• -Merhumu nasıl bilirdiniz?
    -İyi bilirdik!

    -Size sormadım cemaat! Şu toprağa soruyorum, şu börtü böceğe soruyorum, şu dağa taşa soruyorum, şu dilsiz hayvanlara soruyorum, şu ağaçlara soruyorum, şu evlere, binalara soruyorum. Çünkü size sorunca tüm şerefsizler için bile "iyi bilirdik" diyorsunuz!

    Kuşlar: Onu iyi bilmezdik. Balkonuna yaptığımız yuvayı bozardı. Yumurtalarımızı kırar atardı. Balkondan yemeyelim, içmeyelim diye balkona bizi korkutacak şeyler koyardı. Halbuki bu evin yerinde dedelerimizden kalma ağaçlar vardı. Ağaçlarımızı kestiler, yerine ev yaptılar. Eve bir ağaç dikmediler. Evimizi elimizden alıp bizi betonlara mahkum ettiler. Bir gramlık canımız vardı. Korkudan ölecek oluyorduk. Biz onu iyi bilmezdik hoca efendi! Hakkımız helal değildir. Öldü ya bir kaç gündür rahat ettik!

    Kediler: Hakkımızı helal etmiyoruz hoca efendi! Çöpten yiyecek almamıza engel olurdu. Bizi görünce taşlardı. Tam uyuyacakken kuyruğumuza basardı. Yavrularımı bırakır gider, döndüğümde onları bulamazdım. Acı acı miyavlayan yavrumun sesini duyuyorum. Ben iyi bilmezdim bu adamı!

    Köpekler: Ben de iyi bilmezdim bu herifi! Beni nerede görse taşlardı. Bir gölgede durmama izin vermezdi. Sessiz sedasız gitmeme rağmen bana canavar muamelesi yapardı. Eniklerime tekme atardı. Beni bahçesine alsa, boğazıma idamlık ip geçirir, günlerce aç bırakırdı. Beni vahşi yapmak için açlıkla, susuzlukla terbiye ederdi bu terbiyesiz!

    Ağaçlar: Biz de onu iyi bilmezdik. Dalımızı kırardı. Gövdemize bıçak saplardı. Bir torba tahta almamak için piknik yapmaya gelince yaş dalımızı keserdi. Dal dediğime bakmayın. Onlar benim kollarımdı, onlar benim ciğerimdi. Dalım azaldıkça zayıfladım, çürüdüm, yıkıldım ve devrildim.

    Bitkiler: Biz de iyi bilmezdik. Bizi ezerdi. Bizi koparıp atardı. Bizi sevdiğine verip bizimle sevgisini ifade edip kırık bir canı mutlu etmesi gerekirken bizi hor görürdü. Adımız ot diye, çimen diye, sap diye koparır atardı. Halbuki bir böceğin eviydik, bir kuşun gölgesiydik, bir solucanın bahçesiydik.

    Toprak: Ben de helal etmiyorum. Ben de onu iyi bilmiyorum. Verimli bir araziydim. Binlerce kişiyi doyuruyordum. On binlerce böceğe, kuşa ev sahipliği yapıyordum. Sonra beni zehirledi. Beni kısırlaştırdı. Sahte belgelerle beni iskana açtı. Üstüme ağır taşlar koydu. Üstüme nefes alamayacağım beton evler inşa etti. Gerçi bazen dayanamayıp içimdeki suları bu eve sızdırdığım oldu, bazen altlarından kayıp gittim, onları korkuttuğum oldu. Ama bir nefes alacağım toprak bırakmadılar.

    Evler: Benim de hakkım helal değil. Ben ev diye sevinirken benim kumumu az koydu. Çimentomdan çaldı. Demirim gevşekti. Biçimsiz ve kaçaktım. Ben evlerin en kötüsü idim, en çürüğü idim. Benim gibi onlarca bina inşa etmiş. Yıkılan evlerde canlar cananlardan ayrıldı. Onun yüzünden bu evde hayır yok dediler. Komşunun sesi komşuya gidiyordu. Duvarlar gevşekti. Kimse bizden memnun değildi. Defalarca alındık, satıldık. Satılık sitelerinden, emlakçılardan hiç eksik kalmadık. Alan, hayrımızı görmedi. Bir tane uzun süreli sahibimiz olmadı. Her gelen bir yerimi kırıp tamir etti. Canım yandı hocam, canım!

    Evet, dostlar bizi koro halinde tezkiye edecek cemaate değil de tabiata sorsalar ne derler acaba?

    Bu konuyla ilgili hadisleri hatırladınız mı? Tüm tabiatın insan üzerinde hakkı vardır. Dinimiz tabiatın hesabını da soracaktır. İnsanların iyi bilmesi yetmiyor. Tabiat da bizden hesap soracak.
    Murat Padak
    Şanlıurfa Diyanet Eğitim Merkezi Eğitim Görevlisi
  • -Merhumu nasıl bilirdiniz?
    -İyi bilirdik!

    -Size sormadım cemaat! Şu toprağa soruyorum, şu börtü böceğe soruyorum, şu dağa taşa soruyorum, şu dilsiz hayvanlara soruyorum, şu ağaçlara soruyorum, şu evlere, binalara soruyorum. Çünkü size sorunca tüm şerefsizler için bile "iyi bilirdik" diyorsunuz!

    Kuşlar: Onu iyi bilmezdik. Balkonuna yaptığımız yuvayı bozardı. Yumurtalarımızı kırar atardı. Balkondan yemeyelim, içmeyelim diye balkona bizi korkutacak şeyler koyardı. Halbuki bu evin yerinde dedelerimizden kalma ağaçlar vardı. Ağaçlarımızı kestiler, yerine ev yaptılar. Eve bir ağaç dikmediler. Evimizi elimizden alıp bizi betonlara mahkum ettiler. Bir gramlık canımız vardı. Korkudan ölecek oluyorduk. Biz onu iyi bilmezdik hoca efendi! Hakkımız helal değildir. Öldü ya bir kaç gündür rahat ettik!

    Kediler: Hakkımızı helal etmiyoruz hoca efendi! Çöpten yiyecek almamıza engel olurdu. Bizi görünce taşlardı. Tam uyuyacakken kuyruğumuza basardı. Yavrularımı bırakır gider, döndüğümde onları bulamazdım. Acı acı miyavlayan yavrumun sesini duyuyorum. Ben iyi bilmezdim bu adamı!

    Köpekler: Ben de iyi bilmezdim bu herifi! Beni nerede görse taşlardı. Bir gölgede durmama izin vermezdi. Sessiz sedasız gitmeme rağmen bana canavar muamelesi yapardı. Eniklerime tekme atardı. Beni bahçesine alsa, boğazıma idamlık ip geçirir, günlerce aç bırakırdı. Beni vahşi yapmak için açlıkla, susuzlukla terbiye ederdi bu terbiyesiz!

    Ağaçlar: Biz de onu iyi bilmezdik. Dalımızı kırardı. Gövdemize bıçak saplardı. Bir torba tahta almamak için piknik yapmaya gelince yaş dalımızı keserdi. Dal dediğime bakmayın. Onlar benim kollarımdı, onlar benim ciğerimdi. Dalım azaldıkça zayıfladım, çürüdüm, yıkıldım ve devrildim.

    Bitkiler: Biz de iyi bilmezdik. Bizi ezerdi. Bizi koparıp atardı. Bizi sevdiğine verip bizimle sevgisini ifade edip kırık bir canı mutlu etmesi gerekirken bizi hor görürdü. Adımız ot diye, çimen diye, sap diye koparır atardı. Halbuki bir böceğin eviydik, bir kuşun gölgesiydik, bir solucanın bahçesiydik.

    Toprak: Ben de helal etmiyorum. Ben de onu iyi bilmiyorum. Verimli bir araziydim. Binlerce kişiyi doyuruyordum. On binlerce böceğe, kuşa ev sahipliği yapıyordum. Sonra beni zehirledi. Beni kısırlaştırdı. Sahte belgelerle beni iskana açtı. Üstüme ağır taşlar koydu. Üstüme nefes alamayacağım beton evler inşa etti. Gerçi bazen dayanamayıp içimdeki suları bu eve sızdırdığım oldu, bazen altlarından kayıp gittim, onları korkuttuğum oldu. Ama bir nefes alacağım toprak bırakmadılar.

    Evler: Benim de hakkım helal değil. Ben ev diye sevinirken benim kumumu az koydu. Çimentomdan çaldı. Demirim gevşekti. Biçimsiz ve kaçaktım. Ben evlerin en kötüsü idim, en çürüğü idim. Benim gibi onlarca bina inşa etmiş. Yıkılan evlerde canlar cananlardan ayrıldı. Onun yüzünden bu evde hayır yok dediler. Komşunun sesi komşuya gidiyordu. Duvarlar gevşekti. Kimse bizden memnun değildi. Defalarca alındık, satıldık. Satılık sitelerinden, emlakçılardan hiç eksik kalmadık. Alan, hayrımızı görmedi. Bir tane uzun süreli sahibimiz olmadı. Her gelen bir yerimi kırıp tamir etti. Canım yandı hocam, canım!

    Evet, dostlar bizi koro halinde tezkiye edecek cemaate değil de tabiata sorsalar ne derler acaba?

    Bu konuyla ilgili hadisleri hatırladınız mı? Tüm tabiatın insan üzerinde hakkı vardır. Dinimiz tabiatın hesabını da soracaktır. İnsanların iyi bilmesi yetmiyor. Tabiat da bizden hesap soracak.
  • Gece ayaz, gökyüzü beyaz;
    Enfes bir göksel koro aydınlanmış
    Öyle sessiz, öyle usul akıyor...
  • Ötesi
    saçakların buz kırgını
    soğuk fırtınalar
    boranlar yara doğru
    sanrılar durulur duyulmaz
    vakitlerden kehribar
    şehr-i sefahatti kol kanat gerilmiş
    kuşaklar tetikte
    babil'in asma bahçelerinde infazlar
    dünyanın yedinci cücesiydi sekiz harika insandan biri
    mavi bir yuvarlaktı hepsi kainat kadar büyük
    ve küçücük bir damla hayat kadar
    bu işten en çok sıkılanlardır peygamberler
    nefsi terbiye zemininde
    uhrevi bir ıslıktı en kabadayı mucizesi
    kolaydı çünkü bir olmazı anlatmak inanmak isteyene
    denizler yarıldı yarıdan
    sönük bir akşam yemeğinin ortasında
    bir düzine uhrevana kaldı kabarık hesap
    ve sonuncunun mucizesi mucizesizliği oldu

    kardeşlerim!
    kardeşlerim acele etmeyiniz
    hele bir ölelim de gerisi kolay!
    Öyle Bakma Çünkü...
    Güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden
    dünyaya,
    hayret, hasret ve biraz da
    bayat bayram şekeri kederiyle bakan,
    aklı canbaz,yanağı al,
    sesi çilek aroması
    bir çocuk oturuyor
    gözlerinde...
    Sen Sebep
    korkutma beni
    bu yaşlı başsız kelli felsiz halimle
    gereğinden ziyade güzelsin zaten aklımı çelme
    takma fikrime aksak ritimler
    o havaya ayarlı değil bu yelken bu gemiler
    kimin rastlantısı benim başıma geldi bilinmez
    ummandır ıslak aksak girilmez
    kapma kutusunu cahil ömrümün
    açılır da içinden boş bir hayal çıkar seçilmez

    daha bu yağış bir şey değil
    sen bir de acıklı halimi gör
    ürkünden derin soyulur farkına varmazsın
    suda balık nasıl aymayı bilmez
    su da balık da
    hangi denizin neresindedir ayırmaz
    böyle bir sevmek vardır
    ve birçok er mektubunda görülmüştür

    yok kadınlara aşık olanların işidir şiir
    kirlidir yakası gömleklerinin
    boyuna boyna fular papyon istemez
    şairin boğazı darboğazdır
    boğazın en inceldiği yerden solur

    gülme üstüme kaçacak yerim yok
    gelme yareme yarın veya başka seyir
    tarih tevellüt iklim cetvel yok

    saçlarında bulunabilir
    bazı kayıp kentlerin
    yakışıklı cesetleri
    bir ağıta asılı kalır
    infaz gibi
    acılı çağların

    yeri geldi diye ağlıyorum
    yoksa hiç aklımda yoktu
    gidenler gelirler
    her gece yalnızlığıma
    halleşir vedalaşırız
    bir merhaba saflığında
    kalanlarda kalmışya aklı gidenlerin
    hep eski haberler arıyorlar
    günlük taze gazetelerde
    ve yalanlar kalanlara kalıyor
    nasılsa gidenler gerçeğin olduğu yerde

    sebebim sensin
    bu mürekkep balığı
    bu bukalemun
    bu kalem
    yokluğun
    her şeyi sorduğum hayat
    beni rahat bırak!

    her evin kilerinde toz içinde kitabı
    ölülerle konuşma sanatının
    grev var ansiklopedilerin bazı sayfalarında
    süresiz olarak açıklamıyorlar
    bazı ideolojileri
    sözlüklerin bazı sapa harflerinde
    işi yavaşlatma eylemi
    beş saati buluyor anlamak
    bir sözün etnik kökenini
    bütün bunların sebebi sensin
    asla hatırlanmayacak bir rüyanın
    ortasında
    elinde derin bir uyku kokusu.
    Sessiz
    kavun kokulu odaların rayihasıdır
    karışan sulara
    senin fikrinle yoğrulmuş bir eser yoktur
    yüzümün sana traşlanmış bölümünde
    çoğu çiçekli
    kimi şarkılar geçer aklımdan
    sesime sesin dökülür
    bir ıssız bir mutlu koro başlar
    ardından
    şarkıya
    çünkü benim sessizliğimde
    senin de susuşun var.

    Son Durak
    Kilitlenmiş beton kanatları kuşların
    Oksit gibi yakışkan bir mayışmayla ağarmış gün
    Pas tutan kelimeler için bir iksir belki de
    Ya da aklına susamış sevgililerin safdilliği
    Acıtmış ömrünü çekirgelerin
    Medyatik soruşturmalardaki enflasyonist yargılar
    Haber değeri taşımıyor haber spikerinin ölümü
    Herkes kendi manşetinde satır arası
    Hiçbir bakışı aydınlatmıyor florasan buğusu

    Burası son durak inecekler için son fırsat
    Bir daha ne süper ne mega kupon verilecek
    Kalanlar şoförün evini göremeyecekler hiçbir zaman
    Oları sonsuza götürecek,afaroz edilmiş bir merak
    Burası son durak

    Hafızada kalan tek numara için
    Telefona uzanır elleri
    Ölümüne randevulu insanların
    Temize çekilemez not defterleri
    yılmaz erdoğan
  • 《KORO
    Ey insanoğulları!
    Ömrümüz bence bir hiç.
    Kim ermiş bu dünyada
    Özlenen mutluluğa?
    Hayal mutluluk denilen;
    O da sönüverince
    Anlar gerçeği insan.

    Talihsiz Oidipus
    Gördükten sonra senin
    Yaman alınyazını
    İnanmam artık
    İnsanların mutluluğuna...

    Yükseklere nişan almış,
    İkbale ermiş,
    Mutluluk nedir tatmıştı.
    Yok etmişti, ey Zeus,
    O sivri tırnaklı,
    Çetin bilmeceli,
    Canavar bakireyi.
    Dikilip karşısına
    Bir kale gibi ölümün,
    Korumuştu kentimizi.

    Bugün acaba
    Bahtı daha kars,
    Acısı daha korkunç
    Kim var daha bu dünyada?
    Ah Oidipus, şanlı kral!
    Demek o gelin odası,
    O liman,
    Babasından sonra
    Barındırdı oğlunu da.
    Ah zavallı!
    Böyle uzun zaman,
    Sessiz,
    Nasıl dayandı sana,
    İzleri o babanın?

    Her şeyi gören zaman,
    Girdiğin dünya evinde;
    Günler boyunca babanın oğul.
    Oğulun baba olduğ
    O yüz karası yerde
    Yakaladı seni akıbet.
    Ey Laios'un evladı,
    Hiç görmeseydim seni!
    Doğruyu da söylemeli:
    Daha dün hayata kavuşturmuştun beni,
    Bugün de ölüm getiriyorsun bana,
    Ağla gözlerim ağla!》
    Sophokles
    Sayfa 46 - İş Bankası Kültür Yayınlari
  • BİR YİĞİTLİK ANI -STEFAN ZWEİG

    Dostoyevski, Petersburg, Semenowsk Alanı
    22 Aralık 1849


    Gece yarısı uykusundan uyandırıp sürüklediler onu,
    Kılıç şakırtıları duyulur hapishanenin avlusunda

    Ve buyurgan sesler; bu bilinmezlikte
    Titreşir korkutucu gölgeler birer hayalet gibi.
    İleriye doğru itiyorlar onu ve derin bir dehlizden geçiliyor
    Uzun ve karanlık, karanlık ve uzun.
    Bir sürgü gıcırdıyor, bir kapı gacırdıyor;
    Gökyüzünü ve buz gibi havayı duyuyor içinde
    Ve onu bir arabaya, tekerlekli bir lahte
    Bindiriyorlar ite ite.

    Adamın yanında, zincire vurulmuş
    Suskun ve yüzleri solgun
    Dokuz yoldaş;
    Tek bir sözcük bile çıkmıyor ağızlarından
    Hepsi seziyor çünkü
    Arabanın kendisini nereye götürdüğünü
    Şu altında dönüp duran tekerleklerin dingiline bağlı olduğunu
    Yaşamının,

    İşte durdu
    Gümbür gümbür giden araba, kapılar gıcırdadı:
    Üzgün ve şaşkın bakışlarla bakıyorlar
    Açılan demir parmaklıktan
    Karanlık bir dünya parçasına.
    Alçak ve kirli damlarla örtülü evler
    Bu karanlık ve karla örtülü alanı çevrelemekte.
    Kül rengi bir sis tabakası
    Süslemekte yüce mahkemeyi
    Ve kilisenin altın kubbesini yalıyor ilk ışıkları
    Henüz doğmakta olan soğuk güneşin

    Hiç konuşmadan sıra sıra diziliyorlar alanda.
    Bir teğmen, haklarında verilen kararı okuyor:
    Yaptıkları ihanetin karşılığı öldürmektir, kurşuna dizilerek

    Ölüm!
    Bu sözcük, kocaman bir taş gibi düşüyor
    Sessizliğin titreyen aynasına,
    Ve sert bir ses duyuluyor
    Sanki bir şey kırılıp iki parça olmuşçasına,
    Ve sonra,
    Sessiz bir mezara düşüyor
    Bu sesin bomboş yankısı, buz gibi sabah sessizliğinde.

    Sanki düş görür gibi,
    Bütün olup bitenleri hissetmekte adam,
    Ve şu anda ölmek zorunda olduğunu biliyor.
    Birisi öne çıkıyor ve onun sırtına
    Bembeyaz ölüm gömleğini giydiriyor sessizce
    Son bir söz ve sıcak bir bakış, yoldaşları selamlıyor;
    Sessiz bir feryatla
    Öpüyor adam rahibin kendisine emrederek uzattığı şeyi,
    Çarmıha gerilmiş Mesih’i.

    Sonra, üçer üçer
    Onunu da, kazıklara bağlıyorlar.

    İşte aceleyle bir kazak geliyor
    Gözlerini bağlamaya.
    Ve adam,
    Bu gördüklerinin sonsuzca körlükten önceki son görüntü olduğunu biliyor.
    Ve şu uzaklardaki gökyüzünün sunduğu
    Küçücük bir dünya parçasına, tutkuyla bakıyor.
    Sabahın ilk ışıklarıyla pırıl pırıl ışıldayan kiliseyi görüyor:
    Sanki son kutsal akşam yemeğine hazırlanmış gibi
    İçi kutsal sabah kızıllığıyla dolu çanağı alev alev yanmakta
    Ve o, ani bir mutlulukla ona doğru uzanıyor,
    Ölümden sonraki kutsal yaşama uzanır gibi.

    İşte şimdi gözlerinin önüne sonsuzca bir gece bağlıyorlar.
    Ama şu anda,
    Damarlarında dolaşmakta olan kan daha da renkli
    Ve bu kandan
    Pırıltılı dalgalar halinde akan
    Bütün bir yaşam fışkırıyor.
    Ve o,
    Bu anda, şu ölüm ânında
    Kaybedilmiş bütün bir geçmişi
    Ruhunda yeniden canlandırıyor;
    Bütün bir yaşam yeniden uyanıyor içinde
    Ve perde perde gözlerinin önünden geçiyor:
    Çocukluğu, yoksulluk içinde geçen çocukluğu, o renksiz ruhsuz yüzü,
    Babası, annesi, erkek kardeşi, evi
    Birkaç dost, iki yudum şehvet,
    Şöhret olma düşü ve bir tutam rezalet;
    Kaybolan gençlik bütün güzelliğiyle
    Damarlarında dolaşıyor;
    Ve adam, kazığa bağlandığı şu son âna kadar
    Bütün yaşamını yeniden duyumsuyor yüreğinin derinliklerinde.
    Ama acı gerçek,
    Siyah ve ağır
    Gölgeliyor içindeki bütün güzellikleri bir anda.
    Ve şimdi,
    Birinin kendisine doğru gelmekte olduğunu seziyor.
    Seziyor siyah ve sessiz adımların
    Giderek yaklaştığını;
    Ve seziyor, elini göğsünün üzerine koyduğunda
    Kalp atışlarının giderek zayıfladığını
    Ve sonunda atmaz olduğunu.
    Bir dakika daha sonra her şey bitecek.
    Kazaklar,
    Diziliyorlar önünde, parlayan üniformalarıyla
    Silahlar omuzlardan iniyor, nişan almış eller tetikte,
    Davul sesleri yeri göğü inletmekte,
    Bu bir tek saniye bin yıla bedel.
    Ve birden bir haykırış:
    Durun!

    Subay öne çıkıyor, elinde beyaz bir kâğıt parçası,
    Sesi açık ve berrak
    Ölüm sessizliğini kesiyor:
    Çar hazretleri
    Tanrı adına merhamete gelip
    Kararı bozdu ve daha hafif bir cezaya çevirdi.

    Sözcükler kulağına yabancı geliyor,
    Söylenenleri anlamaktan henüz çok uzak,
    Fakat damarlarındaki kan
    Yeniden harekete geçiyor.
    Adam yerinden doğruluyor ve bir şarkı mırıldanıyor
    Ve ölüm
    Donmuş eklemlerinden duraksayarak uzaklaşıyor,
    Hâlâ karanlığa bakmakta olan gözleri
    Sonsuz ışığın selamını seziyor.

    Gardiyan,
    Bağlarını çözüyor sessizce,
    Bir çift el, gözündeki beyaz bağı sıyırıyor
    Soyulmuş bir ağaç kabuğu gibi
    Yanan şakaklarından.
    Bakışları sendeleyerek uzaklaşıyor mezardan
    Ve bu halsiz, gözleri bulanık zavallı adam,
    Donmuş benliğine dönmek için
    Çevresini yokluyor.

    Ve o anda
    Sabah kızıllığında hâlâ ışıl ışıl parıldamakta olan
    Kilise ve kubbesi ilişiyor gözlerine.
    Sabah kızıllığının olgun gülleri,
    Kutsal dualar gibi sarmış kiliseyi,
    Çatısı üzerinde parıldayan haç,
    Kutsal bir kılıç gibi
    Yukarıyı, sevinçle kızarmakta olan bulutları işaret ediyor.
    Ve orada, sabah aydınlığında yükseliyor
    Çağıldayarak kilisenin dev kubbesi.
    Bir ışık seli,
    Alev alev yanan dalgalarını
    Kutsal ilahilerle çınlayan gökyüzüne fırlatıyor.

    Sis bulutları
    Dünyanın bütün kötülüklerini sırtına yüklenmiş gibi,
    Kara bulutlar halinde
    Yukarıya, o ilahi aydınlığa doğru yükselmekte.
    Ve bin sesli bir koro okuyormuşçasına
    Derinliklerden ilahi sesleri geliyor,
    Ve adam,
    Çektikleri işkenceler yüzünden acı içinde kıvranan
    İnsanların anlatıldığı kutsal ezgileri duyuyor ilk defa,
    Ve işitiyor adam ilk defa
    Küçüklerin, zayıfların, erkeklere peşkeş çekilen kadınların,
    Duygularıyla alay edilen genç kızların seslerini,
    Yaşamları boyunca hep ezilenlerin nefret ve kinini

    Ve dudaklarında hiçbir gülümseme belirtisi bulunmayan yalnızları;
    İşitiyor, hıçkırarak ağlayan çocukların yakınmalarını,
    Kandırılmışların feryadını.
    Ve işitiyor adam,
    Bütün acı çekenlerin feryatlarını,
    Haksız yere suçlananların, bitkinlerin ve horlanmışların seslerini,
    Bütün sokakların ve günlerin değeri anlaşılmamış soylu varlıklarının sızlanmalarını.
    Ve duyuyor, bütün bunların seslerini ve bütün bu seslerin
    Eşsiz bir uyum içinde gökyüzüne yükseldiğini.
    İşitiyor o, Tanrı’ya sadece acıların ulaştığını,
    Görüyor ötekilerin, kurşun gibi ağır bir yaşamı yeryüzüne nasıl bağladıklarını.
    Fakat, yukardaki ışık seli,
    Koronun yükselen sesinin kabarıp coşmasıyla
    Dünya acılardan uzaklaşıp
    Öyle büyüyor, öyle genişliyor ki!

    Ve adam biliyor, bütün bu insanların dileklerini
    Yerine getireceğini Tanrı’nın.
    Onun göklerinde merhamet ve bağışlama ezgileri dolaşmakta çünkü.
    Tanrı ezilmişleri sorgulamaz,
    Ve sonsuz bir bağışlayış,
    Tanrı’nın evini sonsuzca bir ışıkla aydınlatır.
    Mahşerin dört atlısı uzaklaşıyor oradan,
    Ölüm ânında bütün bir yaşamı yaşayanlar için
    Acı, neşe oluyor, mutluluk ise acı.
    Alev kırmızısı bir melek
    Yeryüzüne doğru daha şimdiden süzülüyor
    Ve adamın ürperen yüreğine
    Acının çocuğu İsa’nın kutsal sevgisinin parıltısını serpiyor.

    Ve adam,
    Yere yıkılırcasına dize geliyor,
    Bir anda, sonsuz acılar içindeki
    Bütün evreni hissediyor içinde.
    Vücudu tirtir titremekte,
    Beyaz köpükler saçılıyor ağzından,
    Vücudu kaskatı kesiliyor ve değişiyor yüz hatları,
    Ağlıyor, sırtındaki ölüm giysisini
    Islatıyor boşanan gözyaşları.
    Çünkü adam, ölümün acısını dudaklarında yaşadı yaşayalı
    Yaşamın tadına vardığını hissediyor içinde,
    Ruhu işkence görmek ve yaralanmak için yanıp tutuşmakta,
    Ve o,
    Bu bir tek saniyede
    Bin yıl önce çarmıha gerilmiş İsa’dan başkası olmadığını,
    Tıpkı onun gibi,
    Ölümün acı busesini dudaklarında tattı tadalı
    Anlamıştır, yaşamı acı çekerek sevmeyi.

    Askerler, iplerini çözüp kazıktan uzaklaştırıyorlar onu.
    Yüzü solgun
    Ve sönük.
    İtiyorlar onu ötekilerin arasına saygısızca.
    Bakışları,
    Yabancı ve tamamen içine kapanık,
    Ve titreyen dudaklarının çevresinde
    Karamazovların sarı gülüşü var.