• Şer’i at. Şer’i, yani kötülüğü at demektir. İlkel bir ruhun, kendi bedensel ihtiyaçları, keyifleri için diğerlerinin hakkını yememesi gerektiğini anlayana kadar ibadetlerle, ezberletilir gibi hatırlatmaya ihtiyacı olabilir. Şer’i, yani kötülüğü atabilmek için şekillendirilmiş kurallarken şeriat, bugün ifadenin katledildiği, hakkın korkuyla sindirildiği kötülün kaynağı haline getirilmiştir bir çok Arap ülkesinde. Bugün Müslüman dediğimiz topluluğun büyük bir kısmı, bu ilk mertebede, yani kurallar kısmında takılı kalmıştır. Fazla sorgulamadan, soru sormayı saygısızlık sayıp biat ederek İslam’ı yaşadıklarını sanırlar ama İslam insandan düşünmesini bekler. Düşünmesini, sorgulamasını, anlamasını. Çünkü özü o kadar sağlamdır ki İslam’ı ne kadar sorgularsan o kadar seversin, anlarsın aslında. Ama İslam’ın özünü bilmeyenler korku imparatorluğu içinde ölümcül kurallarla sınırlandırdıkları insanları Allah’a hizmet etmek bahanesiyle bu birinci basamakta hapsederler. İşte bu birinci mertebeye obsesif bir şekilde takılı kalanlar fanatiğe dönüşürler ve özü hedeflemek ve tekamülle ilerlemek yerine burada şekille sınırlı kalırlar. Şeriat takıntısıyla sevgisizleşerek şeytana hizmet etmeye başlarlar.Çünkü daha öncede söylediğim gibi şekilcilik şeytana aittir, Yaradan’a değil. Bu birinci mertebenin algısını idrak edenler, yani felsefi olarak anlayanlardaysa aşk doğmaya başlar.Aşk. Bir görev gibi uygulanan kurallar, yapılan ibadetler yerini yavaş yavaş aşkla yapılan seramonilere bırakır. Ve muhabbet doğar, burası artık ikinci basamaktır ve bu ikinci basamağa tarikat mertebesi denir.Tarikat, insanların bir araya toplanıp beyinlerinin yıkandığı ve tuhaf ölüm makinelerine dönüştürüldüğü ilkel topluluk diye bildiğimiz değil!
  • Terketti Hatun Ziyaretgâhı

    Ayrıldıktan sonra, geçmiş zaman aşıkları gibi seni kalbime gömdüm Muazzez. Altında yatır olan araziden farkı yok şimdi. Yeni bir aşk inşa edemiyoruz; tam başlayacak oluyoruz, senin yattığın yere denk geliyor, dozerler çalışmıyor, kepçeler kırılıyor, gelen korkup kaçıyor. Olmadı çok denedim. Ruhumda bir şehir efsanesine dönüştün resmen. Utanmasam, arada bir görünüyor diyeceğim. Bütün kadınların arkasından ifadesiz gözlerinle sen çıkıyorsun sanki. Orada değilsin biliyorum ama ne zaman bir kadına sarılacak olsam, orada, gittiğin kapının eşiğinde durup dik dik suratıma bakıyorsun. Tövbe deyip çekiyorum elimi kadının üzerinden. Tövbeyi duyan, tekmeyi basıp kaçıyor Muazzez.

    Hakan anlattı, onların eski evin arkasında da varmış yatır. Sabahları aptes almaya geliyormuş. Geldiğinde hazırda bulsun diye, ibrikle su bırakıyormuş annesi bahçeye, yere seccade seriyor, tespihleri yanına diziyormuş. Korku böyle bir şey Muazzez; insana her şeyi yaptırır, bunu bir âşıklar, bir de inananlar bilir. Hazır olda bekleyip, ya gelirse diye bahçeye aptes suyu bırakıyorsun, ya dönerse diye tedariki elden bırakmıyorsun. Gel gör, bizim evde de her şey bıraktığın gibi; bir şey değiştirmedim, değiştiremedim. Gelirsen diye terliklerini kapının ağzına bıraktım, iki senedir ayaklarını bekliyorlar. Ayna yüzünü, bardak dudağını, ellerim saçlarını pencere gözlerini bekliyor. Mutfakta, banyoda, koridorda, kitaplarda, kapının kolunda bile yokluğunun izi... Sen seversin diye antepfıstıklarını masanın üzerinde bırakmıştım, dün gece bir onlara baktım, bir kendime. Çok fena saldık kendimizi canımın içi, çık gel karanlığından topla bizi...

    Fakat hakkını teslim edeyim çok muhterem zatmışsın Muazzez. Hani tabelanı yaptırıp göğsüme assam, desem ki, "Burada bir muhterem zat yatıyor", seni bekleyen kollarıma çaput bağlarlar, gözyaşlarıma dilek taşları atarlar, yani o derece... Gelene geçene seni anlatıyorum, arkadaşlarımı aşktan soğuttun. dilimin tespihi oldun. Tekke ve zaviyeler kapanalı hani oldu; senin ziyaretgâhını kapatamadık gitti; sabah akşam sendeyim, çok fena çarptın beni be Muazzez.

    Hakanlar taşınmışlar bak o evden. "Annemi yatırın başından eve sokamaz olduk, her gün dünyanın dileğini diliyor, gerçekleşmezse, 'Hoş tutmuyorsunuz muhteremin gönlünü, sizin yüzünüzden kabul olmadı' deyip bize sarıyordu; sonunda babam sattı evi, dedemlerin üst katına taşındık" dedi. En azından altımızda anamla babam yatıyor, git ne dileyeceksen babamdan dile demiş Hakkı Amca. Evin altında yatır olsa kalkıp taşınırsın tabii. Gittiğin yere de seninle gelecek değil ya... Ama işte sevgili gönülde metfun olunca bırakıp gidemiyorsun be Hakkı Amca, söküp atamıyorsun, kalbin de kabrin de nakli mümkün ama aşkın nakli olmuyor. Çok denedim, iki yıldır her yolu denedim Muazzez. Etrafına tel örgüler çektim, kapına teller bağladım, her gün sana bir Fatiha yolladım, olmadı.

    Ama alıştım Muazzez, bundan sonra yokluğunla geçecek zaman. El pençe divanım huzurunda. Sana tahsis ettik yürek denilen arsayı; koy in cin top oynasin; koy anılar cirit atsın. Anladım, sensiz bana bu dünya dar. Kabulümdür; kalbimin senin gibi bir yatırı, birlikte geçen yılların kadim bir hatırı var.
  • #36094178

    Ya işte böyle kardaş, neler gördü de neler yaşadı, neler çekti bu İnce Memed. Dur, bak hele sen zaten şimdi bu hikâyenin ilk kısmını biliyorsun, bunun içindir ki sana olara biteni rahatlıkla anlatabilirim. Şimdi hani sana bi laf ettim ya bu çakırdikeni belasının komplesi İnce Memed tarafından yaktırılıyor diye, işte bunun bir vakit sonrası da Abdi gavurundan kurtuluyor köylüler. Zaten o gavur dölü Abdi de bir iyice korkmuş, pıstıkça pışmış bı bizim ince oğlandan. Hükümet bayramından ötürü genel af çıkmış, dağdaki, ovadaki herkes teslim olup da genel aftan yararlanırken, İnce Memed de sence bu genel aftan faydalanır olamı dersin? Faydalanır olsaydı Vayvay köyünden Koca Osman’ın öncülük ettiği o 100 dönümlük tarlayı da İnce Memed’e verecekler ve rahat bir şekilde yaşayacaktı emme çıkmış bulunmuş bi kere dağa bu İnce Memed, tüfeğiyni omzuna, fişekleriyini göğsüne takmış adam da daha bundan öte dağdan aşağıda, köyde, düzlükte rahat edemez, yaşayamaz ya. Af olduğu gün, dağdaki eşkıyaların aşağılara inip tüfeklerini teslim ettiği gün de inmiş dağlarından aşağıya bizim İnce Memed, durmuş ola da biraz düşünmüş, gözünün kenarına düşünürken ki o sarı ışığı gelmiş, yanıp da parlayıvermiş ve basmış gitmiş kasaba yoluna. Tüfeğinlen, fişeklerinlen gitmiş gavur Abdi’nin candarmanın karşısındaki evine. Genel af çıktığı için de tüfeğinlen, fişeklerinlen yolda yürüyor, kasaba sokaklarında yürüyor diye kimsecik de yadırgamamış İnce Memed’i. Gelmiş dayanmış Abdi’nin kapısına girmiş içeri. Sıkmış üç el ateşi keçi sakallının göğsüne, oracıkta, candarma binasının dibindeki evinde alıvermiş namussuzun canını. Ya kardaş, işte böyle çakırdikenlerinin yanmasıyla Abdi dürzüsü de gitmiş bu diyardan. Az zulüm etmiyordu köyün halkına. Şimdilerde ise gözlerimizde karaçalı dikeni var. Sert oladır onun dikeni de he, o da az itin dölü bi diken değildir, daha da kötüsüdür hatta. Çakırdikeni ile Abdi gitti de karaçalı ile ondan daha namussuzu, daha gavuru Hamza geldi şimdi köyün başına. Ya kardaş Abdi gitti de Hamza geldi.

    Hamza ya, Kel Hamza, teresin teki. Abdi’yi bile köylülere nur inmiş adam gibi özletmiş. Bir okusan da Yaşar emminin yazdıklarını öğrenirsin nasıl da köylünün canını, kanlarını cığıl cığıl akıtmış. Abdi’den sonra gelmiş de teres ağalığa konmuş, adam bellemiş kendini. Köpek olsun önce o, insan değil it olsun da ondan sonra ağa olsun hele. Memed de yok zaten, kaçıyor garibim, kaçıyor yavru candarmalar peşinde. Sadece candarmalar da değil köylüler de peşinde. Canından bezmiş, dünyasından geçmiş bir hal içinde kaçıyor, gizleniyormuş Memed. Anasını öldürmüşler, Hatçesini öldürmüşler de dağlara düşürmüşler zaten. Ama bak sana diyim, kimse de Memed tamamen gizlenip kaçar da siner bir yerlere demedi bir an için. Her birinin ağzında gelecek, öyle bir gelecek ki hem de güzel güzel gelecek. Doru atlara binip küren yiğit ile gelecek ve bir kimsenin de kanını yerde koymayacak diye söyleyip beklerler. Ne de olsa bilirler tanırlar Memed’i, insanlıklı adamdır bizim Memed. Uğunur uğunur beklenir Memed gibi adamlar.


    Hikâyenin başlarında bizim Memed yine kaçıyor, dikenler dalıyor her bir yerine. Ne bir ses geliyor bu çocuktan ne de bir haber, görenler de hiç ben Memed’i gördüm falanca yerdeydi şunu eylerdi demezler tabii. Kimisi öldü der, kimisi de korktu da bir yere sinmiş de pısık bir şekilde bekliyor der, belki de civarın sakinleşmesini bekliyor derler. Kim bilir kardaş belki de Hızır bir köydedir de karanlığın üstüne top top ışık yağmak için bekliyordur. Hem de devamında büyük bir muzicat da gerçekleşir bakarsın. Ben böyle bunları anlatıyorum sana ama Yaşar emmi de bir kalem etmiş ki buraları, yazmış da yaşatmış her bir olayı. Allah billah bak yaşatır sana okuduklarını, çünküleyim öyle bir kalem etmiştir ki sadece bizim buralarda da değil gavur memleketlerinde de çok sevilirmiş İnce Memed’in yaşadıkları. Filme de almışlar yazdıklarının hepisini. Abdi’ye Ali Safa’ya gavur deriz de ama gel gör ki kardaş bu bizim İnce Memed’in yaşadıklarına, başına gelen o belalara esas gavurlar daha da sahip çıkmışlar bizlerden. Ama bak bu kitap için sana diyim ilk kısma göre biraz daha yavaş ilerler bu kısmı, anlarsın ki kurguyu büyültüyordur, daha çok unsur ve adamlar ekleyerek daha kapsamlı kalem ediyordur. Devamında da yazmış ola zaten iki kısım daha, onun için de bu kısmı ilk kısma göre biraz daha yavaş okursun, ilkinde okuduğun o gözlerinin dolmasına sebep olan sahneler biraz daha azından vardır. İlki kadar güzel değildir ama yine de çok güzeldir. Güzel deyince ah bir de Seyran var ki onu da çok seveceksin okuduğunda, o heyecanlarına gülümseyeceksin de Memed’in duygularına ortak olacaksın, ama bir de Hürü Anamız var ki o ne güzel dosttur, ne de şefkatlidir. Okudukça onu adeta onun tiz sesiniz duyar, söylemlerini işitir ve el kol hareketlerini görürsün. Kim bilir belki de tereyağından tatmak istersin.

    Evvelinde de dedim sana, oku bu kitabı ve okumak için de hiç küşüm çekme. Çabuk oku. Hele bi tanısan bu bizim İnce Memed’i nasıl da seversin. Bir görsen yüzünü sanırsın bebek. Kendisine benzetemezdin oğlanı, kendisine benzemeyen adamdır. Bizim Memed işte, bir ince böyle sırık gibi diyeceğim de boyunu da uzun sanmayasın ama, çocuk gibidir, kısadır bizim yavru.

    https://www.youtube.com/watch?v=XLIFe2b2HUk
  • Olur da bir gün seversin ya hani,
    Ben olmam büyük ihtimalle
    Ayaklarım da olmaz,
    Ellerim kum tanelerine karışır
    Saçlarım tel tel ayrılır
    Saçlarım kalır mıydı sahi?

    Kulağımın arkasında bir hiçlik olur
    Gözlerimde soğuk bir sen
    Aklımda bir tane daha
    Nereye baksa gönül gözüm
    Her yerde bir...
    Sen kalır mıydın sahi?

    Ellerimin arasında toprak kalır
    Parmak da tutabilirdim oysaki.
    Bir nefese ömür verip
    İki heceye kefen biçer,
    Üç günlük şu dünyada
    Gidenler kalır mıydı sahi?

    Yollar uzarken yolcu gözün yumar
    Gözünde yaşlar sere serpe.
    Eline bir bağlama kalır
    Gönlünü tellere düzer de
    Şu boşlukta vuran bağlamada
    Mana kalır mıydı sahi?

    Fazla söze ne hacet,
    Üşüten şu gönle değil gömlek
    Kefen biçsen ne gerek?
    Boşluk kuruntusu tutar belki
    Sapasağlam yalnızlaşır
    Terzisi kalır mıydı sahi?

    Belki seversin işte,
    Olmaz diye diye seversin
    Ayrılık vakti çökünce vuslata
    Kızıl göğe yağmur çöker
    Islak ıskak seversin de
    Anlamı kalır mıydı sahi?