• Bütün şom ağızlılar da şöyle der: «Bak sen sarsak moruğa! Görecek gözü, koku alacak burnu yok mu bunun be?»
    «Var ulan sersemler, gözlerim de, burnum da var ulan duygusuzlar, ama kalbim de var ve acıyorum! Kalbin olduktan sonra, varsın gözlerin ve burnun da olmasın! Haydi yallah!» Sonunda ben de, aşırı sevap yüzünden felçlenip kıkırdadığım zaman Anahtarcıbaşı Petros, bana Cennet'i açıp şöyle diyecek: «Gir sevdalı Zorba, gir koca şehit Zorba, sen de gidip meslektaşın olan Zeus'un yanına uzan da dinlen mübarek! Hayatında çok çektin!»
    Nikos Kazancakis
    Sayfa 206 - Ataç Kitabevi
  • Toprak Ana'yı okuyunca bir önce okuduğum romanın kahramanı Cemile'ye çok kızdım. Aytmatov her iki romanında da 1944 Alman-Rus Savaşı'nda insanları yaşadıkları sıkıntıları ele almış. Cemile kocası askerde iken onu bir başka erkek için terk etmişti. "Daha doğmadan biz birbirimize sevdalı doğduk ve şimdi birbirimizi bulmuşken bırakamayız." düşüncesiyle Danyar'la kaçıp gitmiştir. Bir büyüğümden duymuştum. Der ki, "İnsan askerdeyken en çok sevdiğini düşünür ve bir gün ona kavuşacağını düşünüp birçok sıkıntıya katlanırmış." Cemile'nin kocası Sadık da dört aylık karısını bırakıp cepheye gitmiştir. Geldiğinde ise karısının bir başkasıyla kaçtığını duymuştur. Sadık açısından baktığımda onur kırıcı bir davranış. Toprak Ana'daki Aliman'ı okuduğumda ise Cemile'nin yaptığı bu sevda dramını haklı çıkarmaz.
    ..
    ..
    Şimdi asıl kitabımız olan Toprak Ana'yı ele alırsak;savaş yine çirkin yüzünü göstermiş evlerin ocaklarını söndürmekle kalmamış birçok evi erkeksiz bırakmıştır. Erkeksi kalan evlerden biri ise Tolgonay' ın evidir. Savaşta kocası ve üç oğlunu yani bir evden tam dört kişi şehit olmuştur. Geriye ise Tolgonay ve gelini Alima kalmıştır.
    ..
    ..
    Suvankul'la birbirlerine aşık olarak evlenen Tolgonay bu evlilikten Kasım, Caynak ve Maysalbek adında üç oğlu olu. Kasım tıpkı babası gibi tarla işleriyle uğraşmayı seçer ve Aliman ile de evlenir. Caynak kolhozda bildiri dağıtıp toplantılara katılmakta. Maysalbek ise okuyup öğretmen olmaktadır. Savaş gelip de kapıyı çalana kadar ailenin mutluluğuna okuyucu olarak sizde dahil oluyorsunuz. Birbirine sevdalı insanların arasında her şeyin en saf haliyle bulunmaktasınız. Derken savaşa en önce Kasım arkasaından Suvankul gider. Daha sonra Caynak ve derken Maysalbek çağrılır askere. Sıkıntılı bekleyişleri arada gelen mektuplar rahatlatıyordu. Derken peş peşe gelen ölüm haberleri... Kasım şehit olduktan on beş gün sonra Suvankul şehit olmuştur. İkisininda şehit haberi aynı anda verilir Alima ve Tolgonay'a. (Çünkü aynı anda acı yaşamalarının daha doğru olacağına karar vermiş askerlik şubesi.)
    Her ikisi de kocalarını kaybetmiş ve dul kalmıştır. Derken Caynak paraşütle birkaç kez düşman sınırına geçmiş ve bir daha da ondan haber alınamamış. (Senelerce döner umuduyla beklemışler ve yıllar geçtikçe bu umutta küllenmiş.) Maysalbek de teğmen olarak katılır ve sonrada şehit olacağını bile bile teğmen olarak cepheye katılır ve o da şehit olur. Acılar üstüne acılar.
    ..
    ..
    Erkekler askerdeyken kolhozdaki işler kadın ve çocuklara düşmekteydi. Suvankul gitmeden önce kolhoz başkanlığını komitenin de kararıyla karısına bırakmıştır. Tolgonay bir taraftan acısını yaşarken diğer taraftan da köydeki insanlara ürün sağlamak  ve cephedeki askerlere erzak göndermek işine gece gündüz demeden çalışır. Savaş artık biter ve zafer kazanılmıştır. Erkekler köye döner ve kolhoznişini kadınlar da erkeklere devreder. Aliman kocasını kaybetmesine rağmen kayınvalidesini bırakıp gitmez hatta ailesi onu götürmeye gelir ama asla gitmeyeceğini söyler ve kesip atar konuşmayı bir kenara. Gel zaman git zaman Aliman hamile kalır ama tam olarak kimden bilinmez. Köye arada gelip giden çobandan şüphelenirler ve komşuları Ayşe ile iki kadınla gidip çobanı köyünde sıkıştırırlar evlen diye, çoban inkar eder olanları. Çoban evli ve üç çocuklu çıkar birde üstüne. Bu da böyle kapanır gider. Aliman doğum yaptığı sırada ölür ve geriye bir erkek çocuğu bırakır. Tolgonay'ın bundan sonraki yaşam dayanağı olur torunu.
  • Yine bir okuyuşta bıkmadan usanmadan bitirilen bir Mustafa kutlu hikayesi. 80. Sayfaya kadar menekşeli mektubun hikayesi anlatılmış. Hemde ne hikaye. Postacının sevdası ayrılığı platonik aşkı ve melankolik havası ve en son ki sayfalarda yer alan duygusal sılası ve kavuşması gerçekten insanı derinden etkileyen ve bizim önümüze sunulan yaşadığım bir hayat hikayesi bu. Belki acıklı bir hikaye başı ve sonu ama hayat böyle değil mi. Ölüm ile ayrılığı tartmışlar elli gram ağır gelmiş ayrılık diyor hikayede siz gerisini düşünün.
    Diğer bir hikaye ise hacca gidebilmek başlıklı aslında garip bir adamın hac yolu macerası ve bunun doğrultusunda hac yolunda karşılaştığı anılar hatıraları anlatıyor. Tavaf sırasını öyle bir anlatıyor ki üstad kendimi orda tovbelerimden af dilerken hissettim bir iç çektim. Ve dönüş yolunda kaza yapması ve orda karşılaştığı durumları çok güzel şekilde anlatılan bir bölümdü.
    Diğer bölüm ise Kar üstüne kan damlar başlıklı bölüm. Burda isen sevdalı iki gencin hikayesi. Sevdalı oğlanın gurbetten gelirken sevgilisine gül getirmesi kış mevsiminde olmasına rağmen geldiğinde kızın ağır ve hasta olması ve imkanların olmaması yolların karla kapalı olması ve kızı genç oğlanın kızakla kasabaya götürürken gülü vermesi ve 'güle gül yakışır koklada şifa olsun demesi ve kızın eline dikeni batması kızın saklaması ve kızın yolda canını teslim etmesi kanının kara iz yaparak onları takip etmesi oğlanın uyuyor sınamasın vb. Böyle kısa bir hikaye ama çok uzun bir hikaye.

    Diğer bölüm ise Erzurum ve Sarıkamış dolaylarında şehit olan Mehmetçiğimizin o zamanlar ki durumunu yürek yakan hallerini anlatan ve dönemin komutanı Enver paşaya atıfta bulunan bir hikaye.
    Allah onlardan razı olsun. mekanları cennet olsun.

    Böyle bölümlerden oluşan bir hikaye tavsiye ediyorum zaten incelemeye baktığınizda muhakkak okuyacağım diyeceksiniz.
    Selametle.
  • Yıldızları toplayıp matarama koyarken
    Anlıma değen kurşun kaderimle buluştu
    Götürdü kurşun beni uzak ülkelere
    Geceni yet etti şafaklarla bölüştü şafaklarla bölüştü
    Yıldızları al götür nazlı yârime yetir
    Ona gidemem ana onu kabrime getir
    Ah ana ben ölürmüyüm acep yok olurmuyum
    Nazlı yârin dilinde ad olur kalırmıyım
    Mataram yıldız dolu yar için sakla anne
    Her gün benim yerime papatya kokla anne
    Kavuşuruz ötede düşlerde bekle anne
    Ben nazlımdan ayrıldım
    Dağlar dağa kavuştu dağlar dağa kavuştu
    Nazlı yar beklemesin kınayı saklamasın
    Sürsün pamuk eline kabrime gelsin anne
    Ah ana ben ölürmüyüm acep yok olurmuyum
    Nazlı yârin dilinde ad olur kalırmıyım
    Ana beni sakın sakın öldü bilme
    Canımda can gitti deme
    Koparsa yine bir fırtına ve kem göze gelirse yurdum
    Bu toprak taşırmı beni kudururum
    Anafartada gelincik Sarıkamış’ta kardelendim
    Sakarya’da boy verdi diktiğim fidan
    Ana şimdi sana ağlama derim ya
    Bilirim sen gine ağlayacaksın
    Göz pınarların ne zaman kurudu ki
    Şimdide kurusun
    OLSUN BE ANA
    VATAN SAĞ OLSUN
  • Bir şeyin değerini, onun için feda edebildikleriniz belirler.
    Vataniniz için nelerinizi feda edebilirsiniz?
    Ateş Geçitleri, vatanları için canlarından bile vazgeçebilenlerin hikâyesidir.
    M.Ö. 480. Pers kralı Xerxes, Heredot’a göre 2,6 Milyonluk (1) ordusuyla Yunanistan’ı işgal etmek üzere gelmiştir. Karşısına, henüz savunmaya geçmemiş olan yunanlılari harekete geçirmek ve yunanlılardaki direniş ateşini kıvılcımlamak isteyen Sparta kralı Leonidas ve onun 300 kişilik özel bir birliği çıkar.
    Ateş geçitleri bu savaşsın, öncesinin ve Feda fikrinin hangi durum ve koşullarda olgunlaşabildiğinin hikâyesidir.
    “Yanıt ver Aleksandros, vatandaşlarımıza zafer kazandıran, düşmanı yenilgiye uğratan şey nedir?”
    Çocuk Sparta tarzına uygun kısa bir yanıt verdi. “Silahlarımız ve ustalığımız”.
    Dienekes “Bu doğru ama bir şey daha var” diye tatlılıkla ekledi ve “İşte bu,” diye Phobos’un yüksek tepedeki heykelini gösterdi. Korku
    İnsanlık tarihi biraz da ezen-ezilen arasında ki savaşın tarihidir. Ve bu savaşta “Korku”; zalimlerin, hükmetmek ve baskı altında tutabilmek için kullandıkları temel silahlardan birisi olagelmiştir. Ve aynı tarih; zalime direnenlerin, onun karşısında korkmadan dimdik ayakta durmalarıdır da.
    Etrafı yüzlerce katil tarafından sarılmışken ve biran sonra öleceğini biliyorken dahi “haydi cesaretiniz varsa gelin” yada “Asıl siz halkın savaşçılarına teslim olun” diyenlerdir zalimin korku silahını etkisiz kılan.
    Dienekes, “O geceyi hatırlarmısın, Kseo, hani Ariston ve Aleksandros’la oturup korku ve onun karşıt duygusunun ne olabileceğinden bahsetmiştik” diye sordu.
    Hatırladığımı söyledim.
    Sorumun yanıtını aldım. Yanıtı, tüccar ve Scythia’lı dostlarımız verdi.
    Dienekes; ”korkunun karşıtı” dedi, “aşktır”
    Bağlılıktır, inançtır, en yoğun ve en saf haliyle hissetmektir aşk. Sorumluluktur, kendini ve çevreni değiştirmek geliştirmektir aşk. Güzel olan şeye duyulan özlem, acı çekenin yanında olabilme arzusudur aşk. Devrimdir, devrimcidir aşk.
    Ve Dienekes’in de dediği gibi, eğer korkuysa karşındaki; halkına olan bağlılığın, yoldaşına olan inancın, vatanına karşı olan sevgin ve sorumluluğundur aşk.

    Sevdalıdır bu yürekler
    Halka,
    Vatana
    Özgürlüğe
    Yaşama sevdalı.
    Her çığlıkta
    Sevdalıların kanatlanıyor
    Yürekleri.
    Kanatlanıyor
    Onur, ahlak
    Ve
    İnsana dair
    Tüm güzellikler.
    “Halkım”
    Diyor
    “Vatanım”
    Diyor,
    Seviyoruz seni (2).
    Dienekes’in de anlatmak istediği; tamda Hüseyin Çukurluöz’ün yukarıdaki şiirinde çok çok güzel anlattığı işte bu sevdadır. Ve aynı sevda Hüseyin Çukurluöz de de öyle büyüktür ki; 249 gündür aç olan bedenini Vatanı için ateşin ortasına yatırmış ve korkmadan sloganlarla karşılamıştır ölümü.
    Korkunun karşıtı olan, Hüseyin’in yüreğinde ki işte bu sevdadır.
    Öğretmen yaşlı gözlerle “spartalılara ihtiyacımız vardı. Onlardan elli tanesi şehri kurtarabilirdi.” dedi.
    Bruksieus gitmemiz için bizi dürtükleyip duruyordu.
    Adam ”Ne kadar hissizleştiğimizi görüyor musunuz?” diye devam etti. “Bilinçsiz bir haldeyiz. Aklımız başımızda değil. Spartalılar hiçbir zaman bu hale düşmez.” Kararmış manzarayı göstererek, “Bu onların cevheridir. Bu dehşetin içinde gözleri açık ve bacakları titremeden ilerliyorlar.
    Bruksieus bizi geri çekmeye çalışıyordu. “Elli tanesi”! diye adam hala bağırıyordu, karısı onu ağaçların arkasına götürmeye çalışırken. “Beşi! Biri bile bizi kurtarabilirdi.”
    “Tek başına bir mum, devirir geceyi. Tek bir can, neleri neleri devirmez ki?”
    Tek başına olmak, tek başına direniyor olmak yenilgi yada eksiklik değildir. Mesele tek başına kalsan bile direnebilecek sevdaya sahip olabilmektir.
    Ateş Geçitlerinden bağıra bağıra bize seslenen öğretmen “biri bile bizi kurtarabilirdi” diyor. Ve o öğretmenin anlatmak istediğini Hamiyet Yıldız 2500 yıl sonrasından gösteriyor: Sen tek başına da olsan başla. Çoğalır sana omuz verenler.
    “Bir gece düşümde falanj’la*(bir çeşit yaya savaş taktiği) yürüdüğümü gördüm diye devam etti İntihar. Düşmanla karşılaşmak için bir düzlüğü geçiyordu. Bizden olan savaşçılar her yanımdaydı, önümde, arkamda, her iki yanımda. Bu savaşçıların hepsi kendimdim. Yaşlı halim. Genç halim. Daha sonra falanjı mükemmel yapanın aralarındaki tutkal olduğunu anladım. Onları bağlayan görünmez bir tutkal. Siz spartalıların birbirinizin beynine yerleştirmeye çalıştığınız tüm talim ve disiplinin aslında hüner ya da zanaatı arttırmak için değil, yalnızca bu tutkalı sağlamlaştırmak için olduğunu fark ettim”
    “Örgütüm al beni halkımla yeniden yarat”
    Hamiyet’i tek başına da olsa harekete geçiren, Hüseyin Çukurluöz’e “Vatanım, Seviyoruz seni” dedirten işte bu görünmeyen tutkaldır. Örgüttür. Ve yazılan onca yazı, söylenen onca söz ve verilen onca şehitler senin de yüreğinde vatan sevdasıyla yoğrulmuş bu tutkal biraz daha sağlam olsun diyedir.
    Romanda ki İntihar karakterinin fark ettiği “herkeste kendi yüzünü görmek” bugün büyük ailemizde somutlaşıyor. Kimi yaşlı, kimi genç, ileride ya da biraz daha geride. Ama büyük ailenin her bir ferdinde aynı vatan sevgisi ateşi, ayni mazluma olan düşkünlük, ayni düşmana olan öfke harlanır.
    Yürüyüş”te ki bir yazıda, ”Örgütlü insan; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” demenin gücünü taşır” diyordu. Devamında da “İnsanın onuruyla yaşamasının tek yolu devrim; devrimi yapabilmenin tek yolu da halkı örgütlemektir”(3) yazan bu yazı tamda İntihar karakterinin vurguladığı o tutkalın, tüm halka yayılmasını istemek, halkların kurtuluşunun sadece kendi elinde olduğunu ve aynı sevdayla yoğrulmasından geçtiğini anlatmak değil midir?

    Kral ”Ölüm şimdi yanı başımızda duruyor” diye konuştu. ”Onu hissedebiliyor musunuz kardeşlerim? Ben hissediyorum. Ben insanım ve ondan korkuyorum. Gözlerim, o an geldiğinde beni yüreklendirecek bir şeyler arar.” … “Bu gücü nereden bulduğumu size söyleyeyim dostlarım! Önümüzde kızıllar içinde duran oğullarımızdan. Evet. Ve gelecek savaşlarda onların yerini alacak olanların yüzlerinden. Ama hepsinden fazla, yüreğim cesaretini; sessizce kuru gözlerle gidişimizi seyreden kadınlarımızdan alıyor.”
    ***************
    Savaş bittiğinde üçyüzler ölüme gittiğinde; o zaman tüm yunan onların buna nasıl dayandığını görmek için spartalılara bakacak.
    “Peki, ama leydi, spartalılar kime bakacak? Sana ve şehit düşenlerin eşlerine ve annelerine, kız kardeşlerine ve kızlarına. Eğer onlar sizin kalplerinizin ıstırapla parçalanmış ve kırılmış olduğunu görürlerse; onlarınki de kırılacaktır. Ve Yunan’ınki de onlarla birlikte kırılacaktır. Ama eğer dimdik, gözlerinde yaş olmadan dayanırsanız, yalnızca kaybınıza katlanarak değil bunun kibrini küçümseyerek karşılarsanız ve bunu gururla kucaklarsanız; Sparta dayanacaktır. Ve tüm Hellas da onun arkasında duracaktır.
    Sizi, Leydi ve üçyüzler de savaşçıları bulunan hemşireleri bu berbat dava uğruna dayanması için neden seçtiğime gelince, çünkü bunu sizler, ancak sizler başarabilirsiniz.
    ******************
    “Aleksandros devam etti; Çocukluğumuzda öyküsünü dinlediğimiz anne gibi: Aynı savaşta beş oğlunun da öldüğünü haber aldığında, yalnızca şunu sormuş: Ulusumuz kazandı mı? Kazandığını öğrenince kuru gözlerle evine doğru yürümeye başlamış ve şunu söylemiş: Öyleyse mutluyum. Kadınların fedakârlıklarının bizi böyle etkilemesi bu nedenden değil mi –bütünü parçadan üstün tutmak asaleti?”
    Ölüm orucu şehidi Gülsüman Dönmez oğlu Sinan’a yazdığı mektupta (4) “Seni canımdan çok seviyorum. Bunun için Ölüm Orucundayım ya… “ diyordu. Aleksandros’un söylediği bütünü parçadan üstün tutma asaletini kim Gülsüman Dönmezden daha yalın daha net bir şekilde gösterebilirdi ki. Canın, can parçan oğluna seni çok seviyorum ve ben senin için ve diğer bütün çocuklar için bütün insanlar için ölüm orucundayım diyen Gülsüman Ana, fedakâr ve devrimci kadına, bütünün mutluluğu adına kendi can parçasından vazgeçişe en net örnek değil midir?
    Hapishane görüşlerinde karşılaştıkları onca işkence ve hakarete rağmen kuru gözlerle ve mağrur duruşlarıyla kadınların başardığı, sadece “düşmanı sevindirmemek” değil; Leonidas’ın da dediği gibi onlara bakan herkese umut ve direnç de vermektir. Evladı işkence gören, hapsedilen, katledilen her bir ananın, eşin, kız kardeşin bu dik duruşları öncelikle mücadele içerisindeki devrimcilerin sonrasında da tüm bir halkın en önemli dayanak noktalarından birisidir.
    Kral, bir yoldaşın ses tonuyla acelesiz, dostça bir tonda “Onlardan nefret ediyor musun, Dienekes? diye sordu. Dienekes tereddütsüz nefret etmediğini söyledi. “İncelikli ve soylu yüzler görüyorum. Düşünüyorum da, pek çoğu, dostların masasında bir gülümseyiş ve takdirle karşılanıyordur.
    Leonidas açıkça efendimin cevabını onayladı. Ancak gözleri hüzünle buğulanmıştı. ”Ben de onlar için üzülüyorum” diye itiraf etti. “Aralarında en soylu olanları şimdi burada, bizimle birlikte çarpışmak için neler vermezdi”
    Yürüyüş’ün her sayısında mutlaka bir tane ve hemen hemen her sayısında birden fazla olmak üzere, diğer yayınlarda ve kitaplarda da ısrarla ve sürekli vurgulandığı üzere siper yoldaşı diye düşündüğümüz kişilere, kurumlara, yapılara dair yazılar vardır. Dienekes’in de dediği gibi “Hayır onlardan nefret etmiyoruz, baktığımız yerden bakabilmeleri, bilerek yada bilmeyerek yapılan hataları düzeltebilmeleri için ve bizim durduğumuz yerde yani tamda düşmanın tam karşısında ve dimdik durabilmeleri için çabalıyoruz. Yürüyüşte ki bir yazıda “Dışımızda ki sol ile ideolojik mücadeleyi; Birlik-Eleştiri-Birlik temelinde ele alırız”(5) diyordu. Dienekes’in birlikte savaşılmasına dair duyduğu özlem ve istek bugünün istek ve beklentisinden hic de farklı değil.
    Birlik önerilecekse eğer, önce ona karşı birleşecegin düşmanın karşısına ilk sen geçmelisin. Dimdik ve tam karşısına üstelik. Tıpkı Leonidas ve Spartalılar’ın Düşmanın karşısına geçtiği gibi. “Halka ve sola “birleşelim, savaşalım” çağrısı yaparken kendisi pasif ve kendi kabuğuna çekilmiş değildir”(6) diyen büyük aile bunun sayısız örnekleriyle doludur.
    İşte bu kraldır, majesteleri. Bir Kral kudretini adamlarını köleleştirerek değil, onları hür kılarak gösterdiği davranışlarıyla gösterir.
    Ateş Geçitleri; Vatan, direniş, feda, liderlik gibi değerlerin zamandan bağımsız ve her dönem önemli olduğunu anlatma açısından değerli bir kitaptır. Kral olarak belirtilen karakter önder ve yöneticidir de aynı zamanda. Ve Kral’a addedilen vasıf temelde bir öndere, yöneticiye addedilmiştir.
    “Eğer bu geçitlerden bugün geri çekilirsek, kardeşlerim, şuana kadar kazandığımız tüm zaferler ne olursa olsun, bu savaş bir yenilgi olarak kabul edilecektir. Tüm Yunan dünyasını düşmanın onu en çok inandırmak istediği şeye inandıran bir yenilgi: Perslere ve onun milyonlarına karşı süregelen savunmanın anlamsızlığına. Eğer bugün burada kendi canımızı düşünürsek, şehirler de birer birer arkamızdan teslim olacaklardır; ta ki Hellas’ın tümü düşene kadar. Ama biz, burada üstesinden gelinmesi olanaksız yüzlerce olasılığa karşı dimdik durup, onurla ölerek yenilgiyi zafere dönüştüreceğiz. Hayatlarımızı feda ederek müttefiklerimizin ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin kalplerine cesaret tohumları ekeceğiz. Tam anlamıyla zafer kazanacak olanlar onlardır, bizler değil. Bugün bizim rolümüz direnmek ve ölmektir”
    Leonidas söz konusu vatansa yeri geldiğinde ölmek gerektiğini ve bu ölümün bir yenilgi değil tam aksine zafer olduğunu/olacağını o kadar güzel anlatmış ki. Teslim olmamanın ve direnmenin onuru 2500 yıldır onunla birlikte. Bugün onun anıt mezarında kendisinden silahlarını bırakmalarını isteyen elçiye verdiği o onur dolu ve muhteşem cevap yazılıdır: “Gel ve kendin al.”
    “Ölmemiz gerekiyor. Evet öleceğiz ki ardımızdan gelenler, bizden öğrenerek uğrunda ölünmeye değer bir dava olduğunu göreceklerdir. Ve bundan dolayıdır ki, biz ne kadar çok ölürsek, ideolojimiz, düşlerimiz, inançlarımız, değer ve geleneklerimiz o kadar yaşayacaktır”(8) diyen Osman Osmanağaoğlu Leonidas’la aynı düşündüğünü ondan 2500 yıl sonra bu sefer Ege’nin bu yakasından ilan etmiyor mu?
    Yürüyüş’te “Feda” üzerine yazılmış bir yazıda; “Feda”da “kayıp” yoktur, kazanan feda göze alındığı an belli olmuştur. Çünkü halklar için hem savunma kalkanı hem de düşmanı vuran bir silahtır. Feda bu ikisini birleştirir. Halkların direnme ve savaşma iradesinin önünde bir kalkandır, onu korur, düşmanı ise beyninden vurur”(9) diyordu. Leonidas’ın “biz burada ölüyoruz ki bütün Yunan dirensin” sözü ya da Osmanağaoğlu’nun “değerlerimiz ve düşlerimiz yaşasın diye öleceğiz” sözü bundan daha doğru daha net nasıl anlatılabilirdi ki!
    Aralarında nice zaman farkı olmasına rağmen aynı amaç ve aynı değerler için feda ettiler kendilerini ve geride kalanlara aynı sözlerle sesleniyorlar; “Ölümümüz inandığımız değerler yaşasın diyedir.”
    Her bir şehit, hele de feda savaşçıları halka, vatana ve değerlere olan bağlılığı ifade eden o “tutkal”ın en sağlam olduğu halkalardır. Onlardan öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki.
    Leonidas’ın ve onun ‘300 Spartalı’sının sesine 2500 yıl sonrasından haykırmalıyız: Uğruna ölecek kadar çok sevdiğimiz bu vatan bizim.
    Not: Bir kitap tanıtımında bugüne dair birçok örnek ve kaynak gösterilmesi ilk başta garip gelebilir ama kitabın bana göre zaten en güçlü tarafı da bu. Kitap geçmişe dair gerçek bir olayı kurgulanmış şekilde anlatıyor olmasına rağmen günümüzle sağlam bir şekilde bağ kurabiliyor. Birazda kitaba nereden ve hangi gözle baktığınızla ilgili olmakla birlikte, kitabı okuduğunuzda örnek verilen diğer olaylarla çok çabuk bağlantı kurabiliyorsunuz.

    Ateş Geçitleri
    Steven Pressfield


    Kaynakça:
    1- Heredot- Tarih Sayfa 592
    2- Hüseyin Çukurluöz- Efsanelerden Destanlara Sayfa 92
    3- Yürüyüş Sayı 446 Sayfa 23
    4- http://www.ozgurluk.info/...0Donmez-ozgecmis.htm
    5- Yürüyüş Sayı 485 Sayfa 27
    6- Zafer Yolunda 1 Sayfa 173
    7- Bir Devrimci Dursun Karataş Cilt2 Sayfa 436
    8- Canım Feda- Ahmet İbili Sayfa 152
    9- Yürüyüş Sayı 480 Sayfa 30
  • ''Doğru dersin oğul, böyle söyledim, amma bunların en faziletlisi Allah yolunda şehit olabilmektir. O şehit ki Allah katında ebedi diri kalır. O şehit ki ayağını üzengiye koymuşsa bir kez, Allah hesap sorası değildir ondan. O şehit ki can vermekten lezzet duyar. Öyle bir lezzet ki oğul, diriltilip tekrar be tekrar can vermek ister. Törensiz ve kefensiz ölür, varlıksız ve bedensiz yaşar. O ki burada bir göz yumar, sonra huzur-ı Nebi'de bir göz açar. Hamza'ya nasıl özenmeyeyim, Yasir ile Sümeyye'yi nasıl anmayayım oğul? Şehadet onların sevdalı sesinde imanın bir değil, bin kez dirilmesi iken hasat zamanında heybemi neden doldurmayayım? Bana canı veren, emanetini almak istediğinde yahut Sevgili kendisine kavuşmam için bana gel ettiğinde, gözümü kırpmadan kabul edersem, neden bana itiraz edersin ki oğul? Susuzun suya kavuşmasına, hasretin hasretle buluşmasına mani mi olacaksın? Sevgili, '' En şerefli ölüm, şehitlerin ölümüdür.'' derken beni o şereften mi mahrum bırakmak istersin oğul? Geceleri ay ışıdığında, Hamza'nın üzerine sağanak inen nurlar benim üzerime inmesin mi; şehitlerin baş ucunda Rahmani neşideler okuyan melekler benim başıma gelmesin mi? Oğul, unutma, yıldızlar başka bir kıyıda doğmak için batarlar ama şehitler daima nur içinde yatarlar!...''