• 288 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İlber Ortaylı.. Çok sevdiğim, takip ettiğim, çok değerli bir insan bizim için. Bu kitabı ilk elime aldığımda gerçekten çok merak ettim ve büyük beklenti içerisinde başladım. Ve beklentimin çokta üstünde geldi. Çok severek, beğenerek, hayran kala kala okudum. Bence, herkesin mutlaka bir gün okuması gereken bir kitap...
    Bir Ömür Nasıl Yaşanır, soru-cevap bir röportaj tarzında bir kitap. İlber Ortaylı’nın çarpıcı yorumları, yaptığı açıklamalar, konu üzerindeki düşünceleri gerçekten çok etkileyici. Her sayfa ayrı bir merak uyandırıyor ve merakla ne demiş acaba diye okuyorsunuz. İlber Ortaylı’nın bildiğimiz çok geniş tarih bilgisi dışında, yöreye ait gastronomi olsun, müzeler olsun birçok konuda çok fazla tecrübesi, deneyimi ve bilgisi var. Okurken bunu da öğrenmiş oluyoruz. Birçok tavsiye de bulunuyor özellikle gençlere güzel tavsiyelerde bulunuyor... Neler yapmamız, neler yapmamamız gerektiğini, insan kendisini nasıl yetiştirir, kimden ne öğrenir, nasıl seyahat edilir, nerelere gidilir, ne izleyip, ne okumalı, ne dinlemeliyiz’e kadar birçok tavsiyede öneride bulunuyor. Hayat tecrübesini bizlere çok güzel aktarıyor. Başucu kitaplarımın arasında, tekrar tekrar okunmalı...
  • 540 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Şuan bu yazıya nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Çok severek okuyacağınızı düşündüğünüz bir kitabı sevmediğinizde nasıl kötü bir yorum yazmak zor geliyorsa, sevmeyerek okuyacağınızı düşündüğünüz bir kitaba iyi yorum yazacak olmak da çok karmaşık ve zor geliyormuş... Dikenler ve güller sarayı sayesine bu duyguyu da tatmış bulundum.

    Aslında kitabı sevmem için olan nedenler daha fazlaydı. Çok popüler ve sevilen bir seri, takip ettiğim birçok insanın favori kitapları arasında ve arkadaşlarımın bana birçok kez önermiş olması da cabası... Ama Feyre'nin ne kadar çelişkili bir karakter olduğu ve sonrasında yazılan daha birçok kitapla ilgili olumsuz detayları görünce, kendimi en kötüsüne hazırladım diyebilirim. Feyre'den bahsetmiyorum bile, ondan umudu kesmiştim.

    Kitap Feyre'nin ormanda avlanması ile başlıyor. İstediği bir hayvan avlamak ve ailesini bir süre daha açlıktan ölmekten kurtarmak. O kadar sefil bir hayat yaşıyorlar ki, öncelikleri kendilerini açlıktan ölmekten korumak. Ve tüm bu yük Feyre'nin omuzlarında.

    Ancak daha sonra kocaman bir kurt ortaya çıkıyor. Feyre normal kurtların bu boyutlarda olamayacağını düşündüğünden pek de emin olamayarak bunun şekil değiştirmiş bir peri olabileceğini düşünüyor. Normal kurtta olabilir. Ama önemi yok. Onu öldürmeyi her türlü deneyecek. Eğer periyse de, daha iyi çünkü perilerden tüm benliği ile nefret ediyor. Ve kurtu öldürüp derisini yüzüyor, sonra da avladığı hayvanını alıp eve gidiyor.

    Eve varmasından bir süre sonra evlerinin kapısı açılıyor. İçerideki kocaman, yırtıcı hayvan kılığına bürünmüş bir peri. Feyre'yi ulu peri öldürdüğü için Prythian'a, hiçbir insanın gidip de geri dönemediği periler diyarına götürüceğini ve sonsuza dek onunla yaşayacağını söylüyor. Feyre'nin dili damağı kurumuş vaziyette, ya öldürülecek ya kabul edecek, Prythian'a gidiyor böylelikle.

    Ve ne zaman Feyre Bahar Sarayı'na adım atıyor, yorum bir bir zihnimden geçiyor, ben neye bulaştım böyle diyorum. We Are Okay'e de bununla eş zamanda başlamışım ve heyecanlı bir kitapta değil ama içimden Feyre'nin çelişkili hareketlerini o kadar okumak gelmiyor ki, o kitabı heyecanla okuyorum.

    Feyre saraya geliyor, kaçmak için fırsat bu fırsat diyor. Sonra diyor ki, çok güçsüzüm, böyle iki adım daha atamam, yemek yemem lazım. Tamam diyoruz, mantıklı. Sonra yemek vakti geliyor, her şey harika gözüküyor, diyor ki BÖYLE BÖYLE BİR EFSANE VARDI BU YEMEĞİ YİYEMEM. KAÇMAM GEREK. Fırsatın varken yemek yiyebilmek için kaçmadın! O zaman bu esfaneyi bilmiyor muydun yani? Sonra oturuyor. Tamlin'e bakıyor, o ölümsüz, çok güçlü. Masadan bıçak aşırayım. Ama aynı zamanda iç sesleri: ona zarar veremem ki. olsun yine de alayım ne olur ne olmaz. ama o çok güçlü, ve ölümsüz, ölmez ki. olsun olsun alayım.

    Bir de her şey aşırı karmaşık geliyor. Ortada bir ne olduğu hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı, asırlar önce yapılan bir savaştan -ki onun da hakkında hiçbir fikriniz yok- bir Anlaşma ve bunun yine ne idüğü belirsiz maddeleri, boşlukları bilmemneleri var. Her şeyi Feyre'nin anlattığı kadarıyla öğrenip bilebiliyorsanız ama sorun şu ki: o da hiçbir şey bilmiyor. Anlaşmadaki bir boşluktan yararlanıp eve dönmek istiyor ve siz de onunla birlikte sürükleniyorsunuz öylece.

    Ve tüm bu süreç boyunca bu üçlü arasındaki ilişki o kadar garibime gidiyordu ki. Feyre'nin öldürdüğü kurt şeklindeki peri Tamlin ve Lucien'in arkadaşıydı. Hani arkadaşınızı öldürmüş kız, siz onu lüks içinde yaşatıyorsunuz. Tebrikler! Arkadaşımı öldürdüğün için bedava lüks otelde kalma hakkı kazandın! Bunu geçtim, Tamlin sürekli Feyre ile yakınlaşma çabasına girmesi de ayrı bir şeydi. Aşık olacaklar biliyorum ama, Tamlin'e diyorum ki, kız daha geleli bir gün oldu, ne çabuk vuruldun böyle.

    Gel gelelim asıl meseleye. Feyre sarayda vakit geçirdiği süre boyunca kimsenin yüzünü göremiyor. Zaten koskoca sarayda o, Tamlin, Lucien ve birkaç hizmetçi dışında başka kimse yok ve herkeste yüzlerinde maske ile dolaşıyor. Sebebini sorduğunda topraklarda yayılan bir hastalık diyorlar. Perilerin büyü güçlerini kısıtlıyor ve onları bu maske ile dolaşmaya zorluyor. Maskeler çıkmıyor. Şimdilik sadece Pyrthian'da, kontrol altında ama her an kontrolden çıkıp insanların dünyasına da sıçrayabilir.

    Kitabı okumaya devam etmemin tek nedeni sadece buydu. Ne tür saçma bir hastalığın maskeleri onların yüzlerine yapıştırdığını deli gibi merak ediyordum. Bir de neden sadece maskenin her perinin yüzüne yapışık olmadığını. Tamlinlerin ne suçu vardı da, böyle berbat bir şey onların başlarına geldi yani? Hastalık tüm Prythian'ı etkiliyorsa herkeste maske olmalıydı. İşte bu maske ve hastalık olayını çok merak ettiğimden okumaya devam ettim. Ve ödülümü de aldım.

    En sonunda hastalık tehlikeli bir hal alıyor, Tamlin ne kadar zor da olsa Feyre'ye eve gitmesini söylüyor. Feyre kalmak istese bile Tamlin'in onu daha fazla koruyamayacağının da farkında ve böylece gidiyor. Feyre eve döndüğü süre boyunca kalbinde bir karanlık hissediyor. Geri dönerek ve Tamlin'i bırakarak yanlış tercihi yaptığını fark ediyor ve Bahar Sarayı'na geri gidiyor. Ancak sarayı tamamen terk edilmiş bir halde buluyor. Geride kimse kalmamış.

    Ancak sonra birini buluyor. Feyre'ye vazgeçmesini, artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini söylüyor ama Feyre ölsem de deneyeceğim deyince, ona anlatabildiği kadarıyla tüm olayı en baştan anlatıyor. Hastalık, maske, neden Tamlin Feyre'ye en başından beri yaklaşmaya çalışıyor... Yukarıda 'bana saçma gelen şeyler' başlığındaki tüm cevapsız sorularımın cevabını alıyorum. Ve bazı şeyler biraz ergence ve maske olayı da disney prenseslerinden fırlama gibi ama hepsi de beni tatmin ediyor. Gayet tutarlı ve mantıklı cevaplar. Rahatlıyorum. Tüm bu cevapları kitabın sonlarında almayı beklerken ortalarında aldığım için de hem mutluyum hem kafam karışık: Eğer bunları şimdi öğrendiysem kitabın sonunda ne var?

    Ve o son geliyor... Bir çırpıda okuduğum ve bayıldığım... Feyre Tamlin'i almak için Dağın Altı'na gidiyor. Amarantha'nın, tüm Prythian'a hükmeden kadının önüne çıkarılıyor. Amarantha, Feyre'nin isteklerini dinliyor, en sonunda diyor ki, "o zaman bir anlaşma yapalım." Feyre'nin başka seçeneği yok, tüm Prythian ve Tamlin'in kaderi onun ellerinde. Kabul ediyor. Amarantha ona üç görev ve bir de çözmesi için bir bilmece veriyor. Görevlerin üçünü de tamamlarsan isteklerin gerçekleşir diyor, ya da görevleri yapmak yerine sorduğum bilmeceyi de çözebilirsin. Feyre kabul ediyor.

    Bu görevler süresince kitabımıza aşırı eğlenceli, kitabı kat ve kat daha güzel yapan bir karakter, Gece Sarayı Yüce Lordu Rhysand geliyor. Başlarda klasik, Tamlin'in zıttı, hikayede herkesin favorisi kötü çocuk olduğunu düşünmüştüm ki bir noktada da öyleydi ama beklediğimden çok çok daha fazla sevdim. Feyre onunla yakınlaşınca ve hikayeye Rhys'ın gözünden bakma şansımız olunca gerçekten aslında ne kadar masum, insanların onun hakkında düşündüklerinin tersine soft bir baby olduğunu görüp onun için üzülüyorsunuz ve alıp bağrınıza basmak istiyorsunuz... En azından ben öyle hissettim. Rhys gerçekten kitaba bu puanı vermemde büyük bir etken, onun olduğu yerleri aşırı eğlenerek ve beğenerek okudum.

    Ve Feyre'nin görevler boyunca gösterdiği performans... o kadar şahaneydi ki. Tüm sorular cevaplandı, daha ne olacak dediğim anda bu kısımlar geldi ve ben soluksuz bir şekilde okudum görevleri tamamlayışını. Hepsini de aşırı iyi bir şekilde bitirdi ve en sonunda kitabın başlarındaki saçma tavırlarını affettirdi. Yani ben affettim, çünkü kitabın sonundaki Feyre aşırı iyiydi. YANİ ÖZELLİKLE İKİNCİ GÖREV O KADAR İYİYDİ Kİ, HEYECANDAN AĞLAMAK İSTİYORUM ŞUAN.

    Kitabı genel olarak anlattığıma göre şimdi birkaç daha öznel sevip sevmediğim şeylerden bahsedebilirim.

    En hoşnut olmadığım şey, Tamlin'in harcanışı. Herkes Rhys'ı daha çok seviyor, çünkü yani Tamlin'i sevmek için bir neden yok. Tamlin Bahar sarayı lordu, güneş, ışık vesaire. (Buna rağmen Rhys'dan ve çoğu kişiden daha sert ama bu ayrı mesele) Feyre ile tatlış bir ilişki yaşıyorlar. Ama sonra gelişen olaylar yüzünden birbirlerinden uzaklaşmak zorunda kalıyorlar. Hala birbirlerine sırılsıklam aşıklar. Ama Tamlin yine gelişen olaylar yüzünden özellikle son 150 sayfa boyunca kitapta aktif bir rol oynayamıyor.

    Bu süreçte de sürekli Rhys olduğu, yazar ona hem karanlık hem de soft bir hava verdiği ve Feyre ile ikisi arasında daha orijinal ve güzel sahneler yazdığı için de insan ister istemez o ikisinin kimyasını, uyumunu daha çok seviyor. Ve Tamlin direkt unutuluyor. (Sanırım ikinci kitapta Tamlin daha da nefret toplamış, gel de sinirlenme yani. bu harcamak değil de, ne?) Sonra benim gibi vicdanlı insanlar ise Tamlin'e üzüldüğü için Rhys'ı gönül rahatlığı ile sevemiyor. Gerçekten aşırı sinirliyim.....

    Ama yine de, tüm o sahnelere -buna o gözyaşı yalama sahnesi de dahil, bence aşırı aşırı iyiydi- ben hala daha Feyre ile Tamlin'i daha çok yakıştırıyorum. Yediğim spoi ve ağırlıklı yapılan fanartlar çeliştiği içinde en sonunda kimle olacak bilmiyorum ama Tamlin mallaşmadığı takdirde ben o ikisini şipliyorumdjdkf

    Bahsedeceğim son şey ise, Lucien. Başlarda aşırı itici ve sıradan bir karakter gibi geliyordu. Lorduna sadık bilmem ne. Her ne kadar bu özelliği sonlarda daha da belirginleşse bile, sadık olma özelliğinin bu kadar baskın olması benim için onu daha farklı ve çekici bir hale getirdi. Bu yüzden onu daha da fazla sevdim. Hikayesi biraz baştan savma işlenmişti bence ama yine de gayet güzeldi. Feyre ile ikinci oyundaki o anlarından sonra da favori karakterim o oldu. Yani Tam ve Rhys sizin olsun, i found my man ♥ Umarım ikinci kitapta daha detaylı bir Lucien okuyabilirim :'(

    Pf, bir de ilk kitabın sonu öyle bir bitti ki, gerçekten aşırı sinirlendim. Rhys'ın ne gördüğünü DELİ GİBİ merak ediyorum ve bu yüzden iyi mi yoksa kötü mü yaptığımı bilemeyerek 2. ve 3. kitapları sipariş verdim... Umarım Feyre beni hayal kırıklığına uğratmaz. Kendimi bilmem kaç kişinin girdiği bahiste tek parasını Feyre'ye yatıran Rhys gibi hissettim şuan. Ne olur gözümü kara çıkarma Feyre...

    Evet, benim kitap hakkında söyleyeceklerim bu kadardı. Başlarda gerçekten sıkılabilirsiniz ki sıkılacaksınız da bence ve her şey saçma gelecek ama sonra sorularınızın cevabını aldıktan sonra her şey daha iyi olacak. Yani başladıysanız okumaya kesinlikle devam etmenizi öneririm. Ama yine de ilk kitabı pdf olarak okumak daha mantıklı, çünkü beğenmeme olasılığınız da var dhdkjf

    Dipnot: Unuttuğum bir şey olduğunu biliyordum ama bitirdikten sonra hatırladım maalesef ve nereye sıkıştıracağımı bilemediğimden de buraya koydum. Sevdiğim bir diğer şey, Rhys'ın Feyre'ye yaptığı dövme. Başta sinirlenmiştim onu damgaladığı için, ama sonra yapış nedenini öğrendikten sonra aşırı hoş ve güzel gelmeye başladı (Tamlin'le Feyre'yi şiplemenin ne kadar zor olduğu anlaşılıyordur herhalde) İşte böyle, bu detayı da söylemek istedim. Gözyaşı ve bu ayrıntı kitaptan favori parçalarım oldu.

    Dipnot2: Sarah kitabı eşine ithaf etmiş ve benim için Dağın Altı'nı geçerdin demiş. En başta bir şey anlamamıştım, ama kitabı bitirdikten sonra anladım :'') AŞIRI GÜZEL YA... T^T
  • 298 syf.
    ·8/10
    Kerem Bozkurt'un deneme-inceleme türünde yazdığı Ustalara Soruyorum(*) kitabı tek kelime ile mükemmeldi.Okurken keşke bitmese dediğim,ve özellikle yıllardır severek ve büyük bir saygı duyarak takip ettiğim ustaların sayfalarını tekrar dönüp okuduğum doğrudur.

    Edebiyat,sinema,tiyatro,müzik ve bilim alanında birbirinden değerli ve birbirinden önemli birçok ismi konuk etmiş çok içten ve samimi bir sohbetle kitabına.

    Neler konuşmamışlar ki;sevgiden,aşktan,şefkatten,güzelliklerden,estetikten,insandan,edebiyattan,müzikten,

    sinemadan,tiyatrodan,sanattan,bilimden...Ben de kahvemi alıp,bir köşeye çekilip keyifle ve büyük imrenmelerle onları zevkle dinledim.Ayla Algan'ın oyunculuk serüvenini,Attila Dorsay ile sinema üzerine yapılan o güzel sohbeti,Metin Akpınar ve Müjdat Gezen ile tiyatro üzerine yapılan sohbeti,Mario Levi ile edebiyat üzerine yapılan sohbeti,Jehan Barbur'un hayata olan direnişini..bu güzel insanlarla yapılmış o güzel sohbetleri okumak benim için büyük zevkti.Daha nice güzel insanlar var kitapta:Macit Koper,Feride Çiçekoğlu,Altan Erkekli,Osman Sınav,Ali Nesin,Rasim Öztekin,Ercan Kesal,Ahmet Ümit,Ezel Akay,Murat Baç,Levent Tülek,Derviş Zalim,Hakan Bilgin,Yekta Kopan,Aslı Tunç,Bennu Yıldırımlar,Levent Üzümcü,Burak Göral,Şevket Çoruh,Tuna Kiremitçi gibi...

    Ustaların konuşmalarından altını çizdiğim o kadar çok cümle oldu ki ve aynı zamanda etkilendikleri,sevdikleri film ve kitap isimleri...Hepsini tek tek not aldım.

    Sizlere de tavsiye ederim efendim..."Dünyayı okuyan, filmler seyreden ve böylelikle dönüşen insanlar değiştirir."

    (*)Kitap Ayzıt Yayınevi tarafından basılmış ve 297 sayfa
  • 432 syf.
    ·Puan vermedi
    @meralkir1 kalemini severek takip ettiğim yazarlardan biri. Her eserinde ayri kurgusu ile sizde iz bırakacak türden. Tarzı anlatımı resmen sizi alıp götürüyor . Biz emelin_kutuphanesi Emelim ile okurken birbirimize durmadan aman yavaş okuyalım bitmesin dedik demesine de işte kapağı açınca olmuyor öyle
    .
    .

    .
    Savcı Güçer Öztürk geç saatlere kadar süren çalışmasını kapının önünde duyduğu sesle bölmek zorunda kalıyor . Bir kadın sarhoş ve çok gürültülü. Ayakta duramayan komşusuna yardim ediyor Gücer. Onu evine geçirip yatağına yatırıyor. Ve dönüp evine gidiyor. Her şey çok normal aslında. Ta ki sabah karşı daireden duyduğu çığlığa kadar. Zorla açarak girdikleri evdeki manzara ne Savcının ne de diğer polis arkadaşların kaldırabileceği bir şey. Işte ondan sonra sizi sıkı bir polisiye bekliyor. Bir tarafta tecrübeli Savcı Gücer Öztürk diğer tarafta dişli ve azimli gazeteci Zeynep Erdem. Sonuna kadar sizi sürükleyecek harika bir kurgu. Ben kitaba doymadım açıkçası. Yazara söyledigim gibi bir 200 300 sayfa daha okurdum
    .
    .
    .

    #alıntı

    .
    Sevmek sadece sevdiğin yanındayken gerçekleşen bir eylem değildi. Yoksa bile var olduğunu bilmek yeterliydi
    .
  • 592 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    *VAMPİRLER*

    Eskiden vampirler güneş de ışıldamazlardı,dışarı çıkamazlardı ve bir yüzük yardımıyla Güneş’ten korunma gibi bir şansları da yoktu.Eski vampirlerin gözleri sürekli renk değiştirmezdi,sadece kırmızıydı.Eski vampirler de yeni vampirler gibi soluk tenli yakışıklı ve güzeldi.Eski vampirler yeni vampirler gibi insanları incitmemek için hayvan kanı içmezlerdi veya insan yemekleri ile beslenmeye çalışmazlardı; onların lüksleri vardı sonuçta = Saf İnsan Kanı.Son olarakta eski vampirler edepsiz veya görgüsüz değillerdi; davet edilmeden hiçbir yere giremezlerdi.Stephen King tabiki eski vampirleri tercih etmiş bu kitabında.Hadi incelemeye geçelim :)

    Yazar olan Ben Mears,çocukluğunda dört yıl boyunca teyzesiyle kalmış olduğu Jerusalem’s Lot’a bir roman yazmak ve geçmişteki korkuları ile yüzleşmek için geri döner.Çocukluğundan beri dimdik karşısında duran ve bir türlü peşini bırakmayan Marsten Köşkü kasabanın tepesinde adeta “Seni daima izliyorum Ben” dercesine dikilmektedir.Yıllar sonra yeni kiracıları vardır bu köşkün.Kiracıların gelmesiyle birlikte kasabada akıl almaz olaylar yaşanmaya başlayacaktır.Yoksa kasabaya bir daha Güneş hiç mi doğmayacaktı ?

    Kitaba başlarken adeta çamurun içine saplanmış bir arabayı çalıştırır gibi debelenip duruyoruz.Giriş bir o kadar anlamsız,bir o kadar yavan ve bir o kadar içine alamayan tipte.Sonuçsa her şey olurunda giderken sanki Stephen King “Canım sıkıldı bitsin artık” demişçesine kestirilip atılmış adeta hatta hızlandır tuşuna basılmış bile olabilir.Ama bir gelişmesi var ki 40.sayfa ile 500 arasını nefessiz soluksuz okudum.

    Stephen King bize öyle bir kasaba hediye ediyor ki (tekrardan) uzun süre aklımdan çıkacağını sanmıyorum.Her gün camdan dürbünle insanları gözetleyen Mabel,mankenlik hayalleri kurarken 17 yaşında anne olmuş bir kadın,çöplükte yaşamak tek tutkusu olmuş bir adam,kocasını aldatmaktan oldukça zevk alan bir kadın ve daha niceleri.Karakterler çok fazla ancak öyle özellikleri öyle düşünce yapıları var ki unutmanız bir o kadar imkansız.

    Aniden gelişen ölümler,körüklenen merak duygusu,tsunami gibi üzerinize gelen bir gerilim içeriğine sahip olduğu için kalp hastası olan insanların bu kitabı okumalarını önermiyorum.

    SADECE VAMPİRLER VE GERİLİM Mİ VAR ?
    Hayır.Bu kitap yoğun miktarda duygu içeriyor.Kitabın bazı bölümlerinde çok ağladım.Karakterlerin düşünce yapılarını anlatamıyorum çünkü spoiler olabileceğini düşünüyorum.

    Stephen King bize öyle bir kitap yazmış ki bu kitabı okurken hiç kimse güvende değil.Hatta siz bile güvende değilsiniz.Bu kitabı okuduktan sonra tanıdıklarınızı eve davet etmeyeceksiniz,hatta perdelerinizi bile açarken korkuya düşeceksiniz.Karanlıkta dışarı çıkmak mı ? Daha neler. :)

    Bu kitabı okurken şöyle bir hataya düşmeyin.”Ben bu karakteri çok seviyorum,başına hiçbir şey gelmez” gibi cümleler kurmayın.Ben kurduğuma fazlasıyla pişman oldum.En son ağlamaktan gözlerim kıpkırmızı olmuştu.

    Son olarak söylemeden geçmek istemeyeceğim bir nokta var.Ben bu kitabın incelemesini severek takip ettiğim Mine Oral ablamın youtube kanalında görmüştüm ve o zamandan beri okumak istiyordum.Böyle güzel bir kitapla beni buluşturduğu için incelememi ona ithaf etmek istiyorum.Teşekkür ederim :)
  • 120 syf.
    ·1 günde·9/10
    Severek takip ettiğim bir kişiye kitap önerirken, karşılığında aldığım olumlu yanıtla beraber kitabın çok güzel bir alıntısını yollayan Tayfun kardeşime sevgilerimi yolluyorum. #39000555 Alıntıyı okuduktan sonra bu kitabı araştırdım ve hemen alışveriş listeme ekledim. bugüne okumak nasipmiş. Kitabın sayfa sayısı sizi yanıltmasın eğer İnternet üzerinden alacaksanız bilin diye söylüyorum içerik olarak 40+10 sayfa gibi düşünün. çünkü her sayfa latince ve türkçesi olarak karşılıklı yapılandırılmış. Bana sorarsanız keşke sadece türkçesi olan versiyonu çıksaymış ve bir tık daha ucuza olabilirmiş. Gerçi kitap bu haliyle de uygun fiyatlı.(6-7 Tl Bandında) Neyse kitabın kendisine gelecek olursak, günümüzde çıkarcılığın hat safhada olduğu bu dönemde, dostluk kavramının olması gerektiği yönleriyle çok güzel açıklıyor. Dostuna kendin kadar değer verme! Daha fazla değer ver. Erdemli ol, bazen fedakar olman gerekecek ve kendini geri plana atacaksın. Sevincini paylaşınca artacak mutluluğun, üzüntünü anlatınca çabuk atlatacaksın badireyi : bu ikisi için de aynaya anlatıyormuşçasına bir dost bulmamız gerekir. Ama önce kendimiz erdemli (şeffaf, ılımlı,huzurlu, kısacası adem olmak adam olmak dürüst olmak) olmamız gerekir. Sonra dost aramaya bakalım. Çürük bir elma olarak sağlam elmalarını ne kadar hak ediyor olabiliriz ki? Gereksiz hak etmeyen insanlara da kesinlikle değer verme! Neyse kitabı ben anlatmayayım siz kesinlikle alın ve okuyun çok güzel cümlelerle bezenmiş, Vurucu kısa ve öz cümleler dolu bir eser Hikaye gibi değilde konferans dinliyormuşçasına okuyorsunuz. Lakin cümlelerini destekleyecek küçük örnekleri hemen yapıştırıyor :) (hayvan alırken dikkat ediyoruz da dost seçerken neden bu kadar ihmalkarız :) Gerçek dost bulmak zor, lakin bulunca da peşini bırakmayın. Hem bu dünya için hem öbür dünya için olabildiğince gerçek dost sayısını fazla tutmaya çalışın. Bu arada ben eseri İmam gazali'den Ey oğul ve Halil Cibran'dan Ermişe benzettim. Ey oğul bu üç kitap içerisinde bana göre en iyisidir . Lakin Ermiş ve Dostluk üzerine' de çok kaliteli eserler okuyun :) (birde keşke dipnot yapsalarmış iş bankası, en arkaya bakmak okuma zevkini baltalıyor, bununla beraber kitap içinde de bence o kadar yabancı isme gerek yokmuş. konferans tarzı olsaymış iyimiş :)