• Kitabın başlığı olan “Ye Dua Et Sev” eseri çok güzel özetliyor. Eser üç bölümden oluşuyor. ilk bölüm, “ye ”kısmı sıkıcıydı kitabı bırakmayı bile düşündüm. Ama diğer bölümler ilk bölüme nazaran (dua et, sev) daha iyi. Kitabın başında bir yalnızlığa şahit oluyoruz. Yalnızlık yaşayanların daha iyi anlayıp seveceği bir eser. Duygusal betimlemeleri sevenler için iyi bir eser. Akıcı bir dili var ama beklentiyi yüksek tutmamak gerek. Kendi iç hesaplaşmasını yapmaya hazır okurların beğeneceği bir eser. İyi okumalar
  • Kitap ile ilgili bilgiler olabilir.
    75 sayfalık kitap dört bölümden oluşmaktadır.

    Birinci bölümün adı, kitabın da adını olan "Sen Beni Sev.

    Bu bölümdeki kahramanlarımız bir eleştirmen ve romancı. Gençleri anlamayan, onları sürekli eleştiren bay eleştirmen ve bu tezi çürütmeye çalışan romancının tatlı didişmeleri anlatılmakta. Bölümün sonu güzeldi.
    Romancı (Gülerek) - Sen beni sev! Sen beni sev!
    Eleştirmen (iyiden iyiye kızmıştır, uzaktan bağırır) - Ben seni ne seveceğim ulan, sen beni sev!
    Sait Faik'in dediği gibi: "Bir insanı sevmekle başlar her şey." Öyle değil mi ama! Seviniz.

    İkinci bölümün adı "Mambo İtalyano"

    Emirgan'da bir akşam üzeri. Bölümün baş rollerinde Çınaraltı kahvesinde oturan bir şair ve Taksim-Sarıyer otobüsünden inip kahveye gelen bir hikayeci. Hikayecimiz günümüz şairlerinin birbirlerine benzemelerini eleştirirken, şair de bunun kuşak sorunu olduğunu, şairlerin de değişebildiğini, durağan olmadığını anlatmaya çabalar.
    Şaire hak vermemek elde değil, herkes değişir, her şey değişir. Değimem ben, diyen yalan söyler. "Aynı nehirde iki kez yıkılmaz." diyen Heraklitos'un anısına saygıyla.

    Üçüncü bölümün adı "Devenin Pabucu"

    Bu bölümün kahramanları Beyazıt'ta Küllük kahvesinde bulunan yine bir şair ve eleştirmendir. İkisinin de birbirlerini pohpohlama yarışına girdiklerine şahit olduğumuz bir bölüm. Devam eden övgü yarışında bir anda rüzgar tersine döner ve tartışma boyutuna geçilir. Eski şiir-yeni şiir kavgası, şairlerin taklitçiliği gibi geniş bir yelpaze de tartışma konuları yaratırlarken en sonundan kahveden kaçar giderler. Bu bölümün kaybedeni ne şair ne de eleştirmen olur. Kaybeden kim mi? Kahve parasını alamayıp arkasından koşan kahvecidir. :)

    Son bölümün adı ise "Her Şair Neler Bilmelidir?"

    Bölüm kahramanları bir eleştirmen ve bir delikanlı. Delikanlının, "Nasıl şair olunur?" diye eleştirmene soru yöneltmesi ile başlar. Eleştirmeniz bunun cevabını, herkesi, her yerde kötüleyerek bir yere gelmenin formüllerini tek tek anlatır. Bölümün sonunda da kimsenin gözünün yaşına bakmayan hokkabaz eleştirmen, oklar kendisine yönelince evinde ağırladığı delikanlıyı evden atmasıyla biter.

    Her bölüm ikişer kişi tarafından diyalog tarzında konuşmalar oluşturmakta. Kitabın diğer adı zaten İkili Fiskoslar.

    Okumak isteyenlere iyi okumalar dilerim.
  • Kitabın ilk başlarında, herhangi bir insanın sıradan günlük aşk hakkında fikirlerini dinlemiş gi oldum. Sonra pat diye bi batur ve buse aşkı başlayacak tamamen türk sineması replikleri. Okurken "Dini kitap mı okuyorum?" diye düşündüm. Nedense tüm tesadüfler bu adamı bulmuş yok beni terk eden babam busenin teyzesi ile evliymiş yok babamla aynı şirkette çalıyormuşum ama hafızasını kaybettiği için beni hatırlamıyormuş. Efendim ne söyleyeyim, batur en iyi insan ,en merhametli,en iyi seven adammış... Bana sorarsanız kitaplığınızda bu kitap varsa tavsiye etmiyorum. Durun ben anlatayım devamını, aslına bakarsanız sıradan bir tanışma gerçekleşiyor. Sev, anlat, iste, evlen, çocuk yap. Bitti bu kadar... Bu kadar dram bu kadar jiletli sahneye gerek yok zaten bir kizlari oluyor pat konu bitiyor. Sonra abildiğine tekrar, alabildiğine alakasız kopmuş konular, hatta bir yerde biri birini aldatıyor. Ahh tanrım okurlar şokta ve buse olduğu anlaşıldığı gibi konu bitiyor. Bu kadın beni aldatti ama olsun o adamla mutlu olsun diye dua eden kendini öven bir o kadar da kararsiz bir karakter oluşturmuş. Gerisi tekrardan ibaret , yazar günlük duyduğu bir iki güzel cümleyi sırf bir arada kullanmak için kitap yazmış
  • Tabii ki ilk başta bir sesleniş ve teşekkür olacak. Yine sevgili dostum Gül'e ( Gül ) teşekkür ve şükranlarımı sunuyorum.

    Yekta Kopan ile tanışmam aslen Buz Devri ile oldu. Nasıl, diye soracak olursanız da, kendisi "Sid" karakterini seslendiren isimdir. Hatta arada, Yekta Kopan ölünce "Sid" i ben seslendirme isterim demişliğim çok oldu.
    Yekta Kopan ile kitap anlamında ilk kez Kediler Güzel Uyanır ile tanıştım. Pişman oldum mu? Hayır! Kesinlikle hayır!
    Açıkçası bir seslendirme sanatçısının sesinin güzel olacağını düşünüyordum ama dilinin bu kadar akıcı olacağını, sadelikle ve durulukla dili harmanlayıp bu kadar güzel bir kitap sunacağını beklememiştim. Bu itirafı yapayım önce.
    Kitap kısa kısa öykülerden oluşuyor. Aslında sayfa huyum vardır ama nedense bu kitapta kaç hikaye olduğunu saymadım. Yazarın dilindeki çekicilik olarak yorumluyorum şu an bunu. Çünkü şu an fark ettim. :) Ve rahat edemeyip saydım. Tam olarak 41 hikayeden oluşuyor.
    Kitap bana aslında daha önceleri okuduğum, Ferit Edgü'nün "İşte Deniz, Maria" kitabını anımsattı yer yer. O kitap da kısa öykülerden oluşuyor idi.
    Öykülere gelecek olursam. Sonlardaki öyküler, başlardaki kadar sürükleyici değildi. Belki de ben kendimi çok az buldum. Ama bu kitabı listeme ekleme nedenim bir cümle idi. O cümle şu idi;
    "Bu yorgun saatlerde değil, gün ışığının tazeliğinde sev beni. Bu gece değil, yarın sabah öp beni." Bu söz çok hoşuna gitmişti. İyi ki okudum diyorum şu an.
    Öykülerden şöyle bir kısa kısa bahsedeyim. Kimi öyküler o kadar umut dolu ki, hiç beklemediğim anlar da beni gülümsetti ve bazı öyküler de o kadar üzücü ki - belki kendimi bulduğum için - gözlerim dolmadı değil. Bir öyküde bir çocuk ağzı ile çocukluk anlatılmış. Yapmak isteyip yapamadıkları içine dert olmuş ve dertler ile büyüyecek bir çocuk. Büyüyünce ne yapmak istediği de söylenmiş. Bir öyküde, ki o benim favorim oldu, bir çiftin birbirinden uzak durmaya çalışırken nasıl birbirlerine bağlandıklarını anlatmış.

    Yazar aslında yer yer sorunlara da değinmiş ama kendi hayatında olan mı yoksa başka insanlardan gözetlediği bir hayattan aldığı kesitler mi tam emin olamadım açıkçası.

    Çok uzatmadan diyorum ki;
    Bazı şeylere geç kalırsanız, sadece geç kalmış olmazsınız. Çoğu zaman kaybeden olursunuz. Bu kitaba geç kalmamanızı tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar diliyorum.
  • Ben de bir küçük ağaç olarak yetiştirildiğimden olacak ki başladığım andan itibaren içimden yükselen duygu seliyle boğuşarak okumuştum tüm kitabı. Lütfen büyükbaba ölmesin dedim, ölümün yaklaştığını anladığımda. Büyükbabam ölmüştü. Küçük ağaç eğitimini tamamlamamıştı ki daha. Büyükbaba nasıl ölür? Sonra toplanıp şarkı söylediler, biraz benim adıma da;
    ‘’Küçük Ağaç yüreklidir.
    Ve onun gücü inceliğindedir
    Ve Küçük Ağaç asla yalnız kalmayacak.’’
    Katledilen Çeroki halkına ithaf edilmiş bir roman bu. Beyaz Adam’ın yerlerinden yurtlarından ettiği, topraklarından sürdüğü yüzlerce Kızılderili kabilesinden sadece birisidir Çerokiler. İşte bu kitapta Çerokiler’in yaşamından tarihlerine, hayat felsefelerinden yaşama üsluplarına kadar birçok şey vardır. Büyükbaba politikacılardan, siyasetten, hep daha fazlasını isteyen ve asla yetinmek nedir bilmeyen insanlardan uzak duruyor, sevmiyor onları. Küçük ağacı doğada büyütüyorlar, varolan her şeyi sev ilkesiyle.. Çiçeklerle konuşmayı, ihtiyacı olduğunda gidip kendisini dinleyebileceği bir sığınağı olduğunu keşfetmesini sağlıyor büyükbaba ve büyükanne ona.. Her şey o kadar arı ki, küçük ağaç sevgisiz ve kötü bir dünyanın dışarda varolabileceği düşüncesini aklından bile geçirmiyor.. Güzelliği mahvetmenin de yakıcı bir zevki vardır ya, işte bu zevki tatmaya elinde siyah çantalarla resmi insanlar geliyor sonrasında. Ne güzeldin sen Küçükağaç! Yazarın kendi hayatına gelecek olursak, Forrest Carter bu kitabın aslında esas konusu, şöyle ki, kendi hayatının beş- altı yaşına kadar olan kısmını, otobiyografik olarak kaleme alıyor ve bizzat kendisi de Kızılderilidir.. Aktarımda sağladığı bu başarının nedeni gayet açık, hissedilmeyen yazılamaz. Büyükanne de diyordu ya, hissetmediğin, anlamadığın şeyi sevemezsin Küçük ağaç.. Evet büyükanne, şimdi bunu da öğrendim... İnceleme desem değil, kitabın bana hissettirdikleri desem değil, hepsinin karışımı oldu bu da böyle... E affınıza sığınayım madem, okuyun lütfen, keyifli okumalar dilerim...
  • Hayatı bir yerinden yakalamak istiyorsan önce kendini tanı, kendini tanıdıktan sonra insanları tanımak daha kolay gelebilir. Hayatına değer vereceğin insanlar girecek ama onları mutlu etmek için söz verme, çünkü yarın ne olacağını bilmiyorsun. Her ihtimali değerlendirmek bir ihtimalle kuşkuda kalmaktan iyidir. Sevilmeyi beklemeden sev, çünkü sevginin ne olduğunu sevilirken değil severken anlarsın. Paylaşmayı öğren, sevgiden başla ama sonsuz şekilde güvenerek değil. Güven insana huzur verdiği kadar huzursuz da edebilir. İnsanlarla gereksiz samimi olma her şeyin fazlası zarar. Arkadaş olmayı öğren çok fazla arkadaşın olabilir ama biri dostun olsun. Hayatına özel birini almak için acele etme çünkü kontrol edemediğin duygular zaman ilerledikçe yerini ayrılığa bırakabilir. Her insana seni seviyorum deme, kelime anlamını yitirmesin. Kitap oku, bilgili ol, kendini, hayatını geliştir. Bir kitap hakkında yorumun, fikrin olsun. Hayal kurmayı, hayatını yönetmeyi bil. Gereğinden fazla konuşma hatta mümkünse övgülerden uzak dur. Her zaman ilk adımı atma, bazen sana adım atılmasını bekle. Özür dilemesini öğren ya da Özür dilenecek şeyler yapmamayı. İnsanların yaptığı en büyük hatalardan biri geçici heveslere kapılıp dürtülerle hareket etmek. Düşüncelere kapıl ve mantığınla hareket et. Kararsız olma, her ihtimale karşı kendini değerlendirmeyi bil. Evine kitap al, masana küçük aydınlatıcı... Yazmayı öğren, okudukça yaz. Evinde kitaplık olsun, altında rahat bir koltuk.
    Sadece bir gün kendine ayır ve evine misafir alma. Günlerin yerini dilediğince değiştir. Kendine ayırdığın bir gün film izle, kitap oku, fotoğraf çek ve bir anı oluştur. Önemli olan bir şey daha var; aynaya korkmadan bakabilmek. Kendine özen göster, mutlu olabileceğin gibi giyin, saçların, makgajın her şeyin birilerinin seni beğenmesi için değil senin aynaya rahat ve özgüvenli bir şekilde bakabilmen için olsun. Konuşmadan önce kelimelerini düşün, düşün ki konuştuktan sonra düşünmek ağır gelmesin. Ağızdan çıkacak her kelime seni insanlara tanıtıp sana bir insanlık etiketi bırakacak. Ne kadar düzgün konuşursan o kadar değer verilirsin ve ne kadar kırıcı olursan o kadar kırılırsın. Bir cümle ile insana etiket veriliyor. Hayatını hafife alma ki yaşanmaya değer dakikalar olsun. Sende insan tanımayı öğren, bir cümle ile karşındaki insanı çözmeyi bil. Bir zamanlar insanlar beni de bu şekilde tanıdı demeyi unutma, çünkü her yeni gelen eskinin yerini alıyor. Ne kadar dikkatli olursan o kadar az hasarla hayatı öğrenir değer bir şekilde yaşarsın. Hayat insanın elinde, insan olmak yine insanın elinde. Belki sevgi yönetimi yerine hayat yönetimi olsaydı fikirlerimiz uyuşabilirdi. Farklı konularla muhtemelen varmak istediğimiz yer aynı ama ben dolandırmak yerine direkt adres verirdim. Kitap farklı, benim incelemem farklı. Aynı cümleleri paylaşmak istemedim. Aralara şiir bırakılmış hepsi güzel.
  • Ahmet Batman'ın her kitabı gibi bu kitap da harikaydı. Bir solukta okunulacak bir kitap aslında ama yoğunluktan dolayı 5-6 günde bitirebildim. Bu adamın yazış tarzını beğeniyorum. İlk sayfadan itibaren sevdiriyor kendini kitapları. Başlarda ve sonlarda okurken çok hüzünlendiğim, ağladığım sayfaları oldu. Yeni romanlar çıkarmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Umarım bir gün 400-500 sayfalı kalın bir kitap çıkarır. :)