ama neticede Ganiometer isimli aracın tasarımında ona yardımcı olan fizikçilere ve elektronik mühendislerinin yardımını almaya gönüllü oldu. Bu aletin yardımıyla Raudi ve binlerce bedenden ayrılanların seslerini kayıt etti ve 1968’de araştırmalarını Almanca bir kitapta (Unhörbares wird hörbar) yayınladı, birkaç yıl sonra ise Breakthrough olarak çevirisi yapıldı. Breakthrough, Raudive’nin metodunu büyük bir başarıyla takip eden daha sonraki bir çok araştırmacı için teşvik unsuru oldu. 1974 denesinde ölen Raudive diğer EVP araştırmacıları ile öte dünyadan iletişim kurmaya çalışmaktaydı, Onun mesajları sadece kayıt cihazlarında değil aynı zaman video ve hatta bilgisayarlarda bile gözüküyordu. Birazdan Dr. Raudive’nin ruhsal seslerin kayıdı ile ilgili yaptığı deneyleri dinleyeceksiniz. Konuşulan metin ve ses yüksekliği orijinal metnin aynısıdır. Kolay anlaşılması için her ses birkaç defa tekrarlanmıştır. Verilen örnekler hitap edilen seslere ve alınan cevaplara göre gruplandırıldı. Arkasından da çeviri ve açıklanmalar yapıldı. ( Sesleri alttaki videomuzda dinleyebilirsiniz.)


    İlk ses deneyciye Dünya’da ki yaşamında ölümden sonra yaşama inanmadığını söyleyen Margerita Petrovski ye ait. Deneyci bayan Petrovski ye öldükten sonra öteki Dünya’da nasıl duygular taşıdığını soruyor. Petrovski den geldiği belirlenen ruhsal ses şöyle cevap veriyor. Bedenke İch Bean – Almanca Anlamı tasavvur et o benim. Tekrar bayan Petrovski nin sesi duyuluyor bu sefer eski patronu Dr. Zenta Marina’a sesleniyor. Zenta Deneyci Petrovski ye patronunun sesini duyup duymadığını soruyor. Ses cevap veriyor , Kostya ya Almanca Kostya evet Deneyleri yapan Dr. Konstantin Raudi ye çocukluğunda arkadaşları Kostya derlerdi. Ses bunu vurguladıktan sonra bu defa deneyciye soy adı ile hitap ediyor. Raudive Daha sonra litvanyaca ve Almanca karışık olarak şu sözler duyuluyor. Kostya tutik ma anlamı: kostya o kadar yakınsın ki Şimdi deneyci ünlü Rus şairi Vilademir Mayakovski’ye sesleniyor. Ses şöyle cevap veriyor. Mayakovski Deneyci şaire ruhsal ses olayının gerçekliliğini insanlara anlatmanın ne kadar zor olduğunu söylüyor. Alınan cevap şairin kişiliği ile uygun bir cevap, Konstantin Prüul Rusça anlamı: Konstantin onların suratına tükür. Deneyci eski hocası olan İspanyol düşünür Ortega İgaset ile konuşuyor ve ses şöyle diyor. Ortega Deneyci Ortega ya ruhsal ses olaylarını araştırmanın bir faydası olup olmadığını soruyor. Ses şu cevabı veriyor . Emprohas Muhas Kuastiones İspanyolca, anlamı: çok meseleyi çözeceksiniz. O sırada Litfanya ca konuşan bir ses çeşitli şekillerde yorumlanabilecek şu sesleri söylüyor. Örneğin ruhsal ses olaylarının araştırılması insanlığa yararlı olabilir. Bu araştırma süreci acı verici olsa bile. Tu laudes zadet zina Litvanyaca anlamı: siz insanları yakıyorsunuz.

    Sonra deneyci daha önce birlikte çalıştığı İsviçreli parapsikolog Göbartg Fray a hitap ediyor. Deneyci kuşkuları gidermesi için profesöre adını söylemesini istiyor. Ses cevap veriyor Fray Sonra ses İsveççe ve Almanca karışık olarak şöyle devam ediyor. Du so was, vis nih gloaben Anlamı: inanmak istemiyorsun. Bir başka kayıtta, deneyci insanların öldükten sonraki yaşama inanmadıklarından bahsediyor. Ses şu cevabı veriyor. Zo Zintzi Almanca anlamı: onlar böyledir. Deneyci Vita Simane’yi çağırıyor. Simane bu ses kayıtlarından kısa bir süre önce ölen deneycinin bir dostuydu. Şu cevabı alıyor Danke guttonmorning Almanca ve İngilizce anlamı: teşekkür ederim günaydın. Daha sonra bu dost adını söylüyor. Vita Simane Bundan sonra bir ricada bulunuyor. Frazi Zenta Lai Tala Litvanyaca anlamı: bırakın Zenta konuşsun. Daha sonra Mussut Zenta Reti Sos Litvanyaca Anlamı: işi yapan bizim Zenta Son olarak aynı ses şöyle söylüyor. Zi Glab Nih almanca: o kadın inanmıyor.


    Gonyometre Sesleri
    Bu kayıt yöntemi yüksek frekans uzmanı ve elektrik mühendisi Prof. Teodor Rudolf tarafından geliştirildi. Dinleyeceğiniz sesleri Rudolf bizzat kaydetti. Bu sesler Rudolf tarafından kayıt edilen 19 ayrı sesin içinden seçildi. Sesler başka yöntem ve tekniklerle kayıt edilse de ana özelliklerini koruyorlar. Burda ilginç olan nokta seslerin çoğunlukla Rusça ve Litvanyaca olmasıdır ki, prof bu iki dili de bilmemektedir. Metinler deneycinin adını ve bazı almanca sözcükleri doğruladıktan sonra deneyci tarafından çözülmüştür. 1980 yılında, William O’Neil “Spiricom” adı verilen elektronik bir ses cihazı üretti. O’Neil, cihazın psişik olarak aldığı teknik özelliklere altı yıl önce ölen bir bilim adamı olan George Mueller’den yapıldığını iddia etti. Basın toplantısında O’Neil, Spiricom cihazıyla iki yönlü konuşmalar yapabileceğini ve tasarım şartnamelerini sağladığını belirtti EVP’yi yakalamak için özel olarak yapılmış bir başka elektronik cihaz, 2002’de EVP meraklısı Frank Sumption tarafından ölülerle gerçek zamanlı iletişim kurmak için yaratılan “Frank Box” veya “Ghost Box” dır. Varsayım, tasarım talimatlarını ruh dünyasından aldığını iddia ediyor. Cihaz, bir ikinci beyaz ses snippet’i seçerek AM bandında ileri geri tarama yapmak üzere modifiye edilmiş bir beyaz gürültü jeneratörü ve AM radyo alıcısı olarak tanımlanmaktadır.


    Modern İlgi
    1982 yılında, Sarah Estep, EVP bilincini arttırmak ve onu yakalamak için standart yöntemler öğretmek amacıyla , Maryland , Severna Park’taki Amerikan Sesli Ses Olayları Birliği’ni (AA-EVP) kurdu. Estep, 1976’da EVP’yi keşfetmeye başladı ve ölen arkadaşlarından, akrabalarından ve diğer gezegenlerden geldiğini düşündüğü dünya dışı insanlardan yüzlerce mesaj kaydı yaptığını söylüyor. 1997 yılında, Batı Ontario Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Imants Barus , EVP araştırmacısı Konstantin Raudive ve “araçsal iletişim araştırmacısı” Mark Macy’nin çalışmalarını bir rehber olarak kullanarak bir dizi deney yaptı. Bir radyo boş bir frekansa ayarlanmış ve 81 seansın üzerinde toplam 60 saat ve 11 dakikalık kayıt toplanmıştır. Kayıtlar sırasında, bir kişi ya sessizliğe oturdu ya da potansiyel EVP kaynaklarıyla sözlü iletişim kurmaya çalıştı. Barušs, seslere benzeyen birçok olayı kaydettiğini, ancak uygulanabilir verileri temsil etmek için çok az ve rastgele olduklarını ve kesin olarak EVP olarak tanımlanamayacak kadar açık olduklarını belirtti. Taşınabilir dijital ses kayıt cihazları şu anda bazı EVP araştırmacıları için tercih edilen teknolojidir. Bu cihazların bazıları Radyo Frekansı (RF) kontaminasyonuna karşı çok duyarlı olduklarından, EVP meraklıları bazen EVP’yi RF ve ses ekranlı odalarda kaydetmeye çalışırlar. Bazı EVP meraklıları, EVP’deki kelimeleri duymayı tıpkı yeni bir dil öğrenmek gibi bir yetenek olarak tanımlamaktadır. Kuşkucular, iddia edilen vakaların doğal olayların yanlış yorumlanması, elektronik ekipmanın araştırmacılar tarafından yanlışlıkla etkilenmesi veya araştırmacıların ve ekipmanın üçüncü taraflarca kasıtlı olarak etkilenmesi olduğunu ileri sürmektedir.

    İnsan sesleri 20 desibelin altındaki sesleri algılıyamaz, oysa EVP denilen ruhani sesler genelde 10-15 desibel frekansındadır. Birazdan sizlere Büyük Ada Vampirleri – Paranormal Saatler Özel isimli videomuzdan evp örnekleri dinleteceğim, dinleyeceğiz sesler gece alan araştırması sırasında, büyük mezarlıkta, ve yetimhane çevresi ile vampir manolisin evinden alınmıştır. ( Sesleri alttaki videomuzda dinleyebilirsiniz.)

    İlk ses – anabis peris suare

    İkinci ses – anne

    Son- eleni ohilos ten anavelli ( Eleni güneş doğmuyor) -rumca

    Açıklamalar ve Kökenleri

    EVP’nin kökenine ilişkin paranormal iddialar, psikotezi yoluyla doğrudan elektronik bir ortama düşünceleri basan canlı insanları ve ruhlar, doğa enerjileri, diğer boyutlardan varlıklar veya dünya dışı dünyalar gibi uzaktaki kişilerle iletişim kurmayı yaşayan insanları içerir. EVP için paranormal açıklamalar genellikle iletişim teknolojilerinin tipik işleyişinin dışında bir yoldan iletişim zekasıyla EVP üretimini üstlenir. Bildirilen EVP örnekleri için doğal açıklamalar, bu varsayımı tartışmakta ve tanınmış bilimsel olaylara dayanmayan yeni mekanizmalar gerektirmeyen açıklamalar sağlamaktadır.

    Doğal Açıklamalar
    Ses aygıtlarındaki statik dinleyicilerin, radyo paraziti ve insan beyninin rastgele uyaranlardaki kalıpları tanıma eğilimi de dahil olmak üzere, sesleri duyduğuna inandıklarını açıklayabilecek birkaç basit bilimsel açıklama vardır. Bazı kayıtlar dolandırıcılık veya sahtekarlar tarafından yaratılan aldatmacalar olabilir.


    Psikoloji Ve Algı
    İşitsel pareidolia , beynin rastgele kalıpları bilinen kalıplar olarak yanlış yorumladığı durumlarda ortaya çıkan bir durumdur. EVP durumunda, bir gözlemcinin bir ses kaydındaki rastgele gürültüyü bir insan sesinin tanıdık sesi olarak yorumlamasıyla sonuçlanabilir. Beyaz gürültü kayıtlarında duyulan bir sesin yabancı bir dilde olup, onu araştıranların iyi anladığı bir dilde olmadığı eğilimi bunun kanıtı olarak gösterilir. David Federlein , Chris French , Terence Hines ve Michael Shermer gibi şüpheciler, EVP’nin beyaz gürültü oluşturmak için tüm elektrikli cihazların yarattığı elektriksel gürültü olan ” gürültü tabanının ” yükseltilerek kaydedildiğini söylüyor. Bu ses filtrelendiğinde , konuşma gibi çıkan sesler oluşabilirdi. Bu, radyo istasyonlarının çapraz modülasyonu veya hatalı toprak halkaları gibi şeylerle birlikte kullanılması paranormal seslerin izlenmesine neden olabilirdi. İnsan beyni, kalıpları tanımak için gelişti ve eğer bir insan yeterli gürültüyü dinlerse, beyin onlar için akıllı bir kaynak olmasa bile kelimeleri algılamalarını sağlamaktaydı.

    Fizik
    Örneğin, bazı EVP kayıtlarında, özellikle RLC devresi içeren cihazlarda kaydedilmiş olanlarda parazit görülür. Bu durumlar ses kaynaklarının radyo sinyallerini veya yayın kaynaklarından gelen diğer sesleri temsil eder. Mevcut bir kaydın netliğini artırma girişimleri sırasında yaratılan sesler bazı EVP’leri açıklayabilir. Yöntemler, yeniden örnekleme, frekans yalıtımı ve kayıtların orijinalinde bulunanlardan önemli ölçüde farklı nitelikler elde etmelerine neden olabilecek gürültü azaltma veya iyileştirmeyi içerir. İlk EVP kayıtları, zayıf hizalanmış silme ve kayıt kafalarına sahip teyp kayıt ekipmanı kullanımından kaynaklanmış olabilir, bu da teypteki önceki ses kayıtlarının tamamen silinmemesine neden olur. Bu, önceki içeriğin küçük bir yüzdesinin üst üste konmasına veya yeni bir ‘sessiz’ kayda karıştırılmasına olanak verebilir. Bana göre EVP olayı Hayaletler olarak gördüğümüz enerji türevinin bir şekilde çevreye kaydedilen geçmiş olayların kalıntısıdır. Bu da EVP olaylarının hayalet gözlemleri gibi aslında geçmişte yaşanmış olayların kendisini tarafından çevreye kaydettiğini ve bunun bazı zamanlarda ortaya çıkıp kendini tekrarladığını açıklıyor. Tıpkı bir dvd den film seyreder gibi. Yani bizim hayalet olarak gördüğümüz şey aslında tarihin oynadığı tarihtir. Bu teoriye ilaveten kendi yaptığım bazı araştırmaları da eklemek isterim Paranormal araştırmalarda çoğu eski kale, ev , büyük tarihsel ve dini mekanlarda, şatolarda zemin ,tavanlarda ve duvarlarda yapılan araştırmalarda özellikle taş mekanlarda yüksek oranda silika tozu ile karşılaşılır. Silika ise kum ve kayanın temel bileşenidir. En iyi bilenen ve bol bulunan silika çeşidi kuvarsdır. Ve silika eskiden kullanılan teyp bantları , film ve video filmlerinin yüzeyindeki parlak kısmında kullanılmaktadır. Yani bir sesi ve görüntüyü kaydetmek için kullanılan materyalin ana malzemesi ,bu da bazı durumlarda bu bileşiklerin bir araya gelip o anın görüntüsünü ve sesini kaydetmesinin imkanlı olduğunu düşünebiliriz. Ve yine bazı durumlarda bu görüntünün bir film gibi tekrar ve tekrar oynadığını. Ses bir enerji türüdür. Jetlerin geçişi sırasında pencere camlarının titreşmesi, şiddetli bir patlama esnasında çevredeki camların kırılması, bazı opera sanatçılarının sesleri ile bardak kırabilmeleri sesin bir enerji türü olduğunu gösteren örneklerdir. Ve her enerji türevi gibi bir şekilde kayıt altına alınabilir. Bu büyüleyici fikir hayaletlerden korkan insanları biraz rahatlatsa da, bu teorinin içinde açıklanamayan bir kısımda vardır, oda ruhlar konuşmaya başladığı ve yaşayanlarla etkileşim halinde olduğu andır. Burada konuşmadan kasıt basit ve sıradan tekrarlar değil, o anda sorulan soruya cevap vermesidir, buda bu varlığın kolektif ve evrensel bir düşünce yapısının ve mantığının olduğunu gösterir, buda sinemada film izlerken sizin sorduğunuz soruya beyaz ekrandan cevap gelmesi gibi imkansızdır. EVP yani hayalet sesler kuramı bu konuda yapılan en detaylı çalışma tekniğidir. Belki de bu sadece doğal bir olay, belki açıklanamayan bir gizem, yada en basit anlamda gerçeğin kendisidir.