• Aşkın ilk dönemlerinde her iki taraf da, diğerinden emin olamadığı için dikkatlidir ve öbürünün kalbini kazanmaya çalışır. Canlı, hareketli, ilgi çekici ve bu canlılıkları yüzlerine yansıdığı için de güzeldirler. İkisi de birbirlerine sahip olmadıklarından, enerjilerini olmaya, yani vermeye ve karşı tarafı canlandırmaya yöneltmişlerdir. Bu durum çoğu kez evlilikten sonra değişiverir. Evlilik sözleşmesiyle eşler birbirlerinin bedenleri, duyguları ve ilgi alanları üzerinde hak sahibi olurlar. Artık kazanılması gereken kimse yoktur. Çünkü sevgi sahip olunabilecek bir nesne, bir mülkiyet haline gelmiştir. İki taraf da, sevgiye değer olmaya ve sevgiyi canlandırmaya çaba göstermemeye başlayınca, her şey can sıkıcı olur ve güzellikler yitirilir. Hayal kırıklığına uğrayan eşler çaresizdirler. Kendilerine “Başlangıçta bir hata mı yapmıştık? Yoksa karşımızdakini tanıyamamış mıydık? Veya ben mi değiştim? “ gibi sorular soran eşler, genellikle karşı tarafı suçlu bulup, kendilerini aldatılmış hissederler. Anlayamadıkları şey, artık ilk zamanlardaki gibi birbirlerini seven insanlar olmadıklarıdır. Sevgiye sahip olabileceklerini sanma hatası, onların birbirlerini sevmelerine engel olup sevgiyi yok etmiştir. İşte bir kez bu düzeye gelince, çiftler yeniden sevebilmeyi denemek yerine, sahip oldukları ortak şeylere yönelirler. Para, toplumsal yer, ev, çocuklar gibi konular sevginin yerini alır ve sevgi ile başlayan bir evlilik böylece çoğu kez, dostane bir mülkiyet ortaklığına dönüşür. İçine kapalı, bencil ve birbirinden kopuk iki kişinin bu beraberliğine de yanlış bir tanımlama “aile” denir.
  • Felsefenin eleştirisi
    ▪ Hegel’in muhteşem keşfi
    ▪ Feuerbach’ta insan faaliyeti yok
    ▪ İnsanı emek yaratır
    ▪ İnsan olmaya geldik



    Metafizik anlayış, gerçekliği, düşünen özne ve üstünde düşünülen nesne olarak ikiye ayırır. Hegel bu ayrımı geliştirdiği özne – nesne diyalektiği ile aştı.

    Hegel geliştirdiği diyalektiği burjuva düzeni aklamak için kullandı. Hegel aile, sivil toplum ve devlet arasında akla uygun bir ilişki kurmaya çalıştı. Hegel’e göre aileyi sevgi bir arada tutardı. Ancak birey, ailenin geçimini temin etmek için sivil toplumun içine girince sevgi kaybolurdu. Çünkü sivil toplum, bireysel çıkarların birbirleriyle çatıştığı bir alandı. Bu kurtlar sofrasında artık sevgiye yer yoktu.

    Hegel’e göre sivil toplum ve onun temeli olan pazar ekonomisi, ilk bakışta, bireyin önüne yabancı bir dünya olarak çıkardı. Bireyler bu yabancı dünyada birbirleriyle kıyasıya rekabet ederlerdi. Kimsenin gözü kendi çıkarından başkasını görmezdi. O hâlde özel mülkiyetin, mübadelenin, rekabetin hukuksal çerçevesini çizmek, çıkar çatışmasının toplumu yıkıma götürmesini engellemek için devlete ihtiyaç vardı. Yani sivil toplum, onu güvenceye alacak olan akılcı devletle tamamlanmalıydı.

    Devlet toplumun bütünselliğini temsil ederdi. Devlet bireylerin eşitliğini, özgürlüğünü ve karşılıklı haklarını korurdu. Birey, kendi haklarının öteki bireylerin de aynı haklara sahip oluşuyla garanti altına alındığını idrak edince, kendisini devletin bir yurttaşı olarak görürdü. Böylece birey devletle uzlaşırdı. O zaman bireyin ilk bakıştaki yabancılaşmış hâli, bu sürecin sonunda, devletin bütünselliği içinde inkâr edilmiş olurdu.

    Hegel’e göre insanlık tarihi modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte hedefine ulaşmıştır. Artık bundan sonra insanlığın gidebileceği başka bir merhale kalmamıştır. Hegel’deki tarihin sonu tezi ile ekonomi politikteki sermayenin kalıcı olduğu tezi örtüşür. Marks bu nedenle, “Hegel’in bakış açısı, modern ekonomi politiğin bakış açısıdır” der. (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 141.)

    Hegel’in muhteşem keşfi

    “Dia” eski Yunanca bir ön ektir. Eklendiği kelimeye kazandırdığı anlamlardan biri, karşılıklı olma hâlidir. Örneğin “dia-lógos”, yani diyalog, karşılıklı konuşma demektir. “Dia-lektikos”, yani diyalektik ise karşılıklı konuşma mantığını izleyen anlamına gelir.

    Diyalektik, karşılıklı konuşma yoluyla akıl yürütme yöntemi, farklı fikirleri karşılıklı tartıştırarak doğruya ilerleme yöntemi, gerçekliğin çeşitli yönlerini analiz ederek daha derine nüfuz etme yöntemi olarak kavramlaştırılmıştır.

    Marks diyalektik yöntemi, evet, Hegel’den almıştır. Ama bu nasıl bir almaydı, Marks’ın diyalektikten anladığı neydi? Marks’tan okuyalım:

    “Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, fakat onun tam karşıtıdır. Hegel’e göre insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -ki Hegel bunu ‘Fikir’ adı altında bağımsız bir özneye bile dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısıdır. Gerçek dünya, ‘Fikir’in sadece dışsal ve görüngüsel biçimidir. Bana göre ise durum tersinedir. Fikir, maddi dünyanın insan zihnine yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.

    “Hegel diyalektiğinin mistik yönünü, otuz yıl kadar önce, henüz daha moda olduğu bir sırada eleştirmiştim. … Diyalektiğin Hegel’in elinde mistikleşmiş olması, diyalektiğin genel işleyiş biçimini ilk kez Hegel’in kapsamlı ve bilinçli bir tarzda sunduğu gerçeğini örtemez. Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuğun içindeki akla uygun özü keşfetmek istiyorsanız, diyalektiğin tekrar ayakları üstünde doğrultulması gerekir.

    “Mistikleştirilmiş biçimi ile diyalektik, şeylerin mevcut durumunu yüceltip göklere çıkarıyor gibi göründüğünden Almanya’da moda olmuştu. Oysa akla uygun biçimiyle diyalektik, burjuvazi ve onun doktriner profesörleri için bir rezalettir ve tiksinti vericidir. Çünkü diyalektik, bir yandan şeylerin mevcut durumunu pozitifinden tanıyıp kavrar, bir yandan da bu durumun inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde barındırır. Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür. Bu nedenle onun (tarihsel olarak – YZ) geçici doğasını, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar. Çünkü hiçbir şeyin dayatılmasına izin vermez, özünde eleştirel ve devrimcidir.” (K. Marks, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, 24 Ocak 1873, Kapital, İng., c. 1, s. 29.)

    Hegel’e kadar tarih üstüne kafa yoranlar, tarihin akışını insanın dışındaki doğa olaylarına, doğa üstü güçlere, takdir-i ilâhiye, liderlerin aklına esene, savaş talihine vb. bağlıyorlardı. Hegel’e kadar tarih, kopuk kopuk olaylar dizisi olarak anlatılıyordu. Ama Hegel, geliştirdiği diyalektikle tarihe bütünsellik içinde bakılabileceğini gösterdi.

    Hegel’e göre insanın özü “Fikir” ya da “Mutlak Fikir” idi. Hegel, fikirlerin tarihsel gelişim hareketini bütünsel bir çerçeveye oturttu. Hegel’e göre tarihte ortaya çıkan her fikir, Mutlak Fikir’e doğru giden yolda bir aşamaydı. Yani her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım gerçekleyen bütünsel sürecin bir parçasıydı.

    Hegel, bu tespitten hareketle, eleştiri kavramına şöyle bir yorum getirdi: Her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım hayata geçiren bütünsel sürecin bir aşamasını ifade ettiğine göre, göreceli olarak doğrudur. O hâlde, eleştirilen her argümandaki göreceli doğruyu yakalamak ve buradan hareketle Mutlak Fikir’e doğru ilerlemek gerekir.

    Hegel’e göre insan, kendi zihinsel yaratıcı gücünü faaliyette bulunarak “dışarıya çıkarır”, yani nesnelleştirirdi. İnsan fikrini nesnelleştirdikçe, yani hayata geçirdikçe maddi yaşamı dönüştürmekte, böylece toplum ve doğayı gitgide insanın bir yapıtı hâline getirmekteydi. Bu muhteşem bir keşifti. Ancak Hegel, keşfinin mantıksal sonuçlarına doğru ilerleyemedi. Çünkü Hegel’in geliştirdiği diyalektik, “şeylerin mevcut durumunu”na, yani tarihsel gelişmenin ulaştığı mevcut aşama olan sermaye düzenine takılıp kalmıştı. Hegel diyalektiği, şeylerin mevcut durumunu, yani sermaye düzenini inkâr eden bir unsur içermediği için muhafazakârdı.

    Hegel, insan faaliyetini Mutlak Fikir dediği gerçek üstü bir gücün türevi olarak görüyordu. Bu mistik anlayışa göre, insan faaliyeti üzerinden maddi dünyayı yaratmakta olan aslında Mutlak Fikir idi.

    Marks, insanı gerçek üstü bir gücün, yani Mutlak Fikir’in vesilesi derekesine düşüren bu mistik kurguyu reddetti. Marks’a göre fikir, maddi gerçekliğin insan zihnine yansıyarak düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildi.

    Hegel’in mistik anlatımı ayıklanınca, mistik kabuğun içindeki akla uygun öz mantıksal sonuçlarıyla birlikte şöyle özetlenebilir:

    İnsan tarihsel süreç içinde kendi faaliyetiyle hem kendisini hem de parçası olduğu nesnel dünyayı yaratagelmektedir. İnsan faaliyeti tarihsel bir akış içinde kendi kendini açımlamakta olduğuna göre, faaliyetin mevcut hâli kalıcı olamaz. Yani Hegel’in ve ekonomi politikçilerin dediği gibi, insanlık nihai durumuna gelmiş değildir. O hâlde insan, şimdiye kadar nasıl kendi faaliyetiyle kendi tarihini yaratagelmiş ise, bundan sonra da yine kendi faaliyetiyle mevcut durumu değiştirebilir ve yeni bir dünya kurabilir. Çünkü insan, kendi öznel faaliyetiyle hem kendi insan doğasını hem de nesnel doğayı dönüştürebilen muhteşem bir öznelliktir.

    Feuerbach’ta insan faaliyeti yok

    Feuerbach’a göre, nesnel dünya insandan önce ve insandan bağımsız olarak vardır. Düşünen özne nesnel dünyanın bir parçası olarak sonradan doğmuştur. Düşünen özne ile içinden yükseldiği nesnel dünya artık birbirlerinden ebediyen ayrılmış alanlarda hareket ederler.

    Marks’a göre, insan ile doğa, insanın emek faaaliyeti sayesinde karşılıklı etkileşim içindedir. İnsanın binlerce yıldır süregelen faaliyeti, insanın kendisini ve içinde bulunduğu nesnel dünyayı dönüştürmektedir. Bugünkü insan ve bugünkü nesnel doğa, bundan yüz yıl önceki insan ve yüz yıl önceki doğa değildir.

    Nesnel dünya gitgide insan faaliyetinin bir ürünü hâline gelmektedir. Örneğin kiraz ağacı, bir insan faaliyeti olan ticaret marifetiyle Avrupa’ya getirilmiş ve böylece oradaki nesnel doğa değiştirilmiştir. Feuerbach, insan ile nesnel dünyayı birbirinden kopardığı için, nesnel gerçekliğe müdahale edegelen öznel insan faaliyetiyle dünyanın değişmekte olduğunu görmemektedir:

    “Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın ezelden beri hiç değişmeden kalmış olmadığını görmez. Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın, sanayi ve toplumun ürünü olduğunu ve aslında tarihsel bir ürün anlamında, peş peşe gelen kuşakların faaliyetinin sonucu olduğunu görmez. Her kuşak kendinden önceki kuşağın omuzları üstünde yükselir. Her kuşak kendinden önceki kuşağın sanayii ve ilişkisini geliştirir, değişen ihtiyaçlara göre kendinden öncekinin toplumsal sistemini değiştirir. … Herkes bilir ki, kiraz ağacı, hemen hemen bütün meyve ağaçları gibi, bizim coğrafyamıza sadece birkaç yüzyıl önce ticaret tarafından nakledilmiştir. Belirli bir toplumun belirli bir çağdaki bu eylemi sayesindedir ki, kiraz ağacı Feuerbach için ‘duyularla algılanan kesinlik’ hâline gelmiştir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, Marks-Engels Seçme Eserler, İng., c. 1, s. 28.)

    Marks’a göre “şimdiye kadarki” materyalizmin temel kusuru, nesnel dünyaya karşı pasif tutumuydu. Mevcut materyalizm, öznel insan faaliyetinin nesnel dünyayı ve insanı değiştirmekte olduğunu idrak edemiyordu.

    Feuerbach nesnel denince yalnızca duyularla algılanan fizik maddenin nesnelliğini anlıyordu. Oysa öznel insan faaliyeti de nesneldi. Öznel insan faaliyeti doğayı etkileyerek doğayı dönüştürünce nesnel dünyanın içine katılmış, bu anlamda nesne hâline gelmiş oluyordu.

    Dahası, insan faaliyeti yalnızca nesnel doğayı değil, fakat aynı zamanda toplumsal ilişkileri, yani insanın kendisini de değiştirmekteydi. O hâlde şeyler, nesneler, toplumsal ilişkiler, insanın kendisi, zihni, duyguları, düşünceleri, öznel insan faaliyetinin etkisiyle dönüşegelen gerçeklik olarak kavranmalıydı:

    “1. Feuerbach’inki de dâhil olmak üzere şimdiye kadarki bütün materyalizmin baş kusuru şudur: Şimdiye kadarki bütün materyalizm şeyi, gerçekliği, duyularla algılanan dünyayı, somut insan faaliyeti olarak değil, pratik olarak değil, öznel olarak (insanın öznel faaliyeti olarak – YZ) değil, fakat sadece nesne biçiminde ya da sadece seyredurarak düşünceye dalma biçiminde kavramıştır. Bunun içindir ki aktif yan, materyalizmin aksine, idealizm tarafından geliştirildi. Ama yalnızca soyut olarak geliştirildi. Çünkü idealizm reel faaliyeti, somut faaliyeti, bu biçimiyle tabii ki tanımaz. Feuerbach düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor. Ama insan faaliyetinin (öznel insan faaliyetinin – YZ) ta kendisinin nesnel faaliyet olduğunu anlamıyor. Bundan ötürü, Hıristiyanlığın Özü’nde, teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak kabul ediyor, pratik ise pratiğin yalnızca kirli ve Yahudice görünümüyle kavranıp sabitleştiriliyor. O hâlde Feuerbach ‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini kavramıyor.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

    Feuerbach, idealistler gibi, “düşünce nesneleri” ile uğraşma uçukluğuna düşmüyor, bir materyalist olarak “düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor”du. Ancak Feuerbach, “duyularla algılanabilir nesne”yi sadece mevcut nesnel gerçeklikle sınırladığı için, öznel insan faaliyetinin duyularla algılanabilir dünyayı değiştireduran nesnel bir faaliyet olduğunu anlamıyordu.

    Şimdiye kadarki materyalizm, “aktif yan”ı, yani insanın öznelliğini işlememiştir. O yüzden, şimdiye kadarki materyalizmin eksik bıraktığı bu yönü geliştirmek idealizme kalmıştır. Ancak idealizm, insanın öznel faaliyetini reel, somut faaliyet olarak görmediği için, aktif yanı yalnızca soyut olarak geliştirmiştir.

    Feuerbach’a göre insan ile nesnel doğa arasındaki ilişki, zihinsel uğraş sonucu elde edilen bilgi aracılığıyla kurulur. Feuerbach, onun için, “teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak” kabul eder. Feuerbach’a göre düşünce maddenin ancak pasif bir yansıması olabilir. Nesnel dünyanın doğru bilgisine ulaşmak için, verili gerçekliği seyredurup düşünceye dalarak, onu olduğu gibi zihinde modellemek gerekir. İnsan, böylece elde ettiği doğru bilgi ışığında, kendisini verili gerçeklik içinde konumlandırmalıdır.

    Marks’a göre insan yalnızca düşünen özne değil, fakat aynı zamanda faaliyette bulunan öznedir. İnsan ile doğa arasındaki ilişki bilgi aracılığıyla değil, fakat insan faaliyeti aracılığıyla kurulur. Düşünce, insan faaliyetinin zihne akışı olarak belirir. Bilgi, doğayla fiili etkileşimi sağlayan insan faaliyetinin bir veçhesidir.

    Marks’a göre Feuerbach materyalizmi, pozitif bilimler, sosyolojik yaklaşımlar, hepsi özne – nesne düalizmine dayanır. Özne – nesne düalizmi odur ki, düşünen özne, üstünde düşündüğü nesneye ona bulaşmayacak belli bir mesafeden bakmalıdır. Nesnel duruş, dış gözlem, deney ve ölçüm, bilgi edinmede esastır. Oysa, nesnel olduğunu iddia eden bu bakış, öznelliği dışarıda bırakamaz. Nesnel dünyadan duyularla algılananlar, son tahlilde duyusal ve zihinsel bir işlemden geçirilerek yorumlanır. Yorumlama, kişinin bireysel yaşam hikâyesini, değer yargılarını, duygularını, dünyaya bakışını, kısacası öznelliğini içinde barındırır.

    Marks, insan ile nesnel dünya arasında pasifçe seyredurarak yorumlama ilişkisi olduğu tezini ve bu ilişkiyi esas alan bilimci yaklaşımı reddetti. Çünkü insanın algılama ve düşünmesi, nesneden özneye doğru akışın ima ettiği edilgenlikte oluşmazdı. Algılama ve düşünme, nesneden özneye doğru akışın yanı sıra, özneden nesneye doğru akışı da içerecek şekilde, insanın nesnel dünyayı ve kendisini dönüştürücü faaliyetiyle iç içe gelişirdi. O hâlde insan, gerçekliği, uzaktan seyredurup yorumlayarak değil, fakat onunla fiili etkileşim içine girerek, gerçekliğe ve dolayısıyla kendisine aktif müdahalede bulunarak kavrayabilirdi. İnsanın kendisi ve içinde yaşadığı gerçeklik üstüne bilinci, hem nesnel dünyayı hem de kendi duyusal ve zihinsel dünyasını değiştirici faaliyeti geliştiği ölçüde gelişirdi.

    Feuerbach materyalizmi, öznel insan faaliyetinin dünyayı dönüştürücülüğünü idrak edemediği için, “‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini” kavrayamamıştı.

    İnsanı emek yaratır

    Doğanın dışında insan diye bir varlık yoktur. İnsan doğanın canlı bir parçasıdır. İnsan, yaşayan bir doğa parçası olarak, organik varlığını sürdürme ihtiyacındadır. İnsanın yaşam ihtiyaçlarını karşılamasının araçları nesnel doğanın içindedir. O hâlde insan doğa ile alışverişe girmek zorundadır:

    “İnsan doğa sayesinde yaşar. Bu demektir ki, doğa insanın (inorganik – YZ) bedenidir. İnsanın ölmemek için bu beden ile sürekli bir alışveriş içinde olması gerekir. İnsanın fiziksel ve ruhsal yaşamının doğayla ilişkili olması, sadece, doğanın kendi kendiyle bağlantılı olduğu anlamına gelir. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 72-73.)

    Canlı bir doğa parçası olmak insan olmaya yetmez. İnsanın dışında hayvanlar gibi başka canlılar da vardır. O hâlde, insanı öteki canlı doğa parçalarından ayıran, insana özgü niteliklerin olması gerekir. İnsanı insan kılan nitelikler, insan denen canlının nesnel doğa ile alışverişinde ortaya çıkıp gelişir.

    İdealist felsefe, insan ile doğa ilişkisini insan – doğa düalizmi olarak görür. Bu yaklaşım insanı doğanın dışına çıkarır. Kaba materyalizme göre, insan ile doğanın dolayımsız birliği vardır. Bu anlayış da insanı doğa içinde eriyip giden herhangi bir canlı varlık derekesine düşürür. O zaman özne ile nesne birbiri içinde kaybolur. İnsan bilinci, insan faaliyeti, sıradan doğa süreçlerine indirgenir.

    Marks’a göre, özne ile nesne birbirinden farklıdır ama diyalektik bir birlik içindedir. İnsan ile doğanın diyalektik birliğini emek dolayımı sağlar. İnsan ile doğa arasındaki alışveriş, insanın doğayla karşılıklı etkileşimi, emek dolayımı sayesinde gerçekleşir.

    Dolayım, bir olgu ile öteki olgular arasındaki aracı süreç demektir. Bir olgunun nitelikleri, öteki olgularla karşılıklı etkileşiminde kendini gösterir. İnsan emeği, insan ile doğa alışverişine aracılık eden süreçtir. İnsanın nitelikleri, yani insani öz, insanın doğayla etkileşimini sağlayan emek süreci içinde gelişir.

    Hayvanın biyolojik yaşam faaliyetinin dışında başka bir yaşam faaliyeti yoktur. Hayvanın yaşam faaliyeti ile biyolojik yaşam süreçleri örtüşür. Bu anlamda hayvan, yalnızca kendi biyolojik yaşam faaliyetinden ibarettir. Hayvan doğanın bilinçsiz canlı parçasıdır.

    İnsanın yaşam faaliyeti ise insanın biyolojik yaşam faaliyetinden ibaret değildir. İnsanın yaşam faaliyeti, insanın biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra, o temelde yükselen bilinçli yaşam faaliyetini de içerir. Eğer biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra bilinçli yaşam faaliyeti olmasaydı, hayvanlar âleminin dışında insan diye bir canlı türü olmazdı. İnsan türünü hayvanlar âleminden ayıran, insanın bilinçli bir canlı varlık oluşudur.

    İnsan, tıpkı hayvanlar gibi, yaşamını sürdürmek için doğayla boğuşur. Emek harcayarak doğadan geçim araçları temin eder. İnsan emeğini hayvan emeğinden ayıran esas unsur, insan emeğinin bilinçli oluşudur. İnsan, yapmakta olduğu işin gelişimiyle devamlı alışveriş içinde, devamlı değerlendirme, karar alma ve yeniden değerlendirme süreci içindedir.

    İnsan, hayvandan farklı olarak, önce zihninde ne yapacağını ve nasıl yapacağını plânlar. Daha sonra, zihninde tasarladığını hayata geçirir. Yani zihninde öznel olarak geliştirdiği tasarımı, emek süreci içinde nesnel hâle getirir. İnsan, zihnindeki öznel tasarımı nesnelleştirirken, ortaya çıkmakta olan ürün ile zihnindeki tasarımı sürekli karşılaştırır. Bu süreç içinde ihtiyacının yeni yönlerini keşfeder, zihnindeki modeli geliştirir. İnsan, emek süreci içinde dış dünyayı değiştirirken, aynı zamanda dış dünyayı değiştirme yeteneklerini, yani kendisini de geliştirir:

    “Emek, her şeyden önce, hem insanın hem de doğanın katıldığı bir süreçtir. Bu süreçte insan, kendisi ile doğa arasındaki maddi reaksiyonları kendi iradesiyle başlatır, düzenler ve denetler. İnsan, kendi ihtiyaçlarına uyarlanmış biçimdeki doğa ürünlerini kendine mal etmek için kollarını, bacaklarını, kafasını ve ellerini, yani vücudunun doğal güçlerini harekete geçirerek, doğa güçlerinden birisi olarak doğanın karşısına geçer. Dış dünya üzerinde bu şekilde etki yapıp onu değiştirerek, aynı zamanda kendi doğasını da değiştirir. Uyuklamakta olan güçlerini geliştirir ve bunları dilediği gibi hareket etmeye zorlar. … Örümcek dokumacıya benzer bir şekilde işini görür. Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır: Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 173-174.)

    İnsan doğanın bir parçası olarak doğanın içindedir. Ama doğa içinde erimiş ve ondan farksız bir doğa parçası değildir. İnsan düşünen, yani öznel bir varlıktır. İnsan bilinçli faaliyetiyle bir yandan doğayı insanileştirerek doğayla birleşirken, öte yandan da kendi insani özünü adım adım geliştirerek doğadan farklılaşır.

    İnsanın nesnel doğa üstünde emek harcayarak doğayı kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dönüştürmesi, doğayı insanileştirmesi demektir. İnsan nesnel doğayı dönüştürürken, aynı zamanda kendi insani niteliklerini, yani insani özünü geliştirir. İnsan ihtiyaçları gelişip çeşitlendikçe, emeğin yaratıcı yetenekleri arttıkça, insani nitelikler de gelişir. İnsanın insani niteliklerinin artması, insanın doğadan farklılaşması demektir.

    Örümcek ya da arının yaptığı iş, sürekli olarak kendini tekrarlayan basit bir döngüsel hareketten ibarettir. Bu nedenle, hayvanlar âleminin bir tarihi yoktur ama insan faaliyetinin bir tarihi vardır. İnsanın üretici güçlerini sürekli geliştirmesi, aynı zamanda toplumsal ilişkilerini de sürekli değiştirmesi demektir. İnsan – doğa alışverişinin ve bu temelde insan – insan ilişkilerinin, yani insan faaliyetinin sürekli gelişme hâlinde olmasından ötürü, insan toplumu tarihsel bir hareket hâlinde görünür.

    İnsan olmaya geldik

    İnsan olmak ne demektir? Tarihin herhangi bir noktasında insani öz mükemmelen tanımlanabilir mi?

    İnsanın ne olduğu, insan ile doğa alışverişini sağlayan emek faaliyetinde ortaya çıkar. İnsan emek faaliyeti içinde yaratıcı kudretini geliştirerek kendisini inşa eder. Bu anlamda, insani öz, yerden aldığı taşı bir dal parçasına bağlayarak ilk baltayı yapmayı akleden, böylece doğayla alışverişin dar sınırlarına meydan okuyan prehistorik insanda mayalanmaya başlamıştır.

    İnsan emek süreci içinde bir yandan doğayı kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürerek doğayı insanileştirir, bir yandan da yeni yeni insani nitelikler edinerek, yani insani özünü adım adım geliştirerek kendisini yaratır. Tarih insanın kendi kendini yaratma ve doğayı dönüştürme faaliyetidir:

    “Dünya tarihi denen şeyin tamamı, insanın insan emeği tarafından yaratılmasından, doğanın insana göre oluşturulmasından başka bir şey değildir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 107.)

    İnsan faaliyeti insana ait nitelikleri, yani bilinci, aklı, zekâyı, yaratıcılığı, amaçlılığı içinde barındırır. İnsan öznelliğinin insan faaliyetinde dışa vurması, insanı doğadaki öteki canlılardan ayırır:

    “Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır: Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.”

    İnsan faaliyeti binlerce yıldır kendini biteviye tekrarlayan arının faaliyetinden farklıdır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyet içinde, verili doğada bulunmayan yeni yeni nesneler yaratır. İnsanın yeni bir şey yaratmadan önce onu zihninde tasarlaması, insan faaliyetini yaratıcı, bilinçli, amaçlı kılar. İnsanın öznel faaliyetiyle değiştirilmekte olan doğa, böylece gitgide insanın yapıtı, yani insan doğasının nesnelleşmesi olarak görünür.

    İnsanın bilinçli faaliyetinin amacı insana ait nitelikleri nesnelleştirmektir. İnsan, insana ait nitelikleri nesnelleştirdikçe, kendi yarattığı dünyada kendisini görür. Eğer insan zihni mevcut gerçekliği pasifçe algılamakla yetinseydi, insana ait niteliklerin gelişmesi, gelişen insani niteliklerin nesnelleşmesi, böylece insanın ve doğanın dönüşegelmesi, yani insanlık tarihi olmazdı.

    İlk insanların genetik kara kutusunda, gelecek her bir kuşağın ne yönde faaliyet göstereceği kaydedilmiş değildi. İlk insanların genetik şifrelerinde, önceden belirlenmiş bir ilâhi tetiklenme silsilesini takiben, kendini aşama aşama ortaya koyacak bir insani öz tasarımı yoktu. Eğer insan önceden belirlenmiş bir metafizik özü kendi bağrında geliştirmeye programlanmış olsaydı, bilincin, yani bilinçli insan faaliyetinin hiçbir rolü olmazdı.

    İnsan, tarih boyunca içine hapsolduğu insana aykırı toplumsal ilişkilerle boğuşa boğuşa kendisini aramaktadır. İnsan, mücadele tarihi içinde kendisinden çağlayarak kendi özgür doğasını yaratmaktadır. Tarihin derinliklerinden süzülüp günümüze ulaşan sezisel akıl, “insan olmaya geldik” diye bu gerçeği haykırmaktadır.

    İnsan zihni, yani insanın duygu ve düşünceleri, tarihsel hareket içinde insan faaliyeti tarafından yaratılmaktadır. Kurulu düzeni sürdürmeye yönelik faaliyetler muhafazakâr fikirleri, mevcut durumu değiştirmeye yönelik mücadeleler de yaratıcı, devrimci fikirleri üretmektedir.

    Büyük insanlığın spekülatif fikirleri, tarih boyunca ezoterik-batıni bilgiler olarak, “sapkın” dinsel yorumlar olarak, ütopik sosyalist teoriler olarak sürek sürdürmüştür. Tarih boyunca ortaya çıkan bütün ezoterik-bâtıni akımlar, insana aykırı dünyaya karşı, içsel yolculuk ritüelleri ve toplumsal dayanışma pratikleriyle direnişi örgütlemişlerdir.

    Hallac-ı Mansur’un dinsel karanlığı yırtan “Ene’l-Hak” haykırışı, Alamut Kalesi, Babai isyanları, Hacı Bektaş’lar, Dede Sultan’lar, Şeyh Bedreddin’ler, Pir Sultan’lar, Fransa’da engizisyonun ateşinde yakılan Kathar’lar, Almanya’da papaz Münzer’in ayaklandırdığı köylüler… Bugünkü mücadelenin arkasındaki bu koskoca tarihi bilmek, hissetmek gerekiyor. Bugün Marksizm dediğimiz teori, işte bu koskoca tarihin biriktiregeldiği eleştirel bilgiye dayanıyor.

    Aydınlanmanın sosyolojik teorileri, ekonomi politik, Hegel diyalektiği, Feuerbach materyalizmi, bütün bunlar mevcut insana aykırı gerçekliğin zihinsel uzantılarıdır.

    Ekonomi politik, içinde bulunduğumuz sapkınlık hâlini hiç sorgulamadan, olduğu gibi zihne yansıtır. Mevcut akıl dışı düzeni akla uygunmuş gibi gösteren açıklamalar yapmaya çalışır. “Şeylerin mevcut durumunu” yücelten Hegel diyalektiği de aynısını yapar, tersine dönmüş dünyayı insanlara düz gösterecek argümanlar bulmaya çalışır. Feuerbach materyalizmi de mevcut sapkın faaliyeti pasifçe seyredurarak yorumlamakla yetinir.

    Marks’ın geliştirdiği eleştirel teori ise insana aykırı gerçekliği insana yaraşır bir gerçekliğe dönüştürme mücadelesinin zihne akışı olarak doğmuştur. Marks’ın eleştirel teorisi, mevcut lanetli gerçeklik içinde kayboluşu reddeden mücadelenin yaratıcılıkla okunmasından doğmuştur.

    Marksist eleştiri, bugünkü tersine dönmüş dünyanın eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle dönüştürülerek insana layık bir dünya yaratılabileceğini iddia eder. Mücadelenin giderek dünya-tarihselleşmesiyle insani özün giderek gelişeceği ve böylece komünal insanlığın kurulabileceği iddiası spekülatiftir, denebilir.

    Şüphesiz ki, komünal doğa tanrısal bir güç tarafından hazır gelişmiş olarak insanlara verilmiş değildir. İnsanların komünal doğası, insana aykırı toplumsal ilişki biçimleri içinde ve o biçimlerin bastırıcı-çarpıtıcı etkileri altında, bizzat insanların eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleleriyle yaratılmakta olan doğadır.

    Komünal insanlık düşüncesinin safiyane bir hayal mi, yoksa bu dünyaya ait gerçekleştirilebilir bir hedef mi olduğu, ancak her cephede verilen insan olma mücadeleleriyle toplumsal pratik dönüştürüldüğü ölçüde kanıtlanabilir:

    “2. İnsan düşüncesinin nesnel gerçekliği yansıtıp yansıtamayacağı sorunu, teorik değil, fakat pratik bir sorundur. İnsan, gerçeği, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış bir düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği üzerine tartışma, tamamen skolâstik bir tartışmadır.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

    Filozoflar, insan ve insanın geleceği üstüne çeşitli düşünceler üretmektedirler. Felsefe, bu düşüncelerin doğruluğunu, yine teori dünyasının içinde argümanların soyut gücüyle kanıtlamaya çalışmaktadır.

    Oysa bir düşüncenin doğru olup olmadığı, yani kendi kendini açımlamakta olan tarihsel hareketi düzgün yansıtıp yansıtmadığı, fikirler dünyasındaki tartışmalarla kanıtlanamaz. Düşüncelerin test edileceği alan, toplumsal pratik alanıdır. İnsan faaliyeti gelişip toplumsal pratiği, maddi yaşamı dönüştürdükçe, insan, “düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlama” imkânına kavuşur.

    Marks felsefeye getirdiği eleştirileri şöyle özetler:

    “11. Filozoflar dünyayı değişik biçimlerde yalnızca yorumlamışlardır; mesele onu değiştirmektir.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 123.)

    İçinde bulunduğumuz tersine dönmüş dünya, paramparça, yanar döner, kırık kırıktır. Sahnede akıl-sır ermez bir kargaşa hüküm sürmektedir. Sahne mistik tüller arkasında durmadan değişmekte, birbirlerine hasım yalıtık bireyler, birbirlerine düşman sınıflar birbirleriyle boğuşmakta, ucube toplumsal yapılar, tuhaf tuhaf şifre-ilişkiler bir görünüp bir kaybolmaktadır.

    “Filozoflar dünyayı”, bu yüzden, “değişik biçimlerde … yorumlamışlardır”. Yorumlayanın sahneye nereden baktığına göre, kırık kırık an’ların hangisinde belirdiğine göre, hangi sınıfsal-kesimsel çıkarı temsil ettiğine göre dünya değişik biçimlerde yorumlanmıştır.

    İnsanı parçalayan işbölümü yüzünden, faaliyetin teorik yanı ile pratik yanı birbirinden ayrıdır. Toplumsal faaliyetin zihinsel yanı, üretim örgütlenmesinden devlet idaresine, sanata, dine, bilime, felsefeye kadar geniş bir alanı kapsar.

    İnsanı parçalayan işbölümünde zihinsel uğraşlar, münferit durumlar hariç, mülk sahibi sınıfların ya da onların geçimini temin ettiği kişilerin işi olmuştur. Felsefe, yığınların değiştirici pratiğinin dışında ve mülk sahipleri çevresinde üretildiği için, mülk sahiplerinin iktidarını olumlayan yabancılaşmış faaliyet yanlısı bir tutum almıştır. Felsefe, içinde üretildiği sınıfsal koşullar gereği, dünyayı değiştirmenin zihinsel argümanlarını sağlamak yerine, mevcut insana aykırı olguları akla uydurmaya çalışmış, yani tersine dönmüş dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmiştir. Bu anlamda, “filozoflar dünyayı … yalnızca yorumlamışlardır”.

    Oysa, tersine dönmüş dünya akla aykırı olduğu için, tersine dönmüş dünyanın akla uygun bir yorumu yapılamaz. Yapılması gereken, tersine dönmüş dünyayı eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle değiştirerek akla uygun hâle getirmektir. Bu anlamda, mesele dünyayı değiştirmektir.

    Marksistelestiri.net
  • 1724 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    Sefillik* temalı bu inceleme bana 13 gün boyunca arkadaşlık etmiş 1724 sayfalık dünyanın en uzun sefalet destanının sadece birkaç sayfalık özüdür. Elek hayat, elekten geçemeyen taşlar ise sefil insanlardır. Bu incelemeyi benim ellerim değil, sefil insanların kanları yazmıştır.

    Peki, nerede, kimde, neden aramalı bu sefilliği? Kimdir bu sefil insanlar? İncelemenin okuyucusu bu cevapsız sorulara cevap aranacağını kendisi anlamıştır.

    https://i.ibb.co/...yoksulluk-varken.jpg
    Belki de bu fotoğraftan başlamalı sefilliğin tanımını aramaya. Ellerinde "Onca Yoksulluk Varken" kitabı ve devamında kafalarında "Bize mi çattı bu sefillik?" düşünceleri. Gülüşsüz, parıltısız gözlerde, renksiz, cansız bir tende sefilliğin tezahür ettiği duygusal yansımalar. Sefilliği aramaya bu çocuğun göz bebeklerinin içinde başladım yıllar önce fakat dünyanın kaçınılmaz yuvarlaklığı gibi kendimi yine başladığım yerde elde 0 halimle buldum.

    Devam ettim sefilliği aramaya.
    https://i.ibb.co/3yNHKZY/umran.jpg çıktı karşıma. Bilmediği bir hayatta bilmediği birileri tarafından yüzü, gözü bu hale getirilmişti. Kimdi, ne istiyordu bu insanlar? Anlayamamıştı. Anlatmamışlardı. Üstündeki renksiz ve duyguları yok edilmiş tezahürünün, cansız ve bitkin bakışlarının nedenini bile soramayacak sefillikte bulunmuştu.

    Devam ettim sefilliğin kaynağını bulmak için...
    https://i.ibb.co/CKLmk7g/aylan.jpg çıktı karşıma. İsimlerin ne önemi vardı? Nasıl olsa çoktan unutmuştuk onları, değil mi ama? Bana yüzünü dön, dedim. Seni göremiyorum, dedim. Dönmedi, dönemedi. Denizin kumları, deniz suyu, tuz, medcezir, dalgaların oluşmasını sağlayan bütün gemiler, denizin köpüğü, deniz kızları, su altı canlı aleminin hiçbiri onu bana döndüremedi. Bugüne kadar hiçbiri böyle bir sefillik türüyle karşılaşmamışlardı. Bilimselliğe boyun eğen denizin dalgaları, yıkamaya devam etti cesedi, bütün sefilliğiyle.

    Şimdi de esas sefile gelelim: https://i.ibb.co/...ukluk_fotografim.jpg
    Nasıl da gülüyor, nasıl da gözlerinin içi parlıyor. Nasıl güzel ve tertemiz kıyafetleri var. Ne güzel yukarıdan kafasına bomba düşmeyen, tamamen güvenlikli bir bölgede ve evde yetiştiriliyor. Neden gülmesin ki? Cesedinin fotoğrafının çekilemeyeceği bir yaş ve koşulda.
    Battaniyesi var üşüdüğünde üstüne örtebilecek,
    Yiyeceği var tıka basa karnını doyurabilecek,
    Parası var istediği gibi harcayabilecek,
    Ailesi var istediği gibi sevebilecek...

    Aslında esas sefilin kendim olduğunu anlayalı o kadar uzun zaman geçti diyeme... DANK!

    O da ne? Kafama bir şey dank etti. Bir kitap. Adı Sefiller. Kendi kendine 1656. sayfası açıldı:
    "Mutlu olmak korkunç bir şey! İnsan halinden nasıl da memnundur! Bunun kendisi için yeterli olduğuna nasıl da inanır! Yaşamın yanlış hedefi olan mutluluğa yönelirken, gerçek hedef olan sorumluluk nasıl da unutulur."

    Bu kitap mı anlatabilecekti bana sefilliğin tanımını, kaynağını, bütün çeşitlerini, aşağıda olmayı ve aşağılık olmayı? Bu kitap mı anlatabilecekti bana "sfl" kökünden gelen kelimenin harflerini kanla ve açlıkla seslendirmeyi?

    Akson ve dendrit uçlarım arasında gelip giden sinirlerime, duygularıma sirayet eden bütün bu sayfalarda duyguların rengarenk uçlarını Sefiller karakterleriyle mi adlandıracaktım artık?

    Vicdan azabının Jean Valjean ve Javert karakterleri arasındaki psikolojik gelgitlerini gözlerimin hüzün ordusu olan gözyaşlarıyla mı okuyacaktım?

    Liderleri çarpışırken sefalet içinde kıvranan insanın içinde olup biten manevi savaşları mı yoksa Wellington ile Napolyon'un 1815 yılının bir günü Waterloo Savaşı sahnesinde en sefil ordunun kim olduğunu kanıtlama amacıyla karşılaşıp bir hendek yüzünden sefaletin vahşet ve kan ile elde edildiğini mi düşünecektim aklımın odalarında?

    Zeka ve ileri görüşlülük gerektiren savaş taktikleri mi yoksa yiyecek ve para gerektiren hayatta kalma taktikleri mi sefilliği alıp götürecekti bir lağımın içerisinde başka diyarlara?

    Zaferlerin azaldıkça özgürlüğün arttığı 19. yy Fransa siyasi ve toplum düzeninde, karakterlerin sefaletle birlikte tam tersine düşünce dünyalarının enginliği betimlenecek ve zenginlerin düşünce dünyalarının darlığı mı eleştirilecekti?

    Manastır hayatı ve çilehanelerin dışarıdaki sefil insanları görmemizi engelleyen bir göz bandı oldukları mı kanıtlanacaktı?

    Suçunun pişmanlığıyla, ahlaka yönelim ve örnek insan olmayla, itiraflarla, adalet ve vicdan gelgitleriyle, Paris lağımlarıyla bir insan id-ego-süperego döngüsünü nasıl tekrar tekrar yaşayabilecekti?

    Salt ekmek hırsızlığı yüzünden kürek mahkumiyeti gibi yüz kızartıcı bir suçla birlikte hayatı boyunca etiketlenmekten kaçamamak hukuk sisteminin sistemsizliğine mi verilecekti?

    1789 ve 1830 Fransız ihtilalleri, 1832 Saint-Denis sokağı barikatlarının direnişiyle birlikte aynı zamanda tinsel bir devrime, askeri düzenin acımasızlığına, devrimi ve rejimi savunan toplumun farklı katmanlarındaki insanların toplum hayatındaki konuşmalarına mı tanıklık edecektim?

    Kurşunun bir silahın namlusundan çıkma anıyla hayat dolu bedenlere bir bir saplanmaları arasında geçen süreyi hesaplayıp, dünyada o kesitte neler olup bittiğini mi düşünecektim?

    Yoksa dünyanın en uzun sefalet destanının içerisine polisiye ve gerilim esintileri de serpiştirilip çocuk-anne-baba psikolojileriyle, sefilliğin çaresizliğinden hayatla oynadığı kumarda kitaplarını, dişlerini, saçlarını ve hayatını ortaya koyan insanlarla mı tanışacaktım?

    Sefiller bir duygu gökkuşağıdır. Hiçbir duygunun eksiksiz bırakılmadığı ve unutulmadığı bu sefalet destanında aklıma gelen duygulara göre karakterlerin eşleştirilmesi aşağıdaki gibidir:
    ACI : Fantine, Jean Valjean, M. Gillenormand
    HIRS : Javert, Jean Valjean, Enjolras, Courfeyrac, Grantaire
    NEFRET : Thenardier, Javert, Eponine, Azelma, M. Gillenormand
    KISKANÇLIK : Eponine, Azelma
    İFFET : M. Myriel, Cosette
    UTANÇ : Cosette, M. Gillenormand
    FEDAKARLIK : Fantine, Jean Valjean, Gavroche, Fauchelevent, M. Mabeuf
    KORKU : Jean Valjean, Cosette, Claquesous, Montparnasse, Babet, Gueulemer
    CESARET : Jean Valjean, Enjolras, Gavroche, Marius, Courfeyrac
    UMUT : Jean Valjean, Fantine, Cosette
    MERAK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Gillenormand
    SEVGİ : Fantine, Marius, Cosette, Jean Valjean
    TUTKU : Marius, Cosette, Javert
    ÇARESİZLİK : Jean Valjean, Javert, Fantine, Marius, Cosette, M. Mabeuf, M. Gillenormand, Gavroche, Petit-Gervais, Dükkandan kovulan iki çocuk
    HÜZÜN : Fantine, Cosette
    MERHAMET : Fantine, M. Myriel, Jean Valjean
    ŞÜPHE : Javert

    Bu duygu panoramasının hepsini yaşatabilen yazar Victor Hugo'dan, yazarın yazdıklarını okuyup kendisini dünyanın en sefil insanı hissetmesi gereken ise okurdan başkası değildir.
    İncelemenin okuru eğer incelemeyi buraya kadar okumuşsa sorulması gereken soruları esas kendisine sorması gerektiğini anlamıştır.

    SAKIN AMA SAKIN!
    Kimse sefilliği başkasında aramasın.
    En büyük sefiller güruhu bu ekranda yazılmış olan bu cümleleri harika bilgisayarları, son teknoloji telefonları, engelsiz vücutları, gören gözleri, duyan kulakları, eksiksiz giyimleri, sosyal medya profilleri, güzel kitapları, sıcak evleri, güvenlikli şehirleri ile birlikte okuyandır.
    Esas Fransız İhtilali, esas Saint-Denis barikatları direnişi, esas Gezi Parkı, esas ruhumuzun Sarı Yelekler'i bu kaçınılmaz gerçeği anladığınızda direnmeye güç bulacaktır.

    Uyanmanın zamanı gelmedi mi artık?
    Kim diyor ulan sana bunları yapmanı?
    Kim sana boyun eğ diyor?
    Teslim olma, diren isteklerine, diren kendi lüksüne, diren kendinin sefaletine...
    https://www.youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c

    "Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık." Dostoyevski
    Her şeyi fazlasıyla anlayıp hayat boyu geçmeyen bir hastalığa sahip olmaktır *sefillik.
  • 208 syf.
    ·2 günde·7/10
    Kitabımızda bir ergenin hayata bakış açısı konu ediliyor. Ana karakterimiz Holden sıradan bir ergenlik dönemi içerisinde ancak duygularını biraz daha yoğun yaşıyor. Yaşamın anlamını kurcalaması, aykırı hareket etmek istemesi, derslerini umursamaması, okuldan nefret etmesi gibi faktörler örnek olarak verilebilir. Kitap ana karakterimiz Holden’in bakış açısından kaleme alınmış, yani sade. Uzun cümleler veya biçim üzerine çok da düşünülmüş tümceler barındırmıyor. Argo mevcut.

    İnanın son 30 sayfaya kadar kendi kendime sürekli şu soruları sordum, “Neden bu kitap ‘başarılı’?” “Edebi yanı nerede?” “Vermek istediği mesaj ne?” Sonrasında dank etti. Kafamda Holden’in analizini yaptım. Yetişkinliğe karşı duyduğu tiksintiyi masumiyet bağlamında ele almış. Birçok şeyi yaparken zevk almaz. Filmlerden nefret ediyor, ailesine karşı duyduğu yoğun bir sevgi yok, yürüyor-aynı zamanda hayattaki olumsuz eylemleri düşünüyor, çoğu şeyi “lanet olası” olarak nitelendiriyor, vs. Hayata dair tüm bu olumsuz görüşlerine rağmen onun masumiyete ve saflığa hassasiyeti var. Küçük kız kardeşine karşı yoğun bir sevgi besliyor, bu beni çok etkilemişti mesela.

    Yetişkinliğin dünyasına dair bir tiksinti içinde. Büyümek istemiyor. Zaten kitaba ismini veren Çavdar Tarlasında Çocuklar ismi de şu cümleden geliyor: ‘’... büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta –yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.’’

    Yaşanan olaylardan çok gencin sahip olduğu düşünceler bulunuyor. Holden’ı pek sevememiştim, zaten bu tarz ergenlere de hiç katlanamam. Asiliği, sürekli aykırı olmaya çalışması, patavatsızlığı gözüme batmıştı ancak özünde güçsüzleri koruma çabası, yapmacıklığa karşı duyduğu nefret, yardımsever olması ve derinlerinde aslında “iyi” biri olmasından çok etkilendim. Kitap bunu çok açık bir şekilde ifade etmediğinden kolayca anladığımı söyleyemem. Karakteri kendim çözümlemem gerekti. Herkesin kolayca ısınabileceği bir kitap değil.
  • "Sahip olmak" ve "olmak" açılarından bakınca, sevmenin de ikili bir anlamı olduğunu görüyoruz.
    Sevgiye sahip olunabilir mi? Eğer bu olabilseydi, sevginin maddesel bir biçim alması ve onu alıp, saklamanın mümkün ol­ ması gerekirdi. Ama gerçek odur ki, sevgi böyle bir "şey" değil­ dir. Sevgi bir soyutlamadır. Belki garip bir varlık, belki de kim­ senin göremediği bir Tanrıça Gerçekte var olan, sevme eylemidir. Sevmek, yaratıcı bir etkinliktir. Bir insana (ya da şeye) ilgi duymayı, onu tanımak istemeyi, onu anlamayı, doğrulamayı ve onun yalımdayken sevinç duyabilmeyi doğurur. Bu ister bir in­ san, ister bir resim, isterse bir ağaç olsun, sevme eyleminin özel­ likleri hiç değişmez. Sevmek, sevilen insanı (ya da şeyi) canlan­ dırmak, onun yaşam duygusunu arttınnak anlamına gelir. Aynı zamanda, kişinin kendisini de canlandıran, yenileyen ve hare­ ketlendiren bir süreçtir.
  • 160 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    “İktidardan daha zengin değil, daha şerefli ayrılmak gerek.” #38608466

    Plutarkhos ’un Demosthenes - Cicero - #38674114 - kitabında karşılaştığım ve İsokrates’e ait olan bu cümle ile incelemeye başlamak sanırım konu çok uygundur. Çünkü günümüz ve geçmişimizde dâhil olmak üzere iktidar sahibi olmak yani hükmetmek bir iş değil, bir hizmet anlayışı ve biçimi olduğunu savunmaktayım. Bu statü ve mevkileri paylaşanların tek bir ortak gayesi olması gerekmektedir, o da sahip oldukları “halklara ve uyruklarına hizmettir.” Ötesi berisi yoktur. Savunma amaçlı olsa dahi o “Lider” şunu yaptı bunu yaptı diyerek yüceltmemiz bile saçmalıktan ötedir. Çünkü onun görevi o, yapması gereken hizmetler onlar. Eğer ki bu dediğimi anlayabilirsek işte o zaman “Lider” yani iktidar sahiplerinin nasıl birileri olduğunu ve pozisyonlarını nasıl kullandıklarını daha ayrıntılı anlama yoluna girebiliriz. Aksisinde ise “yol yaptı, su getirdi, halka ekmek dağıttı” diye mantık dışı saçmalar dururuz.

    Kitabın yazımı MS 550 yılında olmuştur. Yazarımız Prokopios MS 500 yılında Kaiseria – Filistin taraflarında bir şehir – doğdu. 527 yılında Komutan Belisarios’un özel yazmanı, 560 yılında illustres unvanı aldı, 562 yılında ise praefectur unvanı alıp Bizans’ın yöneticisi yani valisi oldu. Kendi branşı tarih olduğu için imparatorluğun resmi tarihçisi olduğu da bilinmektedir. Bu eserden önce kaleme aldığı “Savaşlar Tarihi” ve ölmeden önce Bizans şehrinin mimarisi hakkında yazdığı – MS 561 – “Yapılar” adlı eseri de bulunmaktadır. Ölüm tarihi olarak ise İmparator İustinianos’un ölüm tarihi olan MS 565 yılı gösterilmektedir.

    Eser içerisinde çok çarpıcı gerçeklerin olması ve yazarın cesaretsizliğinden, dönemde bulunan ispiyoncu jurnalciler ve ajanlar yüzünden saklanarak kaleme alınmıştır. Söylediklerinin doğruluğu pek çok araştırmanın dikkatini çekti, bu hususta yapılan araştırmalar sonucunda kitabın büyük ölçüde doğru olduğu araştırmacılar tarafından kanıtlanmış olduğu ise kitabın içerisindeki önsözde okura sunulmuştur.

    Kitabın yazılmasının sebebi olan İmparator İustinianos – Justinyen – İmparatoriçe Theodora, Komutan Belisarios ve karısı Antonina’dır. Sıra dışı yaşamları, çevrelerindeki insanlara verdikleri zararlar olaylar gösterilerek iddialı bir şekilde anlatılmaktadır. Yazarında o dönemde bir tarihçi ve daha önemlisi bir yönetici olmasını da ele alırsak, doğruluğunu tespit etmek bizim işimiz olmamakla beraber kesinlikle bir ansiklopedi değerinde olduğunu düşünmekteyim. Özellikle kişilik bazlı bir inceleme olarak bakarsak gerçekten başarılı bir yazım olduğunu da savunmak isterim.

    " ...insan davranışlarının kötülüğüne aldırmaz olursa, artık her yerde iğrenç biri gibi gözükmekten çekinmez, aynı zamanda yüzünde her zaman beliren utanmazlıkla silahlanıp, en bayağı eylemlere neşeyle, çekinmeden girişir.” ( Alıntı #38919885 )

    Birçok kitabın hatta tamamının övmekten bitiremediği “Büyük” Justinyen imparatorluğu, yine harika bir eğitim almış olan amcası Justin’den aldığı bilinmektedir. Ancak Prokopios der ki Justin okuma yazma dahi bilmeyen silik bir kişilikti. Doğruluk payı var mı? Elbette vardır. Çünkü Justinyen’in imparatorluk devri amcasının imparator olmasıyla başlar. Bu da amcanın birçok şeyde yetersiz olduğunu göstermektedir.

    Tarih kitaplarında Ayasofya’nın yapımına müdavim olan, Roma Hukuku’na yön veren, Roma başta olmak üzere kaybettiği toprakları yeniden almayı başaran, büyük bir veba salgını atlatmış bir imparator olan Justinyen’den bahseder. Kitapta olan ise Justinyen’in çok iyi bir tiyatro oyuncusu olduğunu, halkı her şekilde kendi isteklerine göre yoksullaştırdığını, ağır vergiler koyup hayatta kalması bir tek somuna bakan halkın elinden somunu alması, eski yasanın kendisine aykırı geldiğinde dilediğince yeni yasa çıkarmak ve hatta bununla da kalmayıp parasını verene göre yasa düzenlemek gibi paraya tamah eden bir kişiliğin sahibi olduğu yaşanmış olaylarla anlatılmaktadır. “Hava vergisi,” “El koyma” gibi adetlerin peyda olduğu bir hükümdarlık sürmüş, en yakınlarını dahi bitmek tükenmek bilmeyen para hırsı ile sömürmüştür.

    “...insanlara insafsızca davranılırsa, onlar da doğal olarak umarsız yollara saparlar.” ( Alıntı #38896015 )

    Ayasofya’nın son yapımı ise dönemin iki partilileri yani Maviler ile Yeşiller arasında çıkan bir kargaşa ile son halini almıştır. Bu ayaklanma tarihte Nika Ayaklanması olarak geçmektedir. Hatta imparator tası tarağı toplayıp kaçmak isterken sahneye İmparatoriçe Theodora çıkıp Justinyen’i durdurmuş ve bütün ipleri elinde olan komutan Belisarios’u isyanı bastırmak için isyancıların üzerine yollamıştır. Komutan ise isyancıları hipodroma toplamış ve bilinen 30 bin kişimin orada ölümü gerçekleştirmiştir. Toplam ölümlerin sayılamayacak kadar çok olduğunu ise yine yazar kendisi beyan etmektedir. Ayrıca Ayasofya’nın bizim için önemi ise daha sonradan bölgenin hâkimi olduğumuzdan ötürü Osmanlı Mimarisi’ne ön ayak olmuştur. Komutan Belisarios’un ise hanım köylü olduğunu, karısına söz geçiremediğini, karısının onu defalarca aldatmasına rağmen ses çıkaramamasını da demeden edemezdim.

    İmparatoriçe Theodora fahişelikten gelmiştir. Kitapta rivayet edilir ki imparatoriçe olmadan evvel bir gece 30 adamla yattığı beyan edilmiş, şehvetin ve sapkınlığını dibine varana kadar kendini bütün ahlak kurallarından soyutlamıştır. Büyücülük ve dahası ise kendi medarı iftarı olmuş, zulümde kocasını geride bırakmayacak şekilde hayatını devam ettirmiştir. Her ikisinin de din ile bağları ve inançları işin maddi boyutuna kadardır. Kiliseyi birçok kere yok sayıp, Hristiyanlık ile alakası olmayan Hristiyan inançlarını halka zorla benimsetmek istemişlerdir. Suçsuz yargılama ve serbest kalabilmek için kişilerin bütün malvarlıklarına el koymaya kadar gitmişlerdir. Dahası ise varlıklı ölen kişilerin varislerinin elinden miraslarını alıp, tek bir kalem oynatışla kendilerini yasal varis ilan edip sayısız miraslar üzerine konmuşlardır. Dönemin kadınları ise Theodora’dan güç alıp âşıklarıyla artık alenen zina etmekteydiler, kocaları ise canları ve mallarını korumak için bu duruma ancak seyirci kalabilmekteydi.

    “Kötülükleri önlemek üzere ses çıkarılmazsa elbet bunların artışına engel olunmaz, hatta suçları cezalar izlese bile sonu gelmez, çoğu kimseler için kötülüğe dönmek doğal olur.” ( Alıntı #38896809 )

    Kitabın gidişatı bu şekilde devam etmektedir. Konuların geneli ise devlet içerisinde olan yolsuzlukların kişiler ve yer belirterek konular halinde okurlara sunulmasıdır. Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndandır. İyi bir çevirisi ve kitabı daha iyi kavrayabilmek için 21 sayfa önsözü vardır. Hemen ardından 2 sayfa yazarın kitabın amacı hakkında kaleme aldığı yazı ve devamı ise Justinyen’in yolsuzluklarıyla devam etmektedir. Herhangi bir hata ya da anlaşılmayacak bir cümle yoktur. Çevirmen gerek gördüğü yerlerde okuru bilgilendirmek için notlarına çok sık olmayacak şekilde, sıkmadan yer vermiştir. Benim için başarılı bir çeviriydi.

    Sözün özü; eğer diğer kitapları tarih olarak ele almak gerekiyorsa, bunu onlardan ayıranın ise tamamen anlatılan kişilerin kişilik ve yönetim şekillerinin bizlere en vakıf kişi elinden aktarılmasıdır. Benim için farklı bir deneyim oldu. Bu tarz tarih kitaplarını sevenlerin kesinlikle severek okuyacaklarını düşünmekteyim. Diğer arkadaşlarıma ise yeni bir deneyim yaşamaları için okunulasıdır ve tavsiye isterim.

    Son olarak ise Platon’un “Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı.” sözüyle bitirmek istiyorum.

    Sevgi ile kalın.
  • 152 syf.
    http://elestirihaber.com/...orum-denemesi-yazdi/

    MARTI JONATHAN LİVİNGSTON

    Hiç beklemediğimiz bir mekânda ve zaman diliminde, tamamen sürpriz diyebileceğimiz bir şekilde yüreğimize, hislerimize ve fikrimize dokunmasıyla hayatımıza dâhil oluveren ve yaşamımızın kalan kısmını, tabir caizse “ondan öncesi ve ondan sonrası” diye ikiye ayırmamıza sebep olan mümtaz ve aslında bir açıdan bizim için “ödül” olduğunu düşündüğümüz insanların varlığı söz konusu olduğu gibi “kitap”ların varlığı da söz konusu olabiliyor.

    Martı Jonathan Livingston, hayatımı iki farklı kulvara bölecek bir kudreti haiz değildi belki, ama yine de hiç beklemediğim bir anda karşıma çıkıvermesiyle ve hiç beklemediğim bir şekilde duygu ve düşünce dünyamda bıraktığı olumlu etkiyle kendi nezdimde bana verilmiş bir ödül olarak nitelendirilmeyi hak ediyor. Kitabın asıl emanetçisi oğlum aslında. Ona da, kendi yaşlarında bir grup arkadaşıyla hafta sonlarında birkaç saatlerini birlikte geçirdikleri bir ağabeyi hediye etmiş. Bir heyecanla eve gelip de kitabını gösterdiğinde ilk dikkatimi çeken şey; simsiyah bir kapağın ve üzerindeki bembeyaz bir martı resminin oluşturduğu kombinasyondaki asalet, ilk hissettirdiği duygu ise, martının uçuyor olması hasebiyle olsa gerek, özgürlük olmuştu. Ama nihayetinde Martı Jonathan Livingston bir çocuk kitabıydı ve oğlum okumalıydı, doğrusu benim onu kendi çalışmalarım arasında değil okumaya şöyle bir karıştırmaya bile pek bir vaktim yoktu. Üstelik oğlum, arkadaşlarından birinin kalkıp hiç üşenmeden kitabın içindeki çeşitli pozisyonlarda uçan ama neredeyse birbirinin benzeri martılardan oluşan resimleri tek tek saydığını ve otuz küsur kadar sayfasının da bu resimlerden oluştuğunu söylemişti. İyiydi işte, Martı Jonathan Livingston, okumayla arası çok da iyi olmayan oğlum gibileri için hem sıkılmadan severek okuyabilmeleri hem de kitap okuma alışkanlığı kazanmada mesafe kat edebilmeleri için iyi bir seçenekti.


    Foto: Selma Kavurmacıoğlu
    Hayatı, onun her birimizin omuzlarına yüklediği yükün onca ağırlığına rağmen “çekilebilir”, onca gamına, tasasına, kederine rağmen yine de “yaşanılabilir” kılan unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum, zaman zaman yaşadığımız kimi hoş karşılaşmaların. Ben her ne kadar kendi okuma dünyama biraz da küçümseyerek Martı Jonathan Livingston’ı dâhil etmek istemesem de takip ettiğim bir kitap sitesi vesilesiyle karşıma bir kez daha çıkınca kısa adıyla Martı, her şeye rağmen benim okuma dünyama dâhil olmayı başaracaktı ve tıpkı bir çocuk kitabı gibi görünmesine rağmen aslında çocuklardan daha çok büyüklere hitap eden Antoine De Saint Exupery’e ait Küçük Prens’in bıraktığı tadı bırakacaktı.

    İnsan sınırlı bir varlık. Bir insan herhangi bir konuda veya herhangi bir alanda ne kadar yetenekli olursa olsun, hatta o yeteneğini geliştirme noktasında parmakla gösterilecek kadar kayda değer bir mesafe de kat etmiş olsun, yine de “mukayyet” olduğundan mücerrep bir şekilde haberdardır. Bu açıdan kitabın içeriğine bakıldığında, sürekli sınırlarını aşmaya çalışan bir martının ve sınırları aşmaya çağıran bir telkinin varlığı bu kitabın da egoları şişirmekten ve bencilliği yaşam tarzı olarak benimsetmekten başka hiçbir işe yaramayan o sıradan kişisel gelişim kitaplarından biri olduğu izlenimi verebilir ilk etapta, ama öyle değil. Martı’yı okurken zihniniz felsefeden teolojiye, sosyolojiden psikolojiye kadar pek çok farklı alanlara gidip geliyor; bu alanlar arasında yatay, dikey ya da çapraz bağlantılar kurabiliyor. Öyle ki bir ara, okuduğum ilk eseri Martı Jonathan Livingston olan yazarın kim olduğu hakkında derin bir meraka düştüm ve kitaba ara vererek Richard Bach kimdir, düşünceleri nedir, ne değildir, öğrenmeye bile kalktım. Bir de kitabı okurken zihnimde meydana gelen gelgitleri ve bağlantıları gördükçe “Acaba yazar, gerçekten okurda böyle bir etki meydana getirmek saikiyle kitabını yazmış olabilir mi?” diye de sormadan edemedim. Ben bu yazıda kendi zihnimde kurduğum bağlantıların, yaptığım çıkarımların -belki bir iki istisna dışında- sayım dökümünü yapmayacağım ve bunu, bu zevkten mahrum kalmasın diye okura, okurun kitabı okuyacağı zamana bırakacağım.

    Tamamen sembolik bir anlatımın kullanıldığı kitap beş bölümden oluşuyor. İlk bölümde, kitabın başkahramanı olan Martı Jonathan’ın düşünceleri yardımıyla var olmanın ve hayatın anlamı sorgulanıyor. Jonathan’ın, annesi tarafından, “Diğerleri gibi olmak bu kadar mı zor?” sitemine ve belki biraz da eleştirisine maruz kalmasının tek sebebi, onun diğer martılar gibi sırf karnını doyurmaya yetecek kadar bir yiyecek bulmak için yaşamaması. Çünkü Jonathan, çığlıklar atarak iskele ve balıkçı teknelerinin etrafında bir parça ekmek için uçmayı ve böylece sürüp gidecek bir yaşamın parçası olmayı istemiyor. Jonathan her şeyden önce havada neler yapıp yapamayacağını öğrenmek istiyor. Etrafında kendi gibi düşünen hiç kimseyi bulamayan Jonathan mecburen kendi başına çalışmaya başlıyor. Ama daha ilk günden hayallerinin önüne geçen engellerle karşılaşıyor. Bir defa kanatlarının çok büyük olduğunu fark ediyor, hâlbuki daha yükseklere uçabilmesi için kanatlarının bir şahininki kadar kısa olması gerekiyor. Üstelik martılar kesinlikle karanlıkta uçamıyorlar, karanlıkta uçabilmeleri için bir baykuşunki gibi gözlere sahip olmaları gerekiyor.


    Foto: Selma Kavurmacıoğlu
    Başlangıçta karşılaştığı zorluklar karşısında ümitsizliğe düşüp vaz geçecek gibi olan Jonathan, ihtiyacı olan tek şeyin kanatlarını gövdesine yapıştırıp sadece kanat uçlarıyla uçmak olduğunu keşfettiğinde kapkara denizin üstünde ölümü ya da başarısızlığı düşünmeden yükselişe geçiyor. Jonathan korkuyu yenerek öğrenme aşamalarında esaslı bir mesafe kat ettiğinde “Yaşamak için ne çok neden var! Balıkçı teknelerinin etrafında o rutin, sıkıcı dönüp dolaşmadan başka nedenler de var yaşamak için. Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekâmızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!” diyerek geleceğe umutla bakmaya başlıyor.

    Jonathan’ın öğrenme sürecinde elde ettiği bu ilk aşama bile, onun Martı Konseyi’nin başkanı tarafından Sarp Kayalıklar’da yalnız başına yaşamaya sürgün edilmesi için yeterli bir sebep oluyor. Çünkü Konsey önünde kendini savunma hakkına dahi sahip olmayan Jonathan, sorumsuzlukla suçlanıyor. Hâlbuki Jonathan’a göre yaşamın gerçek anlamını arayan ve onu bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi başka biri olamaz. Bin yıldır yaptıkları tek şey balıkların peşinde koşmak olan martıların bundan sonra yaşamak için daha nitelikli nedenlere sahip olmaları gerektiğini düşünen Jonathan bunun için “öğrenmek, keşfetmek ve özgür olmak” gerektiğini savunuyor.

    Bedel ödemek zorunda kalmış olsa da uçmayı öğrendiği için Jonathan hiç üzülmüyor, çünkü o “bezginliğin, korkunu ve öfkenin” bir martının ömrünü kısalttığını, bunları zihninden uzaklaştırdığında ise hoş ve uzun bir yaşam sürebileceğini fark ediyor.

    Kitabın ikinci bölümünde Martı Jonathan farklı bir boyuta geçiyor ve “cennet” olarak nitelendirilen bir mekânda uçma çalışmalarına devam ediyor. Fakat bulunduğu yerde geldiği yere oranla daha az martı olduğunu gören Jonathan’a bunun nedenini kendisine öğretmenlik de yapacak olan Sullivan açıklıyor. “Bildiğim tek yanıt, senin milyonda bir rastlanan ender kuşlardan olduğun Jonathan. Yola çıkanlarımızın çoğu yavaştı. Nereden geldiğimizi hemen unutup nereye gittiğimizi merak bile etmeden günübirlik yaşayarak çoğu kez birbirinin aynısı olan şeyi yaptık; bir dünyadan gelip diğerine gittik. Yemekten, birbirimizle mücadele etmekten, sürüye gücümüzü kanıtlamaya çalışmaktan daha başka yaşama nedenleri olduğunu öğrenmek için kaç yaşamdan geçmek zorunda kaldık, bir fikrin var mı Jonathan? Binlerce Jon, on binlerce! Ardından, mükemmellik diye bir şeyin varlığını fark edene kadar yüzlerce yaşam daha… Yaşama amacımızın mükemmeli bulma ve onu açığa çıkarma olduğunu anlamak için diğer yüzlercesi daha yaşandı. Şimdi de aynı kural geçerli, tabi ki diğer dünyayı bir öncesinde öğrendiklerimizle kurarız. Fakat hiçbir şey öğrenilmemişse, sonraki yaşam öncesinin aynısı olacaktır; aynı sınırlar ve kazanmak için yüklenilen aynı sıkıntılar…”

    Mütemadiyen devam eden uçuş çalışmaları ile bulunmak istediği yere gitmeyi anlık bir sürede gerçekleştirmeyi başaran Jonathan, iyilik/sevgi hakkında aldığı derslerin de etkisi ile tekrar dünyaya dönme isteği duyuyor. Bu isteği sebebiyle öğretmeni Sullivan tarafından uyarılan Jonathan, dünyada daha önce başına gelen kötü olaylara ve gittiği takdirde gelebilecek daha kötü olanlarına rağmen öğrenmeye hazır bir iki martı bulabilme ihtimaline binaen gitme kararı alıyor. Ve daha dünyaya adımını atar atmaz “bir yerden bir yere ulaşmayı sivrisinek de yapar, uçmak bundan daha öte bir şey olmalı” diye düşündüğü için topluluğu tarafından dışlanmış Martı Fletcher Lynd ile karşılaşıyor. Martı Jonathan’ın bu tavrı Taif’te taşlanmasına rağmen onların helakini istemeyen Hz. Peygamber ile Yasin suresinde kendisine inanmadıkları için kavmi tarafından şehit edilen ve cennete girmesi söylendiğinde “keşke kavmim bilseydi…” diyen müminin diğerkâm tavrını anımsatıyor.

    Jonathan’ın Martı Fletcher Lynd ile başlayıp sayıları sürekli artan diğer martılarla çalışmalarının anlatıldığı üçüncü bölümde başarmak için gerekli olan bazı temel ilkelerden bahsediliyor. Bizi sınırlandıran her şeyi -ki bunlar gelenekler de olabilir batıl inançlar da- bir tarafa atmamız, düşüncelerimizin zincirinden kurtulup, bedenlerimizdeki zincirleri kırmamız, sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmamız gerektiği bunlardan sadece birkaç tanesi. Bu ilkelere hassasiyetle riayet etmeye çalışan Jonathan’ın öğrencileri, bunun yanında ısrarla ve sabırla uçuş çalışmalarını da sürdürerek bu konudaki kabiliyetlerini her geçen gün geliştirmeye devam ettikçe bunu gözlemleyen diğer martılar, bu başarıyı olduğundan farklı yorumlamaya başlıyor ve Martı Jonathan’ın güya sahip olduğu doğaüstü gücün etkisiyle izah etmeye kalkıyorlar. Duruma hayret eden Jonathan “Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek neden dünyanın en zor işi?” diyerek hayıflanıyor ve hız konusunda kat ettiği mesafeden dolayı giderek şeffaflaştığı için de Martı Fletcher Lynd’ı “Hakkımda saçma sapan söylentiler çıkarmalarına ya da beni Tanrılaştırmalarına sakın izin verme!” diyerek uyarıyor. Kısa bir süre sonra da daha da şeffaflaşan Jonathan boşlukta kayboluyor. Martı Jonathan’ın bu hayıflanması, Malcolm X’in mücadelesi esnasında yaşadığı en büyük zorluklardan birini hatırlatıyor ki o da beyaz insanları, siyahları köle olarak kullanmaktan vaz geçirmekten daha zor olanın Afrikalı Amerikanların da tıpkı beyazlar gibi insan haklarına sahip olduklarına inandırılması ve ikna edilmesi…

    Jonathan’ın gidişinden sonra bir müddet altın bir çağ yaşanıyor. Fletcher Lynd’ın öğrencileri ve öğrencilerinin öğrencileri daha önce hiç görülmemiş bir kesinlik ve mutlulukla uçuyorlar. Öğretmenlerinin özgürlük ve uçma öğretilerini uzun misyoner yolculuklarla sahil boyunca uzanan bütün sürülere yayıyorlar. Bu arada Martı Jonathan’a dokunan kişi olan Fletcher’a dokunabilmek için ona yaklaşmaya başlıyorlar. Sürekli Jonathan’ın kelimelerini ve hareketlerini tam olarak duymak, onunla ilgili “rüzgâra doğru bir adım mı ilerledi yoksa iki mi?” ya da “gözlerinin rengi gri miydi yoksa altın rengi mi?” gibi küçük detaylardan haberdar olmak için Fletcher’ın peşinde oluyorlar. Yıllar içinde derslerin yapılış şekli de değişmeye başlıyor, uçuşlar bırakılıyor, Jonathan ve onun öğretileri hakkında kısık sesli konuşmalar yapılıyor. Jonathan’ın kendi öğrencileri ölmeye başladıkça onlar için törenler düzenleniyor ve yine onlar için tapınaklar inşa ediliyor. Her birinin mezarı başında dokunaklı konuşmalar ritüel hâlini alıyor. İki yüz yıldan kısa bir süre içinde neredeyse Jonathan’ın öğretisindeki her öğe, kutsal olduğu ilan edilerek günlük uygulamadan çıkarılıyor. Böylece dördüncü bölümde Jonathan’ın cevaplarını takip eden martıların, uçmanın ruhunu nasıl ritüellerle öldürdükleri ele alınıyor.

    Jonathan’ın öğretileri çığırından çıkmış bir şekilde deformasyona uğrarken Martı Anthony gibi farklı düşünen martılar da çıkmaya başlıyor. Bunlar, diğer martıların kutsal saydığı ve şartsız kabul ettiği her şeyi sorguluyorlar. Onların bu sorgulamaları yeni uçuş denemelerine ve bu denemeler uçuş kabiliyetlerinin gelişmesine vesile oluyor. Yeni bir uyanış başlıyor.

    Martı Jonathan Livingston, içerik açısından “Böyle amaçsızca yüzmekten bıktım usandım. Başka yerlerde neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Bu düşünceleri kafama bir başkasının soktuğunu sanabilirsin, ama ben uzunca bir süredir düşünüyorum bunları. Arkadaşlarımdan da bazı şeyler öğrendim elbette; örneğin bir balığın yaşlanınca, hayatta hiçbir şey yapmadık, hayatımızı boşa geçirdik diye yakındıklarını biliyorum. Durmadan sızlanıp dururlar. Ben yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum…” diyerek özgür olmak için başkaldıran bir balığın hikâyesinin anlatıldığı Samed Behrengi’nin kaleminden “Küçük Kara Balık”ı da anımsatıyor.

    Kitapta her ne kadar sembolik bir anlatımın kullanıldığını söylemiş olsam da aslında kitaptaki bütün “martı” kelimelerini silip isimlerin de insanlara ait olduğunu düşündüğümüzde ve -gerekirse- uçmak eylemini insanın güç yetirebileceği bir başka eylemle değiştirdiğimizde geriye sembolik anlatımdan bir şey kalmıyor gibi. Çünkü Martı Jonathan’ın yaşadıkları ve ondan sonra yaşananlar insanlar arasında da biteviye devam edip gidiyor. İnsanların kimi yeteneklerini keşfedememeleri, keşfedenlerin geliştirmek için gerekli cesareti bulamamaları, bulanların statükoyu savunanlar tarafından engellenmeleri, engellere takılmak istemeyip ısrar edenlerin toplum tarafından dışlanmaları, her türlü müdahaleye rağmen zorlukları aşanların başarıya ulaşmaları, başaranların gün gelip insanüstü bir konuma taşınmaları, zamanla onların savunduğu fikirlerin araç olmaktan çıkarılıp amaca dönüştürülmesi.. Önceki çağlarda yaşanmıştı belli ki bundan sonraki çağlarda da yaşanmaya devam edecek. Ama galiba burada önemli olan ve cevabı verilmesi gereken soru şu: acaba biz, dünyamızdaki özgürlüğün bitişini izleyenlerden mi olacağız yoksa o özgürlüğü kazanmak için mücadele edenlerden mi?