• Aşırı ıstırap sessizdir, öylece, sessiz, taşlaşmışçasına, bir depremle kumlara gömülmüş mermer heykeller gibi oturduk.
  • Bütün maneviyat ve dinler insanın içindeki o temel ve içsel gerilimi çözmek ister: Aşk ve ıstırap arasındaki gerilimi.
  • Susarak anlattım bütün gizliyi
    Sakladım duygumu ben konuşarak

    Bir acı tarlası sessiz yüzünde
    Aşkı yürürlüğe koyma savaşı

    İçimde bir düzen kaynaşmaktadır
    Büyük ve çekingen bakışlarından

    En iyi anlatış artık susmaktır
    Anladım bunu ben seni bilince

    Gel denize yaslan yalnız denize
    Sırrını denizler taşır insanın

    Zaman bir hızdır ve yıldızdır akan
    Esneyen günler ve gece üstünden

    Bir uyku bölmezse anılarımı
    Korkarım çıldırtır bu hayal beni

    Gözlerin ne kadar İstanbul öyle
    Sebiller uçuşur parmaklarında

    Ortak günlerimiz tarih şöleni
    Saçlarında sayfa sayfa güneşi

    İçimde bir sergi var portrelerin
    Hayalim her yerde kavrar gölgeni

    Aşka ve tabiata ulaştır bizi
    Gel kurtar bu şehrin gürültüsünden

    Terketme n'olursun bir eşya gibi
    Ölümsüz bir hasret yaşarken bende

    Vurulmuş bir geyiktir sensiz zamanlar
    İçimin ormanı bir yangın yeri

    Bir uyku bölmezse anılarımı
    Korkarım çıldırtır bu hayal beni

    Istırap varoluş şartımız oldu
    Esef etme yasım karaymış diye

    Bir yanım vahşidir ürkütür seni
    Aykırı düşerim sulhçulüğüne

    Bir gün deli gibi sarsarak seni
    Göklerin yolunu sorabilirim

    Başımı taşlara vurabilirim
    Aklımdan çıkarsa anılarımız

    Paramparçayım sen onar beni
    Topla aynalardan eski gölgemi

    Göçebe ömrümü bağla zamana
    Dağılsın içimin karıncaları

    Bir uyku bölmezse anılarımı
    Korkarım çıldırtır bu hayal beni
    Akif İnan
  • Susarak anlattım bütün gizliyi
    Sakladım duygumu ben konuşarak

    Bir acı tarlası sessiz yüzünde
    Aşkı yürürlüğe koyma savaşı

    İçimde bir düzen kaynaşmaktadır
    Büyük ve çekingen bakışlarından

    En iyi anlatış artık susmaktır
    Anladım bunu ben seni bilince

    Gel denize yaslan yalnız denize
    Sırrını denizler taşır insanın

    Zaman bir hızdir ve yıldızdır akan
    Esneyen günler ve gece üstünden

    Bir uyku bölmezse anılarımı
    Korkarım çıldırtır bu hayal beni

    Gözlerin ne kadar İstanbul öyle
    Sebiller uçuşur parmaklarında

    Ortak günlerimiz tarih şöleni
    Saçlarında sayfa sayfa güneşi

    İçimde bir sergi var portrelerin
    Hayalim heryerde kavrar gölgeni

    Aşka ve tabiata ulaştır bizi
    Gel kurtar bu şehrin gürültüsünden

    Terketme n'olursun bir eşya gibi
    Ölümsüz bir hasret yaşarken bende

    Vurulmuş bir geyiktir sensiz zamanlar
    İçimin ormanı bir yangın yeri

    Bir uyku bölmezse anılarımı
    Korkarım çıldırtır bu hayal beni

    Istırap varoluş şartımız oldu
    Esef etme yasım karaymış diye

    Bir yanım vahşidir ürkütür seni
    Aykırı düşerim sulhçulüğüne

    Bir gün deli gibi sarsarak seni
    Göklerin yolunu sorabilirim

    Başımı taşlara vurabilirim
    Aklımdan çıkarsa anılarımız

    Paramparçayım sen onar beni
    Topla aynalardan eski gölgemi

    Göçebe ömrümü bağla zamana
    Dağılsın içimin karıncaları

    Bir uyku bölmezse anılarımı
    Korkarım çıldırtır bu hayal beni

    Mehmet Akif İnan
  • Bütün varoluş açık. Bütün kapılar açık ama öyle bir hızla koşuyoruz ki göremiyoruz. Ve ne kadar hüsrana uğrarsak, hızımızı o kadar arttırıyoruz çünkü zihin, "Yeterince hızlı koşmuyorsun. Bu yüzden yetişemiyorsun," diyor.
    Zihin hiçbir zaman,
    “Koştuğun için yetişemeyeceksin," demeyecektir. Bunu nasıl söyleyebilir? Bu mantıksız.
    Zihin, “Yeterince hızlı koşmadığın için yetişemiyorsun. O yüzden daha hızlı koş. Daha hızlı koşanlar, onlar yetişiyor," diyor.
    Ve daha hızlı koşanlara sor. Onların zihinleri de aynı şeyi söylüyor: "Daha da hızlı koş. Gerçekten koşanlar, onlar yetişiyor."
    Kimse yetişmiyor ama her zaman birileri senin önünde ve birileri de arkanda. Birilerinin önüne geçmiş olabilirsin ama nerede olursan ol, her zaman birileri senin önünde. Neden? Çünkü arzu bir çemberin içinde döner.

    Bir çemberin içinde dönüyoruz. Bu yüzden eğer çok hızlı koşarsan, arkandaki kişi bile önüne gelebilir. Bir çemberin içinde koştuğumuz için her zaman önde birisi ve yeterince hızlı koşamadığımız, başka birinin bize yetiştiği, bizim kaybettiğimiz duygusu olacaktır.
    Bu ülkede birçok gerçeği biliyorduk. Bu dünyayı sansara olarak adlandırdık. Sansara tekerlek demektir—sadece sen koşmuyorsun, aynı zamanda tekerlek de koşuyor. Sabit bir çember değil. Sen dursan bile tekerlek devam eder. O yüzden kişinin durması yetmez, aynı zamanda tekerlekten dışarı çıkmalıdır.
    Bu dışarı çıkış sannyas'tır. Durmak yeterli değildir. Tekerlekten dışarı çıkmalısın, çünkü sen koşmasan bile tekerlek dönmeye devam edecektir. Ve bu öyle güçlü, öyle büyük bir tekerlektir ki sadece bir yerinde hareketsiz
    duruyor olsan bile koşuyor olursun. Dışarı çıkmak sannyas demektir—sadece koşmayı kesmek değil dışarı da çıkmak. Tekerlekte olma. Tekerlek izinden çık. Onu gör. Sadece o zaman bu tekerleğin neden yapıldığını görürsün, sen koşmadığında bile neden dönmeye devam ettiğini.
    Tekerlek sonsuz arzular tarafından yaratılmıştır , şimdiye kadar var olmuş bütün arzular tarafından, bugün var olan arzular tarafından—şimdiye kadar var olmuş bütün insanların, bütün varlıkların bütün arzuları tarafından. Bir gün öleceksin ama arzuların devam edecek dalgalar yaratmışlardır. Burada olmayacaksın ama senin arzuların noesferde dalgalar yaratmışlardır. Burada olmayacaksın ama ben bir şey söyledim; bu sözcükler, bu sesler sonsuza dek titreşmeye devam edecektir.

    Arzuladığın şey her neyse— gerçekleşmiş, gerçekleşmemiş olmaması fark etmez—arzu zihnine, yüreğine geldiği anda dalgalar, dalgac ıklar yaratmışsın demektir. Bunlar devam eder. Bu tekerlek, bu sansara şimdiye kadar var olmuş ve şu anda var olan bütün arzulardan oluşmuştur. Bu, bütün ölülerin ve canlıların yarattığı öyle büyük bir güçtür ki hareketsiz kalamazsın. Seni iteceklerdir, koşman gerekir.
    Sanki büyük bir kalabalığın içindeymişsin gibidir. Bütün kalabalık koştuğunda sen hareketsiz kalamazsın.
    Sen de koşmaya zorlanırsın. Eğer koşarsan güvendesindir; eğer koşmazsan ölürsün. Koşmak için enerjiye gereksinimin yoktur. Eğer hiç çaba harcamazsan kalabalık seni iter. Bu, tekerlektir—arzuların tekerleği.

    Tibet'in tekerlek resmîni görmüş olmalısın. Orada arzuların tekerleğinin tümü çok güzel tasvir edilmiştir.
    Tekerleğin dışına çıkmak sannyas'tır. Sadece kalabalığın dışına çıkarsın. Sadece tekerlekten inersin. Sadece yolun kenarında oturursun, ona veda edersin. Sadece o zaman bu tekerleğin ne olduğunun olgusunu anlarsın. Sadece o zaman bu insanların bir çember içinde döndüklerini görürsün, önünden birçok kez geçerler—o zaman bunun bir tekerlek olduğunu anlarsın.
    Buda, Mahavira bu dünyayı sansara, bir tekerlek olarak adlandırabildiler çünkü oradan çıktıklarında bunun bir tekerlek olduğunu gördüler. Bir çizgi üzerinde değil bir çemberde —aynı arzuları, aynı günleri, aynı geceleri, aynı hayal kırıklıklarını tekrarlayarak, bir hortumun içinde devam ederek—koşuyorsundur.

    Arkadan itilerek, önden çekilerek devam edersin.
    sannyas kenara çıkmak, dışarı çıkmak demektir. Bu sannyas' ın ikinci bölümüdür. Sannyasin iki bölümü vardır. Birinci bölümü hüsranı tanımak,ıstırabı tanımaktır. Mucize budur: dünyanın hüsran olduğunu, dünyanın ıstırap olduğunu bir kere anladığında artık hüsrana uğramazsın. Düş kırıklığı, dünyanın düş kırıklıklarıyla dolu olduğunu görmezsen gelir. Umutsuz olduğunu bilsen bile umut ettiğin i ç i n ıstırap gelir. Bu umut saçmadır. Bunu anladığında artık hiç de umutsuz hissetmezsin. O zaman böyle hissetmeye gerek kalmaz.
    Umutsuz hissetmek için neden yoktur—umut diye bir şey yoktur ki.


    Bir kere hayatın ıstırap olduğunu anladığında, hiçbir zaman ıstırap içinde olmazsın, onun dışında olursun.
    O yüzden bir sannyasin hayal kırıklığına uğramış bir kişi değildir. Bir sannyasin dünyayı hayal kırıklığı olarak tanıyan kişi demektir. O

    hayal kırıklığına uğramaz, çok rahattır. Ona hayal kırıklığı yaşatacak hiçbir şey yoktur. Bilir ki olan her şey, o şekilde olduğu için öyledir. Onun için ölüm bile keder değildir çünkü ölüm kesin olan bir şeydir.
    Bu dönen tekerleğin (bu dünyanın, bu sözüm ona hayatın, tekrarlayan bu bozuk döngünün) doğasını bir kez anladığında, sessiz ve mutlu bir insan haline gelirsin. Artık umut etmediğin için umutsuzluk duygusu yoktur. Rahats ındır, sakinsindir. Ne kadar rahat olursan o kadar sakin olursun. Ne kadar ânın içinde olursan o kadar durgun, o kadar hareketsizsindir.
    Bütün bilinecek ve anlaşılacak olan (moksha, Tanrı, gerçek) burada ve şimdidedir, tam bu ânın içindedir. O yüzden bir bakımdan, ruhsal arayış herhangi bir şey için değildir.

    Herhangi bir nesne için değildir. Olanı bilmek içindir ve bu biliş sen ânın içinde olduğunda gelir.
    Anda olmak sırrın kapısıdır veya açık sırdır diyebilirsin. Anda olmak açık sırdır.
  • ...Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı. Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku,buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi.Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

    Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.
    Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü,camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir
    sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi.Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

    Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak.O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. Sarıldı.Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı. Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı.Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı,yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?

    Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi.
    Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.

    Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız,biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey
    değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...

    Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı. Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı.Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı...