• Behçet ÇelikYolun Gölgesi


    Behçet Çelik’le tanışma kitabım oldu Yolun Gölgesi.Elimde bir çok öykü kitabı olmasına rağmen bu kitabından başlama sebebim kapak resmi oldu.Asfaltın üzerindeki sahipsiz bir çift postal yüreğimi burktu.İçimde bir yerlere dokundu.
    On dört öykü var kitabın içinde,çoğunluğu yola çıkmaya ister gönüllü,ister zoraki olan yolculukları anlatıyor.Sonlara doğru bu yolculuklar şekil değiştirip İçe doğru burkuluyor.Öyküler okundukça yakın zamanda geçen olaylar dedim önce,sonra daha gerilere gittim,durdum belki de gelecekte olacak olaylar derken bu öyküler zamansız dedim.Karakter ise belki ben,belki sen,belki o.Bizler ve herkes,yola çıkan,yolda kalan,gidip gelemeyen,geldiğinde eskisini bulamayan herkes.Zihnin üzerine gölgeler düşüren öyküler,tıpkı yakalamaya çalıştıkça aramızın açıldığı mesafeler gibi.
    İlk defa kalemiyle tanıştım yazarın dili sade,sesi yavaş ve çok naif,derdi var ya da derdi olanları dert etmiş kendine. Vicdanlara dokunuyor,sızlatıyor vicdanları,ama vicdanlara dokunurken,parmak sallamadan,ders vermeden,sessizce usulca adeta fısıldayarak.Bundan sebeple çok sevdim.
    Dil Azabı,Hebu Tune Bu(Bir varmış,bir yokmuş),Babamın Adı,Başka Zaman adlı öyküleri çok beğendiklerimden.

    Hassas bir denge kurabilmek lazım, koruyabilmek lazım,boşuna saptamadık şunu vakti zamanında: zanaatkarca bir hünerdir yaşamak,ince işçilik ister, hem nerede nasıl davranacağını ölçüp biçeceksin hem de bunu uygulayacaksın.Ah yeterince zor değilmiş gibi her şey...

    Bildik,tanıdık bir ses fena bir sığınak değildir keskin köşelerden dönerken.Karşılaşacağını -hiç farkında olmadan- umarken ansızın yokluklarıyla baş başa kalıverdiğin,sessizliğin sipsivri,bilenmiş bir halde canınla birlikte etini de dürttüğü anlarda,köşeleri törpüleyeceğini,kıymıkları alacağını,o andan,o yerden ses hızıyla uzaklaşacağını sanırsın.
  • Sabahları benim kadar seven şair Şükrü Erbaş'ın, kapağı mint yeşili, içi derya deniz, kıymetli 4 kitabının derlendiği Bütün Şiirler-1 ile günlerimi insanlıkla doldurdum da geldim. İnsan olmayı hissettiren ve hissedenler var olsun.

    Kitabın ilk sayfasına kime ait olduğunu bilmediğim bir sözü not düştüm: ''Merhamet acımak değil, acıtmamaktır.'' Şükrü Bey'de hissettiğim merhametti çünkü.

    Şairin bana düşündürdüğü en kuvvetli hâli, her neye bakarsa ve her ne yaşarsa yaşasın <güzel bakması.> Hepimizin hayatında çivi yazısıyla yazılmış gibi kazınmış anılar vardır. Bazısı kanayarak yazılmıştır bazısı gülerek. Fakat o baktığı her şeyde bir güzellik bulduğu için, acıyı bile öyle ifade etmiş ki, acı olduğunu bile bile, anlamın içine adım atmaktan bir an geri durmak istemiyorsunuz. Kirpiklerle ilgili kaç güzel satır yazılabilirse yazmış ve bazen acının kenarına papatya yaprağı gibi dizmiş intizamla, bazen kirpiklerini salıncak yapmış bir çocuğun sevincine. Bu da şairin sadece güzel bakmakla değil, söz oyunlarını yapabilmesiyle de şair olabileceğini gösterir.

    Yaşam denilen bu uzun yolda birçok anıyı, acıyı, meşgaleyi ömre katık eder gideriz. Ama onlar ne yenir ne yutulur. İşte bundan sebep ki ''Yaşamak bir uzun yolculuk/ Bitirmeden biteriz.''

    Her insan gibi konuşmaktan hoşlandığım ve maruz kalmaktan hoşlanmadığım şeyler var. Hayatım boyunca hep sosyal bir insan oldum. Ama geçtiğimiz sene içerisinde şunu fark ettim, eğer bazı insanlarla çok fazla konuşmak istemiyorsanız bazen hoşlandığınız insanlardan da uzak durmanız gerekebilir. Bu yüzden kendimi sosyal medyadaki insanlara sessize alırken, içimin sesini sonuna kadar açıp, çok mutlu haftalar geçirdim de geldim. Uzun yıllardır yağmur mevsimi geldiğinde mumlarımı yakar, şiirlerimi okur ve bir tür terapi ile ruhumu, enerjimi tazelerim. Güzel söz söyleyen herkesi dimağıma işler, sözüme sohbetime yedirir, o insanların bayrağını taşımaya çalışırım. Şiirler, kalbinize ulaşan şairleri keşfettiğinizde, işte o zaman anlamlı gelir size. Şiir denilen ne bir koldur, ne bir yoldur. Kimi kaktüs gibi gelir, kimi gelincik gibi. Bu sizin şairle ruh uyumunuzla da ilgilidir. Ama rüştünü ispatlamış her şairde, mutlaka sizin de kalbinizde, dilek balonlarının sakin güzelliğini uyandıracak mısralarınız bulunur. Bu yüzden Şükrü Erbaş'ta hepinizin içine dokunacak satırlar bulmanız kuvvetle muhtemel. Böyle güzel haftalar içerisinde bana beni anlatan satırlar içinde öyle mutlu oldum ki, bunu söz ile anlatmak kafi gelmez. ''Geceler Aydınlık'' isimli şiiri beni yıllar öncesinden sesime ses olan adama tebessümle baktırdı ve sessizliği aydınlık yaptığım günlerde, insansızlık gündüzüm olmuşken, bu dedim, işte bu. Şair de zaman zaman hepimizin içine düştüğü o dış dünyayı sakine alma metodunu denemiş ve suskunluğun tüneklerine çekilmiş. Eğer siz de, söz umduğunuz inceliğe inmiyorsa, alnınızdaki damar kalınlaşmadan, anlamı ucuz edenlerden uzaklaşın ve sessizliğin şükrüne varın. Çünkü Şükrü Bey'in de dediği gibi uysanız kendi özünüzden uzaklaşır, direnseniz gününüz kararır.

    ***

    Kitapta kadınlara ve çocuklara sık sık merhamet içeren, yufka bir yüreğin nazik ve <anlayan insanın gözlerini> taşıyan cümleler var. ''Herkesin gerçeği kendine acı/ Herkesin acısı kendine biricik'' Bunun böyle olduğunu kabul edip, çevremize acımızdan yaptığımız iğnelerle dikenlerle bir hâl sergilemek de mümkün, acımızı gücümüzle sarıp, diğerlerine merhem olmak da mümkün. İyilik; sadece içimizden geldiği için yapılan bir eylem değildir. İyilik, aynı zamanda seçerek yaptığımız bir eylemdir. İnsanız. Hepimizin bir kalbi var. Ve bazen kalbimize yenik düşeriz. <Kalbe yenik düşmek> demek, sadece üzülmek, acı çekmek demek değildir. Kalbimizin, bizi koruyan yanına da yenik düşmek demektir. İnsan, kötülüğe maruz kaldıkça saldırganlaşabilir. Kötü söze maruz kaldıkça kötüleşebilir. (Engin Geçtan'ın İnsan Olmak'ı da bu yazıda etkili.) Haberleri izlemek dahi kâfi. Kelimeleri fırlatıyor musunuz? Yoksa çiçek gibi mi sunuyorsunuz?

    ***

    İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındığınız ne çok an var, değil mi? Aslında siz, bir insandan bir başka insana sığındınız. Kiminin dert olduğu yere, kimi şifa olur. Aslında biz yalnız kalmak istemedik, hiçbirimiz. Anlaşılmak ve anlamak istedik hepimiz. Kitap; bir kalp, bir düşüncedir. Kitap, insanı temsil eder. Peki, bizleri birbirimizden kaçacak noktaya getiren nedir? Sebeplerin en büyüğü, nerede duracağımızı bilmemek. Karşımızdaki insana, gereğinden fazla yaklaşmak. Kirpilerden öğreneceğimiz çok şey var. Birbirimize, birbirimizi ısıtacak ama dikenlerimiz batmayacak kadar yaklaşmayı öğrendiğimizde daha iyi hissedeceğiz. Her şey insanla anlamlıdır. Her kitap, insanın dünyaya bir haykırışıdır. İçeriği ne olursa olsun, yazanın izidir. Kimle dost olacağınızı belirleme özgürlüğü kitaplara olan sevginizin sebebidir. Anlamı, insansızlıkta aramak da bu seçim özgürlüğüdür. ''Koşaradım'' şiiri de işte bana bunları düşünürken kelime arkadaşı oldu. Bu şiirle öyle çok şey düşündüm ki. Mutlaka okumanızı isterim. Kulaklarımızı tıkayan kalbimizin gümbürtüsü değil, kötülüğün uğultusu olunca, sesi kesmek için sessizliğe çekilişimiz bundandır. Kalp de kötü de 4 harf, ikisi de göğsümüzden çıkıyor. Seçiminiz nedir?

    ***

    Bu kitap kusursuz bir kitap değil. Fakat kusursuz o kadar çok şiir var ki, sevgimiz şefkatle el ele tutuşup, derin bir hürmete dönüşüveriyor bu satırlar karşısında. Bu kalbi pamuk insan için yaşamak çok zor olmuştur eminim. Bu incelik, çok kırmıştır yüreğinin dallarını. Hassaslıkla acizliğin/ güçsüzlüğün/ zayıflığın karıştırıldığı bu hayatta bu gönlü güzelin yazdığı/yaptığı şey sadece edebi sanat, söyleyiş güzelliği değil.Hiç değil. Baktığı her yeri, bir his olarak içine alan bir insan bu. Onun dimağını, düşüncelerini paylaşıyorum hissem kadar. Yorgun düşüyorsak, yorulduğumuzdan değil, düşen bir yaprağın dahi hüznünü paylaştığımızdan. Bundan kaçamadığımızdan değil, kaçmadığımızdan. Umduğunuzu alabildiniz mi bari şu hayattan, bilmiyorum Şükrü Bey. Sulardan hayatın duruluğunu, mavilerden mutluluğun rengini almamızı söylüyor. Okurken her bir zerrem kanatlanıyor da kelebek oluyor sanki, mutluluktan uçup uçup konuyorum kelimelerin dallarına. Yaşamak mutlaka bir sanat, elimiz ne kadar iyi fırça tutar, nefesimiz ne kadar yeter bu dünyanın kavalına bilmem. Kelimelerim ve kelimelerim var o kadar. Bir de sevdiklerime sarılmak için göğsüm. Sanat sizin, sanata değer vermek bizim işimiz olsun. Bu şekilde gönül penceresini ışıl ışıl temiz tutmuş insanlarla karşılaşmak umuttur. Herkese duyduğu o incelikli saygı bize de yol gösteriyor.

    Tek bir satırını dahi ıskalamamak için, sayfalarını günlere böldüm yine. Şiire hak ettiği saygıyı sunmak lazım. Bütün saygımı toplayarak araladım sayfaları. Hazır olarak okumak, en güzel okuma halidir. Bunu anladığımdan beri mutluyum şiirlerin eşlik ettiği saatlerde. İçimi maviye boyayan kitaba güneşimle geldim. Işıyorum. Bir insan, bu kadar iyi satırı bir ömre nasıl sığdırır, bilmiyorum ama. Ve merak ederek sonlandırıyorum, öyle çok şiir var ki içimi hayal işlemeli bir hançerle oyan, böyle sevebilen insanların sevdikleri kadınlar, acaba bu şiirlere değen kadınlar mıdır? Yoksa ''güzelliğin on para etmez/ şu bendeki aşk olmasa mıdır?''

    Serbest nazım ölçüsü ile sanat nasıl yapılır, buyrun. Tercih edeceklere keyifli okumalar dilerim.
  • Ruh Üşüme’sinden sonra beni en çok sıkan Adalet Ağaoğlu kitabıydı.


    Dört tane romanını okuduktan sonra bir de öykü kitabı denk geldi, okuyarak bir de öykü kalemini görmüş oldum. Yalnız sıkıntı şu ki kitap beni ilk öykünün ortalarında bunaltana kadar öykü kitabı olduğunu anlayamadım. ‘’Ne anlatıyor bu kitap allasen!...’’ dedikten sonra oturup araştırana kadar yine diğer kitaplarında olduğu gibi başta sıkan ancak okudukça saran anlatıma sahip bir roman okuduğumu düşünüyordum. Bu da sürprizi kaçmasın korkusundan enine boyuna araştırmadan okuma alışkanlığının olumsuz bir yönü olsa gerek. Okuyarak tecrübe etme inadım bu sefer biraz zora soktu beni.


    İki bölümden oluşuyor Sessizliğin İlk Sesi, her bölümde altı öykü var. Öykülerin ismi Sen Ey Kutsal Işık, Muz, Teşekkür Ederim, Eskiden Bir Sabah, Yan Kapı, Bi Sevmekten... Bi Ölümden..., Hüzzam Mavisi, H, Ahşamüstü, Kulak Tıkaçları, Nerde O Eski Ölümler, Sessizliğin İlk Sesi.


    Sen Ey Kutsal Işık ve Muz öykülerini beğenmedim, adeta bitsin diye okudum onları. En beğendiğim öykü ise Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi Güner Sümer’in ölümünün ardından yazdığı ve bir anlamda onun hayat hikayesini anlatan Hüzzam Mavisi öyküsü oldu. Öykünün diğer ismi de ‘’en kısa öykü’’. Gerçekten de öyle, en kısa ama en güzel öyküsü. Kitaba ismini veren Sessizliğin İlk Sesi Öyküsü de Hüzzam mavisinden sonra en beğendiğim ama kitap boyunca bana en dokunan, en çok hüzünlendiren, en yoğun duyguyu hissettiren öykü oldu.


    Kitaptaki bazı öyküler sanki başından ya da sonundan eksikmiş gibi geldi. Sonra öğrendim ki bazı öykülerinin bir kısmı, bu kitapta yer alan kısımlarının başı ya da devamı olarak, diğer öykü kitaplarında yer alıyormuş, eksikmiş gibi hissetme durumunun neden kaynaklandığı sorunu da çözülmüş oldu böylelikle.


    Yazarın öykü kalemi ile ilgili olarak da birkaç şey söyleyecek olursak ben ‘’olmamış’’ derim. Romanlarında kullandığı alengirli tarzı öykülerde de kullanmış ama olmamış. Adalet Ağaoğlu’nun öyle her şeyi pat diye söylemeyen, her ayrıntıyı başından itibaren anlatmayan düşündürücü bir anlatım tarzı var. Olayın bir yerinden anlatmaya başlıyor, bütün düğümler okudukça çözülüyor, sayfalar arasında ilerledikçe bütün taşlar yerine oturuyor. İki yüz sayfayı aşkın romanlarında kitap sonuna gelinceye kadar neyin ne olduğu anlaşılıyor haliyle. Ama konu öykü olunca roman gibi uzatmak imkansız, dolasıyla olay da anlam da eksik kalıyor. Okurun hayal gücü var, gerisini de o bulsun denilebilir, eyvallah, ama sihirli küremiz de yok ki bizim ona bakıp neyin neyin ne olduğunu görelim.
  • Polonya'da bir kuş, soluğu ormanda alır. Özgürce ötmek ister. Kurşun sesleri ve ardı ardına gelen patlamaların tüm yankısı bülbülün sesini bastırır. Bülbül korkar, ağlar, siner ve sığınır. Bakar ki, kendi gibi örgütlenmiş direnen bülbüller var ormanda. Özgürce şakımak için planla ve ihtiyatla hareket ederler. Toplantı günlerinde masallar anlatılır, şiirler okunur, şarkılar söylenir. Umut konuşur sığınaklarda, yıkıma karşılık olarak. Aşk konuşur nefrete karşılık olarak. "İnsanlar kini öğrendiler, iyiliği de öğrenebilirler."syf106
    Umuda kurşun sıkan işgalcilerin bu ormanlardan alamayacakları şeyin kavgası var. Yaşamla birlikte devrim anlam kazanır. Aşkla birlikte, devrim kazanılır. Son kuş vurulana dek bitmeyecek bir kavganın neferleri... Ve aşka inanan, güzelliğe inanan, ezilen, bastırılan sesin sahipleridir onlar. Gri kafeslerin varlığından rahatsızlar. Son kafes de ayaklar altında ezilene dek, özgürlük baskı altında olacak. Ve artık o billur ses duyulamayacak ormanlarımızda.
    "... Kaç bülbül? Kaç şarkı daha, kim bilir kaç güzel şarkı?"syf 260
    "Önemli olan hiçbir şey ölmez." syf114
    Bir hayal orkestrasının solisti ah, şu bülbül... Kelimelerin düşsel pınarlarında şakıya(maya)n, bastırılmış bülbüllerin sesi, ormana sinmiş. Soluk soluğa... Kısık... Ve sessizce söylenen tüm şarkıların nesilden nesile aktarılması... Kuş yok. Sesi var yalnızca. Kulakları sağır eden sessizliğin şarkısında yer bulmuş, kanatlı özgürlüğün billur sesi hakim ormanda. Asıl olan, ancak derinlerden duyulabilen bir ses hakim ormanda. Söylenmemiş şarkıların bestecileridir onlar. Aldatıcıdır kurşunların sesi. Aldatıcıdır savaşın gri yıkım etkisi. Korkunun itaati aldatıcıdır! Rengarenk bir baharı soldurtamayacaklar.

    Kitap hakkında. Jean Paul Sartre övgüyle söz eder bu kitaptan. Bir filozofun özgüyle bahsettiği bu eser listemşn başına eklendi. "Yirminci yüzyılda yazılmış en iyi savaş karşıtı bir eser" der. Yazarın ilk eseri. Avrupa eğitimi orijinal adı. Belli ki ironik bir mesaj vermek istemiş, Emile Ajar. Okudukça Avrupa eğitiminden kastedilenin ne olduğu açıkça anladım. Umuda kurşun sıkan, sıktıran bir eğitimin protestosu. Kısaca, İkinci dünya savaşında partizanların verdiği mücadelede sığınmanın, direnmenin, öğrenmenin öğrenciliğini yapan direnişçiler anlatılır. Daha fazla ayrıntı vermek istemiyorum. Ama lütfen okuyun ki, beyazın cehennem olduğunu anlayın. Etiketin anlamsızlığını bir masaya serin ve buruşturup atın.

    Polonya milli marşını duymak istersiniz belki
    https://youtu.be/swvAZMdQ1GM

    Savaşa rağmen umut her daim var, hırpalasa da yaşam bizi, gecenin sonuna fırlatsa da, hâlâ direnen boyun eğmeyen 'insan' için insana rağmen mücadele eden 'can'lar varlar. Vesselam
    https://youtu.be/qAEQ_30pIug
  • Kutsal ışık. Yüce bayrak. Sönmez alev .
  • Hüzün yerini ta içten patlayan bir gülüşle bıraksın diye hüznün bütün basamaklarını tek tek çıkmak gerekecek. Sürekli çıkılacak. Sevinç yedeğimizde.