Elfida., bir alıntı ekledi.
10 saat önce · Kitabı okuyor

Kafesler, yüksek, aşılması imkansız duvarlar.. Ve korku. Kaybetme korkusu.
Aşağıdaki açıklığa karşı, kayalara yan yana oturdular. Kit kolunu onunkine geçirdi, başını omzuna dayadı. Port dosdoğru karşıya bakıp içini çekti, sonunda başını yavaşça iki yana salladı.
Hayatta en çok sevdiği, işte böyle yerler, işte böyle anlardı. Kit biliyordu bunu. Ayrıca Port'un bu tür şeyleri, kendisi onunla birlikteyse, paylaşıyorsa, daha çok sevdiğini de biliyordu. Ruhuna değen bu sessizliklerin ve boşlukların Kit'i çok korkuttuğunun Port da farkındaydı ama bunu anımsamak zor geliyordu ona. Bir an gelip Kit'in de kendisi gibi, yalnızlıktan, sonsuzluğa yakın olma duygusundan aynı etkileri alacağını umuyormuş gibiydi. Kit'e sık sık, "Tek umudun bu," demiş, Kit onun tam olarak ne demek istediğinden emin olamamıştı. Bazen Kit'e, Port kendisinin tek umudunun bu olduğunu söylüyormuş gibi gelirdi. Kendisinin sevgiye giden yolu yeniden bulabilmesi için, Kit'in de kendisine benzemesi şartmış gibi. Çünkü Port için sevgi demek, Kit'i sevmek demekti. Başkası diye bir konu yoktu. Oysa şimdi, çoktan beri sevgi de kalmamıştı, sevgi olanağı bile kalmamıştı. Kit'in Port nasıl istiyorsa öyle olma konusundaki istekliliğine karşın, daha fazlası gelmiyordu elinden. Korku, her zaman içinde çöreklenmiş, onu teslim almaya hazır, bekliyordu. Başka türlüymüş gibi numara yapmanın yararı yoktu. Kit nasıl her zaman içinde taşıdığı o korkuyu silkip atmayı başaramıyorsa, Port da kendini hapsettiği kafesten kurtulamıyordu. Uzun zaman önce kendini sevgiden korumak için yaptığı kafesten.

Esirgeyen Gökyüzü, Paul Bowles (Sayfa 86 - Simavi Yayınları - 1991 - İngilizceden Çeviren: Belkıs Çorakçı)Esirgeyen Gökyüzü, Paul Bowles (Sayfa 86 - Simavi Yayınları - 1991 - İngilizceden Çeviren: Belkıs Çorakçı)
Ahmet Hilmi Güven, bir alıntı ekledi.
19 May 18:27 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bu dünyadaki en büyük korkuymuş meğer sevdiğini kaybetme korkusu. Çığlık atmaya çalışıp da sesini bile çıkaramadığın bir kâbus sanki .

Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214 - Küsürat Yayınları)Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214 - Küsürat Yayınları)
Mehmet A., bir alıntı ekledi.
13 May 21:45

Bu dünyadaki en büyük korkuymuş meğer sevdiğini kaybetme korkusu. Çığlık atmaya çalışıp da sesini bile çıkaramadığın bir kabus sanki.

Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214 - Küsurat Yayınları - 1. Basım, Nisan 2018)Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214 - Küsurat Yayınları - 1. Basım, Nisan 2018)
, bir alıntı ekledi.
27 Nis 20:38 · Kitabı okudu

Çıkarken kapı aralığından da olsa son bir kez baktım Leyla’ya. O an içimi bir korku sardı. Leyla’yı kaybetme korkusu. Bu dünyadaki en büyük korkuymuş meğer sevdiğini kaybetme korkusu. Çığlık atmaya çalışıp da sesini bile çıkaramadığın bir kabus sanki. Hiçbir tehlikenin olmadığı, kötülüklerden uzak, iyilerin kazandığı, kötülerinse cezasız kalmadığı bir dünyada sevmek, hem de masal gibi sevmek isterdim seni. Ama ne yapalım, bizim de payımıza bu düştü işte.

Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214)Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214)
Nilay Şahin, bir alıntı ekledi.
26 Nis 05:35 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Bu dünyadaki en büyük korkuymuş meğer sevdiğini kaybetme korkusu. Çığlık atmaya çalışıp da sesini bile çıkaramadığın bir kâbus sanki. Hiçbir tehlikenin olmadığı, kötülüklerden uzak, iyilerin kazandığı, kötülerinse cezasız kalmadığı bir dünyada sevmek, hem de masal gibi sevmek isterdim seni.

Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214)Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214)
Şevval Sarpbalkan, bir alıntı ekledi.
16 Nis 11:45 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Bu dünyadaki en büyük korkuymuş meğer sevdiğini kaybetme korkusu. Çığlık atmaya çalışıp da sesini bile çıkaramadığın bir kabus sanki.

Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214)Leyla ile Mecnun, Burak Aksak (Sayfa 214)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
18 Kas 2017 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Oysaki sevginin asıl kaynağının "Allah" olduğunu düşünerek yaşamaya çalıştığımızda ise, ulaşacağımız kapıda hiçbir korkuya yer kalmayacak... Orada "haşyet" duygusuyla tanışacaksınız. Haşyet, yani "sevdiğini kaybetme korkusu..." O'ndan sadece O'nun sevgisini kaybetme, O'nunla olan bağı yitirme korkusuyla çekinmek... Her an O'nun huzurunda, gözetiminde, merhametinde olduğumuzu bilerek adım atmak...

Namazla Yeniden Doğdum, Yaşar Alptekin (Sayfa 90)Namazla Yeniden Doğdum, Yaşar Alptekin (Sayfa 90)

Sana Benzemeyeni Seveceksin...
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.
Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.
Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.
Sonra sessizlik...
Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.
Ağır bir yük ruhum bazen bana.
Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...
Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.
Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?
Ne istiyor tanrı bizden?

Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?
Parmak uçlarımız bile farklı.
Şu küçücük parmak uçları...
Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?
Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.
Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.
Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.
Başka izler bırakmamızı...
Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı "tekleştirmek", herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.
"Farklı olun" diye buyuruyor tanrı.
"Birbirinize benzemeyin."
Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?
Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.
Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.
Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.
Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.
Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.
Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.
Hayatı hayat yapan ne?
Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:
Hareket.
Hayat, hareketle var olur.
Rüzgarı düşünün...
Esip duran rüzgarı...
O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.
Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.
Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.
Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.
"Polenlerimizi," tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.
Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi... Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.
Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.
İnsanlar da bunun için böylesine değişik.
Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.
Hepimiz birbirimize benzeseydik, düz bir toprak gibi olurduk, suların kımıldamayacağı gibi duygularımız da kıpırdamazdı.
Herkes birbirine benzeseydi kimse kimseyi sevmezdi, aşık olmazdı.

Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.
Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği...
Tanrı, bize bunu söylemiyor.

"Sevin" diyor.
Ama nasıl?
Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?
Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?
Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?
Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.
Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.
Sadece onu düşüneceğiz.
Sadece onu kaybetmekten korkacağız.
Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.
Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.
Bu, nasıl mümkün ey tanrım?
İnsan kendinden nasıl vazgeçer?
Biliyorum, bu mümkün.
Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.
Tanrının en tehlikeli mucizesi.
Bir insanın bir insanı sevmesi.
İmkansız görünen bir gerçek.
Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.
Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.
Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...
Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.
Ne düşünüyor, ne hissediyor...
Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...
Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.
Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.
Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.
Her yere bakarsın sen.
Her yere, her ize...
Rüyalarını bile merak edersin.
Ama insan insana sırdır.
Kimse kimseye benzemez çünkü.
Tanrı "benzemeyin" buyurdu.
Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.
Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.
Bu da tanrının buyruğu çünkü:
"Sana benzemeyeni seveceksin."
Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.
O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.
Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.
O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.
Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.
Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.
Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.
"Sana benzemeyene akacaksın."
Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.
Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.
Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.
İnsan kendi acısını taşır...
Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.
Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.
Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.
Sessizlik...
Tanrım, sen şimdi neredesin?

Ahmet Altan

Ilayda yıldız, Kürk Mantolu Madonna'yı inceledi.
 18 Haz 2017 · Beğendi

Sabahattin Ali okumaya başlamaya karar verdim sanırım .
Bu kitapla başlamak ne kadar doğru bilmiyorum. Uzun süre onu okumuş onun üslubunu öğrenmiş ,benimsemiş insanlar kadar iyi bilemem ama umarım beni şu sahtelikten bir an olsun uzaklaştırır. :)
Ve nihayet 3 günde bir solukta bitirdim.
Aşk hikayesi demek istemiyorum . Burda aşk hikayesinden çok daha fazlası var çünkü.
Özellikle saflık ve güven temeline kurulmuş kaybetme korkusu barındıran ve defalarca sevdiğini hiçbir şey bilmeden suçlayan ve bunu hayatına giren tüm insanlara mâl eden bir adamın hikayesi bu. Kendimden bir şeyler bulmayı geçtim tam beni anlatmış aslında raif efendi .Hikayenin sonunda bir de sürpriz var beklemiyordum diyemem fakat beklenmedik yönleri sonradan ortaya çıkıyor.:)

Nur-AL, bir alıntı ekledi.
 29 May 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Sevdiğini Kaybetme Korkusu
Ve en çok sevdiğimizi kaybetmekten korkarız. Bazen de korkmayız, kendimizi ona feda ederiz.

Aşkı Seçtim, Meral Kır (Sayfa 159 - "Korku" bölümünden)Aşkı Seçtim, Meral Kır (Sayfa 159 - "Korku" bölümünden)