• ''Sevgi özgürlüğün çocuğudur,hiç bir zaman baskının değil.''
  • "Saygı, ancak özgürlüğün bulunduğu yerde vardır; eski bir Fransız şarkısında da söylendiği gibi 'l'amour est l'enfant de la liberte' (Sevgi özgürlüğün çocuğudur.); hiçbir zaman zorbalığın çocuğu olmamıştır."
  • Bazı durumlarda eşler, ilk dönemlerdeki o güzel duygularının canlanması özlemi ile, yeni eşler edinirlerse bu duyguların yeniden gündeme geleceği hayaline kaptırırlar kendilerini. Sevgiden başka bir şey istemeyen bu kişiler için aslında sevgi, kendi benliklerinin bir ifadesi değil, bir put ya da kendilerini adamak istedikleri bir Tannça'dır. Bu gerçeği, yani eski bir Fransız şarkısında söylendiği gibi "sevginin, özgürlüğün çocuğu olduğunu"farkedemedikleri sürece, başarısız kalmaya mahkûmdurlar.
  • Saygı ancak özgürlüğün bulunduğu yerde vardır; eski bir Fransız şarkısında da söylendiği gibi "l'amour est l'enfant de la liberte" (sevgi özgürlüğün çocuğudur); hiçbir zaman zorbalığın çocuğu olmamıştır.
  • "Seni seviyorum. Seni mi? Hasletlerini mi? Gülüşündeki pırıltıyı mı? Hatlarının zarafetini mi? Kırılganlığını mı? Kişiliğini mi? Ba­şarılarını mı yoksa sadece varoluşundaki mucizevi gerçeği mi? "Asla kişiler sevilmez, sevilen sadece niteliklerdir," der Pascal. "Birini, güzelliğinden ötürü seven, onu gerçekten seviyor mudur? Hayır, çünkü kişiyi değil güzelliğini öldürecek olan çiçek hastalığı, artık onu hiç sevmemesine yol açacaktır." Buna karşılık Hegel'e göre sevmek, sevilen kişiye, edimlerinden veya kişisel ve geçici özelliklerinden bağımsız olarak olumlu bir anlam atfetmektir. Proust, herkesi haksız görerek bu saygın tartışmaya yepyeni bir katkı­da bulunur. Aşk ne kişiye ne de onun özelliklerine yöneliktir; aşk Başka'nın gizemini, mesafesini, gizliliğini, en samimi anlarımızda bile asla benimle aynı durumda olmama halini hedefler. "Seni seviyorum"daki "sen", kesinlikle benim eşitim veya çağdaşım değildir ve aşk, bu aşırı anakronizmin araştırılmasıdır. "Eşitlik, adalet, şefkat, iletişim ve aşkınlığı özetleyen bir formüle göre" -kusursuzluğa ve zarafete dayanan muhteşem bir formüle göre- "sevgililer 'beraberdirler; ama henüz değil. "Aşk, derinleştiğinde, Başka'yı, benim için anlaşılmaz bir hale gelene kadar kendi belirtilerinden yoksun bırakan bu paradoksal bağdır. Onu sevmediğim sürece, o güzel veya çirkin, kaygılı veya sakin, takıntılı veya histeriktir: Bu özelliklerin hiçbirinin artık onu benden alıkoyma gücü yoktur. Ben onu mükemmel, özel veya kendine has özelliklere sahip olduğu için seçmiştim; şimdi onda sevdi­ğim şey ise, "diğer herkesten farklı bir nitelik taşıması değil, ama bizzat farklı olma niteliğidir."...

    Bazen kişi içinde değer adına beslediği tüm şefkat, ilgi, iyilik, erdem, sadakat, vefa gibi yüce duyguları bir kişi üzerinde tasarruf etme yanlışlığına düşebilir. Bu hale birçok yerde aşk deniyor. Bazı gönül üstadlarına göre kişi kabiliyetlerini geliştirip derecesini yükseltmeli, bu değer odağını tek merkezden kurtarıp bir prizma gibi birçok merkeze, insana, varlığa, hatta tüm aleme yayma çabasına girişmelidir. İşte o zaman feda edilen değerlerin bir kıymeti olur. Neticede tek merkezli bir vericiliğin de temelinde bencillik vardır. Tezer Özlü de yaşamın ucuna yaptığı yolculukta bu yanlıştan bahseder: "Bir uzaklık kazanmam, kendi düşüncelerimin dünyasını bulmam gerek. Tek bir kişide yoğunlaşan duygulardan her zaman kaçındım. Sonsuz sevmek isteğimi her zaman tüm insanlara, her insana dağıtma çabası gösterdim. Zaman zaman da herkesten nefret ettim. Kendim dışında." Aynı fikri Marx da paylaşır: "Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır. Kişi yalnız bir tek kimseyi seviyor, başka her şeye karşı ilgisiz kalıyorsa sevgisi sevgi değil, genişletilmiş bencilliktir."

    Bu bencillik sevginin kalpten dile geçmesinde de devam eder. Tek kişilik bir fayda gözetilerek sevgi(denilen) açığa çıkar. Genelde sevilenin durumu veya olası tepkisi gözetilmeden taşar içtekiler. Çünkü sevmiştir daha napsındır! Acilen sahip olmalıdır nesnesine. Bu yüzden sevgilerimiz bile yıpratıcıdır. Pessoa der ki "Sevilmek, gerçekten sevilmek nasıl büyük bir yorgunluktur! Başkasının heyecanlarının yükü haline gelmek nasıl bir yorgunluktur! Özgür olmayı, hep özgür olmayı istemiş bir insanı sorumluluk hamalına dönüştürmek: bazı duygulara cevap vermek, mesafeli davranmama inceliğini göstermek... Nasıl da yorucudur varlığımızın bir başkasının duygularıyla olan ilişkisinin esiri olduğunu hissetmek! Öyle ya da böyle, ister istemez bir şey hissetmek, gerçekte tam bir karşılık bile bulmaksızın, biraz da olsa sevmek zorunda olmak nasıl bir yorgunluktur!"

    "Hiç kimsede sevginin önemsiz olduğuna ilişkin bir kanı yoktur. Onun açlığını çekerler, sinemalarda mutlu ya da mutsuz aşk hikâyeleri izlerler, yüzlerce niteliksiz aşk şarkıları dinlerler. Buna rağmen, pek azı sevgiye ilişkin bir şeyler öğrenmenin gerekli olduğunu düşünür." Hani denir ya bir yerde size sürekli özgür olduğunuz söyleniyorsa aslında özgür olmadığınızdandır. Olanca doğallıyla yaşanan ve kanıksanan değerlerin dilde dolaşmasına lüzum yoktur. Eksikliği çekilenlerdir bizi konuşmaya iten, dile geldiğinde en azından kelimeler üzerinden doyurduğumuzu düşünürüz belki eksikliğimizi. Sevgi ve aşk kavramları da bu eksiklerimizden olmalı ki çok büyük anlamlar yüklenir, kimi yerde hayat bunlar üzerine kurulur, bir ömür bekleyenleri olur. Peki beklenilen nedir ve buna değer mi?

    Sevmek de öğrenilir. Toplumdan gördüğümüz biçimin doğrusu olduğunu düşünmemek için bir sebep bulamayız olguları sorgulamaya tabi tutmazsak. Sevgi de bu sorgulamalardan muaf değildir. Bizde kısır tabağı bile boş gönderilmez kaldı ki sevgiye karşılık verilmesin! Adeta bir lütuf gibi sunulur sevgiler. Seven, sevilmeyi bekler; sevilen bunu boş çevirmemesi gerektiğini hisseder içinde hissettiği öğrenilmiş baskıdan dolayı. Oysa "yeterince sevilmediğime üzülüyorsam, bu da benim yeterince seven bir insan olmayışımdandır." Bize sevmenin ihtiyaç olduğu öğretilmez. "Birçok kişi, sevme sorununu ilkel bir biçimde ele almakta, kendi sevebilme gücünden, sevme ediminden çok "sevilme" olarak görmektedir. Onlar için sorun, nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir." İnsanlar sevilmek istediklerini söylerler ama asıl istedikleri sevmektir. Kimse seviliyor diye seveninin yanında durmazken; sevilmediği halde sevgisinin peşinden giden insanlarla doludur dünya.

    "Benim sahip olduğum sevginin sen de bilgisine sahip ol." Sevgiyi "etken ilgi" olarak göstermek yerine kısa yoldan bilgisini sunmak tembelliği. Bu tür bir sevginin olumlu sonuçlar doğurabileceği düşünülemez. Sevgi konusuna en çok kafa yormuş düşünür olan Erich Fromm "Sahip Olmak Ya Da Olmak" kitabında şöyle yaklaşır bu hataya:
    "Eğer sevgi, sahip olmak türünde ele alınacak olursa, kendinin kılmak, denetim altında tutmak anlamlarına gelecek ve böylece de canlandırmak ve hareketlendirmek yerine boğucu, engelleyici ve kısırlaştırıcı bir eylem haline dönüşecektir. Çoğu kez aşk olarak belirtilen şey, sevme beceriksizliğini ve sevememeyi gizlemek için kullanılan maskeden başka bir şey değildir."

    Özgürlük sevgiden daha yüksek bir değerdir. Şayet sevgi özgürlüğü yok ediyorsa buna değmez. Sevgiden vazgeçilebilir, özgürlük kurtarılmalıdır. Victor Hugo' nun dediği gibi: Aşk uğrunda gerekirse hayatımı veririm. Fakat özgürlüğüm uğrunda aşkımı da feda ederim. Özgürlük olmadan mutluluk olamaz. Kişi özgürlüğüne ket vuran şeyden zamanla nefret etmeye başlar. Eski Fransız şarkısında geçtiği şekliyle:, «Tamour esi Tenfant de la lîbert,», "sevgi özgürlüğün çocuğudur. O, asla zorbalığın çocuğu olamaz." Özgürlüğü bilmeyen, bağlanmayı ve sevmeyi de bilmez. Her şey zıttıyla anlam bulduğundan - dahası tercih edebilmenin bilişsel yükü taşınacağından, özgürlükten sonra gelen bağlılık çok daha sağlıklı olacaktır. Sevginin yaratacağı yapıcı bağlılığa ulaşabilmek de doğru bir şekilde ve doğru yerde yaşanmış özgürlüğün içindedir.
  • ...eski Fransız şarkısının dediği gibi, «Tamour esi Tenfant de la lîbert,», sevgi özgürlüğün çocuğudur. O, asla zorbalığın çocuğu olamaz.
  • ' Sevgi özgürlüğün çocuğudur.'