• Aslı Filizci
    Aslı Filizci Erkekler Marstan Kadınlar Venüsten'i inceledi.
    @AEAF·30 Ara 2019·Kitabı okumadı
    Ben şimdi bu kitabı size nasıl doğru cümleler ile övebilirim acaba? Yakın arkadaşlarım şu aralar bu kitaptan bıkmış olabilir ama ne yapabilirim. Birine sayfa sayfa fotoğraflarını yolladım, birini evde darlaya darlaya anlattım, instagramda durumda şuursuzca paylaşım yaptım ve hatta 2 gece önce rüyamda da kitabı övüyordum. Sanki ben yazdım veya çevirdim, bu nasıl övücülük.
    Neyse bu kitabı eşim yıllar önce okumuş ve kitabı aldığımızdan beri oku oku diye bana düzenli olarak kitabı hatırlatıyordu. Sonunda başladım. Ama nasıl okumak altını çiziyorum, üstünü çiziyorum, sesli okuyorum, üzerine konuşuyorum, 'gerçekten böyle mi düşünüyorsun?' sorusu hele bu aralar en popüler sorumuz. Kitap erkek veya kadın fark etmez farklı bir bakış açısı kazanmayı amaçlıyor. Ve bence başarıyor da. Doğru bildiğim ne kadar yanlış varmış oysa... Ayrıca bu tarz kitapları okumak için illa ilişkilerde sorun olmasına gerek yok. Hatta ortada bir ilişki de olmasına gerek yok. Ve her kitapsever için söylüyorum bu kitabı okumak bir kayıp değil, her şekilde bir kazanımdır bence.
    Not: Tekrar söylüyorum, bu kitabı övmem için baskı yapılmadı. Tamamiyle kitaba olan hayranlığımdan.
  • 243 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Okuduğum üçüncü kitabı oldu. Şiir kitaplarını, bir roman ya da öykü kitabı gibi okumayı bir türlü sevemedim. Zaman zaman elime alıp karıştırarak okumak daha hoş gelir.. Ama, Nâzım'da iş değişti. :) Son zamanlarda, ortamım müsait olduğunca sesli okumayı tercih ediyorum. Nâzım'ı da sesli okuyunca bambaşka bir duygu seli oluştu. O dizeler onun yüreğinden, kaleminden dökülürken; içinde yaşadığı coşkuyu, isyanı, direnci hissettim adeta.
    Nâzım halkın değil, halkların şairidir. Ve zaten en sevdiğim yönü de budur. Salt çiçek, böcek, aşk, acı değildir onun şiirlerine hakim olan.. Onun şiirleri her şeyi kapsar. Bütün çiçeklerin derlendiği bir buket gibi seriliverir önümüze.
    Üniversiteden arkadaşı Sİ-YA-U'ya aşıktır. Si-Ya-U tutuklanarak memleketine gönderilir, orada başı kesilerek öldürüldüğünü duyar Nâzım. Yüreğinin isyanını, Sİ-YA-U'nun en sevdiği tablo olan Mona Lisa'sının (Jokond) karşısında ağıda dönüştürür.
    *
    Nâzım Hikmet Ran - JOKONDUN HATIRA DEFTERİNDEN PARÇALAR
    #835
    Satır, 1929, Sayfa: 41-48
    ************************************************************
    Paris, 15 Mart 1924, Luvur Müzesi
    ***
    (''Jokond'' isimli manzum romanın birinci kısmından bir iki kroki)
    *
    Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor.
    Can sıkıntısından çok çabuk bıkılıyor.
    Bıktım artık canımın sıkıntısından.
    İçimdeki bu ruh yıkıntısından
    aldı fikrim şu hisseyi:
    Müzeyi
    gezmek iyi,
    müzelik olmak fena.!
    *
    Ben bu maziyi hapseden saraya
    öyle ağır bir hükümle kondum ki,
    çatlarken sıkıntıdan yüzümde yağlı boya
    mecburum durup dinlenmeden sırıtmaya.
    Çünki
    ben o Floransalı Jokondum ki
    Floransadan daha meşhurdur tebessümüm.
    *
    Luvur müzesinde artık canım sıkılıyor,
    ve mademki maziyle konuşmaktan çabuk bıkılıyor,
    ben
    karar verdim bugünden itibaren
    bir hatıra defteri tutmağa.
    Belki dahli olur bugünü yazmanın
    dünü unutmağa.
    *
    Lâkin acayip bir yerdir Luvur.
    Burda belki bulunur:
    İskenderi Kebirin
    kronometreli Lonjin saatı.
    Fakat
    bulunmaz yüz paralık bir kurşunkalem
    ve bir tabaka temiz defter kâadı.
    *
    Lânet olsun Luvruna, Parisine
    Yazarım ben de hatıratı
    muşambamın tersine.
    *
    Ve işte:
    Kırmızı burnunu eteklerime sokan,
    saçları şarap kokan
    miyop bir Amerikalının
    aşırınca cebinden mürekkepli kalemini
    başladım hatıratıma.
    Yazıyorum sırtıma:
    Tebessümü meşhur olmanın elemini.!
    *
    18 Mart. Gece
    *****************
    Luvur uyudu.
    Zulmette Venüsün kolsuz vücudu
    benziyor bir harbi umumi neferine.
    Palıyor bir Şövalyenin altın miğferi:
    vurdukça gece bekçilerinin feneri
    karanlık bir resmin üzerine.
    Burda
    Luvurda
    benziyor günlerim birbirine
    tahta bir mik'abın dört tarafı gibi.
    Başım keskin kokularla dolu
    bir ecza dolabının rafı gibi.
    *
    20 Mart
    *********
    Hayranım Felemenk ressamlarına:
    Süt ve sucuk tacirlerinin tombul madamlarına
    kolay mı üryan bir ilâhe edası vermek.?
    Lâkin
    isterse ipekli don giyinsin
    inek + ipekli don = inek.!
    *
    Dün gece
    bir pencere
    açık kalmış.
    Felemenkli üryan ilâheler soğuk almış.
    *
    Bugün
    bütün gün
    ziyaretçilere
    çevirip dağ gibi pembe çıplak gerilerini
    aksırıp öksürdüler.
    Tutulmuşum ben de nezleye.
    Nezleli bir tebessümle gülünç olmayım diye,
    ziyaretçilerden gizliye gizliye
    burnumu çekip durdum.
    *
    1 Nisan
    *********
    Bugün bir Çinli gördüm.
    Başı perçemli Çinlilere benzer yeri yok.!
    Ne de çok
    baktı bana.!
    Bilirim ki ben
    Fildişini ipek gibi işliyen
    Çinlilerin teveccühü
    atılamaz yabana.
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    ----------------------
    *
    20 Nisan
    **********
    Çin hadisatıyla meşgul gazeteler.
    Anlıyorum ki artık,
    Kaf dağından gelen eder
    altın semasında Çinimâçin yurdunun
    gerdi kanat.
    Fakat
    bu işte yalnız Britanya lordunun
    tüyleri yolunmuş bir kuş
    gibi matruş
    gırtlağı değil,
    kesilecek
    Konfuçyusun
    uzun
    seyrek
    sakalı da.
    *
    22 Nisan
    **********
    Dün gece bir Amerikan zurnasıyla
    12 beygirlik bir Fordun kornasıyla
    bir rüyadan uyandım.
    Ve bir lahza gördüğüm
    bir lahzada öldü.
    *
    Gördüğüm durgun mavi bir göldü.!
    Bu gölde canımın çekik gözlü canı
    yaldızlı bir balığın sarılmıştı boynuna.
    Ben gidiyorum ona
    sandalım çinişi bir çay fincanı,
    açtığım yelken
    kamış bir Japon
    şemsiyesinin
    nakışlı ipeğinden.
    *
    2 Mayıs
    *********
    Bugün Çinlim gelmedi.
    *
    5 Mayıs
    *********
    Bugün de yok.
    *
    8 Mayıs
    *********
    Benziyor günlerim
    bir istasyonun
    bekleme salonuna.
    Gözlerim dikili demiryoluna.
    *
    10 Mayıs
    ***********
    Yunan heykeltraşları.!
    Selçuk elinin çini nakkaşları.!
    Cemşide ateşle halı dokuyanlar.!
    Çölde hecinlere kaside okuyanlar.!
    Vücudunun rakısı rüzgâr gibi esen.!
    Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen.!
    Ve sen
    beş parmağında beş hüner taşıyan
    Mikel Anj usta.!
    Haykırın ilân edin düşmana dosta:
    Pariste fazla bağırmış diye,
    sevgilisi Jokondun,
    Fransa hududunun
    atılmış haricine.!
    *
    Çinden gelen sevgilim gitti Çine.!
    Ve ben artık
    bilemem kimlere derler Leylâ ile Mecnun.?
    O pantolonlu Leylâ
    Ben eteklikli Mecnun değisem.!
    *
    Ağlayabilsem a...h
    ağlayabilsem.!
    *
    13 Mayıs
    ***********
    Bugün tam benim önümde
    kanlı ağzının
    boyasını tazeleyen
    bir ev kızının
    elindeki aynaya ilişince gözüm,
    parçalandı kafamda şöhretimin teneke tacı.
    İçimde kıvranırken ağlamak ihtiyacı
    dudaklarım kırıtıyor,
    pişmiş bir domuz kellesi gibi suratım sırıtıyor.
    *
    Dilerim ki
    kübist bir ressama fırça olsun kemikleri
    Leonar da Vinçinin,
    boyalı elleriyle sarılıp boğazıma,
    altın kaplama bir diş gibi ağzıma,
    bu mel'un tebessümü taktığı için.!
    *
    (Yakında bu romanın tamamı çıkacak.)
    ***
    Bütün zulüm görenlerin şairidir Nâzım.. Nâzım hasrettir, Nâzım aşktır, Nâzım vatan sevgisidir, Nâzım emektir, Nâzım acıdır, Nâzım her şeye karşın ''umuttur''.
    Bir şans eseri sahafta bulduğum Adam Yayınları'nın serisinden ikinciyle devam edilir bu yola :) ''Benerci Kendini Neden Öldürdü.?'' Bu kez, Hindistan'da intihar eden Benerci isminde bir devrimciye yer veriyor.. Okuyalım. :)
  • 272 syf.
    ·10 günde·8/10
    Bu kitap arkadaşımın tabiriyle "enteresan" bir kitap. Zira kimi tarihi romanlarda üstü kapalı değinilen Osmanlıdaki oğlancılığın açık açık anlatılması söz konusu.

    Kitapta neden "homoseksüellik", "gay" vb. terimler değil de "oğlancılık" tabiri kullanılıyor derseniz, mevcut ilişkilerin çoğunun rıza dışı olması, yaşanan cinselliğin efendi-köle ve güçlü-zayıf ilişkilerinden kaynaklı olmasından dolayı böyle bir isimlendirmeye gidilmiş: "Buraya kadar anlattığımız oğlan tipleri, köle olarak ele geçirilip zorla kullanılan veya bu işe zorlanarak yahut tehdit edilerek alıştırılan tiplerdi." (Syf. 241)

    Yazar, Osmanlı'da oğlancılığın ortaya çıkışı ve yer yer halka yayılmasını yönetici kesime mal ederken Türk milletinin çoğunluğu tarafından bu durumun benimsenmediğini belirtiyor.

    Toplumdaki bozulmayı da yine yönetici sınıfa mal ediyor: "Osmanlı'nın egemen sınıfını oluşturan ve devleti demir yumrukla yöneten devşirme kesim; zevkçiliği şiddetlendirerek ayağa düşürünce, onları izleyen alt tabakalar da zevkçiliğe yönelmiş; sonunda bu iş, afyon sakızı yutmaya vardırılmış; oğlancı hayat tarzı afyonkeşliğe kadar ulaşmıştır."(syf. 239)

    Konu siyasi, toplumsal, dini, edebi, tarihi vb. hemen hemen her açıdan ele alınmış diyebilirim.

    Kitap geçmiş dönemlerdeki ahlaki yozlaşma ve çarpık ilişkileri ele aldığı için kitabı okumak zaman zaman sıkıcı bir hal aldı.

    Kitapta kaynakça mevcut. Yabancı kaynakların yanı sıra, yerli kaynaklardan da yararlanılmış. Yalnız dikkatimi çeken bir husus oldu. "Deli Birader(Mehmed Gazalî), Kitab-ı Dâfi-ü'l Gumûm" künyeli esere birçok bölümde atıfta bulunuluyor ya da kaynak olarak gösteriliyor.

    Eleştireceğim bir diğer husus da yazarın kimi alıntılara yaptığı yorumların ve değerlendirmelerin çok da isabetli olmaması üzerine. Yazarın zaman zaman bazı yorumlarında kendi düşüncesini desteklemek için zorlama yorumlarda bulunduğu hissini uyandırdığı oldu.

    Bir diğer eleştireceğim nokta ise şiirlerdeki oğlancılık kısmının gereğinden uzun olması. Yazar kendi düşüncesini kanıtlama ihtiyacı ile çeşitli örnekler veriyor ancak verilen örnekler her yazar için bir iki tane ile sınırlı tutulsa daha iyi olurdu. Şiirler her ne kadar günümüz Türkçesi ve dipnotlar ile birlikte verilmiş olsa da o kısımları okurken epey sıkıldım.

    Dil konusuna gelirsek, dili akıcı ve anlaşılır. Zaman zaman yararlanılan eserlerden yapılan alıntılar mevcut olmakla beraber bunların anlamları yine aynı sayfada dipnot olarak verilmiş. Ancak alıntı yapılan bazı metinlerde bolca argo terim geçtiği için bazı okurlara fazla argo bir kitap gelebilir. Argo kelimeler yazılırken kelimedeki bir sesli harfin yerine sadece bir nokta konarak yazılmış.

    Ayrıca kitapla ilgili minnak bir araştırma yapınca bu kitabın bir dönem "sakıncalı" listesine alındığını ve siyah poşette satılmasına karar verildiğini öğrendim. Kaynak Yayınlarının açtığı karşı dava sonucunda, mahkeme kitaptaki bilgilerin Osmanlı dönemine ait belgelere dayanmasını gerekçe göstererek kitabın sakıncalı listesinden kaldırılmasına ve siyah poşetsiz bir şekilde satılabilmesine izin vermiş. Bu arada siyah poşetli kitap satışını da ilk defa duydum, "erotik dergi mi lan bu!"(siz benim gibi yapmayın daha efendice şaşırın), diye şaşırdım, şaka gibi:)

    Sonuç olarak tarihin saklı yüzüne meraklı olanların, resmi ideolojinin lanse ettikleri dışında kaynaklar okumayı sevenlerin ilgisini çekecek, nispeten severek okuyacakları bir kitap diyebilirim.

    Keyifli okumalar dilerim..
  • Yalnızken sesli okumaktan korkmayın! Sadece kısa süreliğine şapşal gibi hissedeceksiniz, ama sesli okuyarak öğrendikleriniz bir ömür yanınıza kâr kalacak.
  • Kur’ân-ı Kerîm Okumak

    Kur’ân-ı Kerîm okumak büyük mükâfat vesilesidir. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm hatmi ilk sahâbe-i kirâm efendilerimizden bu yana müminlerin çok önem verdiği, alışkanlık haline getirdiği hususlar arasında yer almıştır. Mutasavvıf âlimlerimizden Abdurrahman-ı Tâhî [kuddise sırruhû] evlerde sesli Kur’an okumanın zulmeti kaldıracağını buyurmuştur.

    Kur’ân-ı Kerîm mümin için bir duadır, şefaat vesilesidir. Kişi Kur’an okudukça dua etmiş, Rabb’ine yaklaşmış olur. Cenâb-ı Mevlâmız, müberra kitabımız Kur’ân-ı Kerîm hakkında şöyle buyurmuştur: “Ona ne önünden ne ardından bâtıl yaklaşamaz. O herkes tarafından övülen ve hikmet sahibi olan Allah’tan indirilmiştir” (Fussılet 41/42). Fahr-i Kâinat Efendimiz de [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur: “Kur’an ehli kimseler, Allah’ın ehli ve has kullarıdır” (İbn Mâce; Nesâî).

    Bir seferinde de Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur: “Demir paslandığı gibi kalpler de paslanır.” Bu söz üzerine sorulur: “Ey Allah’ın resûlü, öyleyse kalplerin cilası nedir?” “Kur’an okumak ve ölümü hatırlamaktır” (Beyhakî).

    Semerkand Takvimi
  • Batı’nın Osmanlı kadınına bakışı “Harem” eksenlidir…
    Bazı Batılı yazarlar, Osmanlı Sarayındaki haremi bir “Mutsuz kadınlar hapishanesi” olarak algılamışlar, haremdekiler hakkında fantastik hikâyeler uydurmuşlardır…

    Oysa harem, yabancı yazarların hiç görmeden yazdıkları seyahatnamelerinde anlattıkları gibi, bir “mutsuz kadınlar hapishanesi” değil, öncelikle padişahların evidir…

    İkincisi: Kadının dikkat, liyâkat ve zekâsına göre yükseldiği bir “Kadın Üniversitesi”dir (Erkeklerinki de Enderun’dur).

    Yedi-sekiz senelik mecburi bir eğitim sürecinde çeşitli sınavlardan geçtikten sonra, “çırak” çıkarılanlar (birisiyle evlenip haremden ayrılan cariyeler) yerleştikleri semtin öğretmenliğini yapar, o semtin kadınlarına ve kızlarına okuma yazma, edep-erkân, hayır-hasenat, nezaket, görgü, okuma-yazma, Kur’an-ı Kerim, biçki-dikiş, nakış, oya, dantel öğretirlerdi.

    “Saraylı Ana”nın konağında haftanın belirli günleri yapılan “kadın kadına” toplantılarda güzel sesli hafızlar Kur’an okuduktan sonra, çeşitli kitaplar okunur ve okunan metin üzerine ciddi tartışmalar gerçekleşirdi.

    Böylece “Saraylı Ana”nın konağı bir nevi “Halk Üniversitesi”ne dönüşürdü… Mahallenin kadınları ve kızları da bu “üniversite”nin öğrencileri olur, bu sayede bilgi ve görgülerini artırırlardı.

    Zaten kitap okumak, Osmanlı saray kadınının tutkusuydu. Padişah eşlerinin ve kızlarının özel dairelerinde, haremde bulunan genel kütüphanenin dışında mutlaka bir kitaplık bulunurdu.

    Çocuklarımızın doğru düzgün yetişmemesinde, sanırım kadının kitaptan kopuşunun büyük rolü var… Bilgisiz ilgi, çocukların geleceğini inşa etmiyor!

    Malum “Yuvayı dişi kuş yapar”…

    Atasözü deyip geçmeyin: Bilirsiniz, atasözleri hayatın içinde damıtılmış tecrübeleri yansıtır. Bu bakımdan önemsenmelidirler…

    Önemsediğim atasözlerinden biri de işte bu “Yuvayı dişi kuş yapar” sözüdür. Bu atasözünde, toplumun oluşumunda kadının konumu vurgulanıyor…

    Onu “ailenin bel kemiği” yapıyor…

    İsveçli Prof. Gaston Jezz bu gerçeği keşfedebilmiş nadir Avrupalılardan biridir. Şöyle diyor:

    “Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz.”

    Bu nizamın mimari kadındır ve bunun için de baş tacıdır!

    A.L.Castellan ise şöyle diyor: “Türkler başkalarının kadınlarına azami derecede hürmet ederler ve gezinti yerlerinde tesadüf ettikleri kadınlara gözlerini dikip bakmayı haram sayarlar.”

    Mareşal Moltke’nin söylediklerine de bir göz atalım:

    “İtiraf etmeliyiz ki; bizde bir genç kız, nişanlılıktan evliliğe geçince bir derece daha itibardan düşer. Çünkü şehvetperest erkeklerin âşıkane iltifatları kesilir. Şarkta ise evlilik, kadını yüceltir; zira evin tek hâkimi kadındır.”

    Mareşal Moltke’nin sözlerini yüksek sesle tekrarlayalım:

    “Evin tek hâkimi kadındır…”

    Evin hâkimi olan topluma da hükmeder!..

    Demek oluyor ki, bize öğretilenin aksine, Osmanlı kadını ezilen, horlanan, aşağılanan birtip değil, saygı gören bir figürdür…

    Geleceğin padişahları (şehzadeler) bile onların elinde yetişir
    Yavuz Bahadıroğlu