• Sevgi, dostluk ,gıpta , şefkat , merhamet , şöhret , dürüstlük gibi bütün insani duygular ,uzun süren açlık dönemi boyunca eriyen bedenimizle birlikte yok olup gitmişti
  • Allah’ı nasıl biliyorsanız, size o şekilde kendini hissettirir. Allah, deyince sevgi ve aşk geliyorsa aklına, vicdan, merhamet ve şefkat duygularıyla doluyorsa gönlün, bil ki Allah, kulunun zannı üzeredir. Korku, ateş, azap geliyorsa aklına, bil ki sen zaten korku ve ateşler içerisindesin.
  • Neydi niyet etmek. Sanırım unutuldu. İnsan neden niyet eder. Niyet neden var. Neden ameller niyetlere göre...
    Kendimden pay biçerek öğrendim bunu. Kalbimle yaşamayı. Kalp temizdir. Zeka ise tehlikeli. Zeka binbir düzenbazlığı içinde barındırır; çıkarcıdır, siyaseti sever. Oysa kalp öyle midir? Allah'ın, mümün kulumda sığdığım yer dediği kalp öyle midir?
    Orada vicdan, merhamet, şefkat, hoşgörü, güzellik, sevgi ve en önemlisi Allah'ın nuru vardır. Zekamı sosyolog, kalbimi insan olarak kullanmak... Ölüm kapımda beklemekten usanıp, kapımdan girinceye kadar. Veselam~~~
  • Güneş mor dağların ardına çekiliyor. Daha karanlık basmadan tepsi gibi bir ay doğuyor. Bir kuş dertli dertli ötüyor. Aklımdan çocuklar, aile, komşuluk, sevgi, saygı, merhamet, şefkat, feragat, cömertlik, sabır, şükür, öte dünya, hesap günü geçiyor. Eski bir şarkı geçiyor: “Kavuşmamız mahşere kaldı.” diyor.
  • 314 syf.
    ·10/10
    Mustafa Kutlu deyince aklıma; çiçeklerin türlüsü, kuşların türküsü, köydeki üzüm salkımı, horozların ötüşü, toprağın işlenişi, tek kat bahçeli ev ve kanaat ekonomisi geliyor aklıma. Tabi dua ve şükrü de unutmamak lazım. Son kitabı Vitrinde Olmak dün bitti.

    Mustafa Kutlu’nun okumadığım es geçtiğim kitabı var mıdır, belki pek azdır. Mustafa Kutlu hem hikâyeci hem de bir köşe yazarı. Yaklaşık yirmi yıldır bir gazetede yazıyor. Bazen güncel siyaseti, bazen gördüğü bir fotoğrafı, bazen artık göremediği resimleri, bazen umutlarını bazen hayallerini ve çoğu zaman da gönlündekini yazıyor. Gün oluyor, alıp bizi götürüyor bir taşlı tarlaya, alın diyor, ter diyor, istikbal burada diyor; gün oluyor alıyor eline bir portakalı, “Portakal işte böyle yenir.” diyor. Ve bizim de ağzımızın suyu akıyor.

    Mustafa Kutlu’nun senaristlik yönünü, sinemacı yönünü unutmamak lazım bu yazılarda. Sade, anlaşılır ve samimi bir üslubu var. Yazmıyor oynatıyor hayatı kaleminde. Mustafa Kutlu halktan biri. Onlar gibi inanıyor, onlar gibi yaşıyor, onlar gibi düşünüyor. Bakmıyor üst perdeden. Tam bir Müslüman. Bazen kitaplarında dualarına rast geliyorum, canı gönülden âmin diyorum.

    Kitabı okurken ara ara gaza geliyordum hani. O aralar şöyle bir not almışım:

    “Ne zaman Mustafa Kutlu okusam, tası tarağı toplayıp köyüme gidesim gelir. Bakmayın siz köyüm dediğime, bir günlük de olsa şöyle ahım şahım bir köy hayatım yoktur. Zaten benim bir köyüm de yoktur. Kendi köyüm olmasa da bir köy buluruz. Gidersin yaparsın iki göz oda. Ah bir de bahçe. Bahçenin yanında iki evlek sebze. Etrafı meyve ağaçları. Köşede bir ahır, birkaç inek, üç tavuk. Karabaş kapının yanında. Şöyle üç beş dönüm tarla. Öyle beklemeyeceksin çok para. Her şey organik. Tesbih bir yanda. Kitap bir yanda. Bilgisayar mı, at onu, at onu. Kalem kâğıt, tamam o olur. Atımı getirin dayanamıyorum, deehh! Hadi oğlum, kurtul betondan, çık asfalttan, gir toprak yola, şöyle çağıl çağıl akan dereye doğru uçur beni...”

    Mustafa Kutlu’nun kitabında ne mi var? Ne yok ki! Silaha Hayır’dan, Aç Doyuran Aç Kalmaz’a; Kainat Kitabı’ndan Kavun Karpuz’a; Kalbin Sesi’nden Toprak Dede’nin Sesi’ne kadar her şey. Öteki Diye Biri Yok, Aramıza Kim Girdi diye soruyor Kutlu.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    (İnsanları) Hazreti Peygamberin hayatına çağırıyorum. Bir öğünde kaç kap yemek yiyordu? Kaç kat elbisesi vardı? Nasıl bir evde otururdu? Ne kadar sadaka veriyordu? O devir başka, bu devir başka. Eh, ahir zamandayız. İnsanoğlu ahir zamanda azacak.

    Gençleri bezgin olan bir ülkenin istikbali karanlıktır.

    Çocuğun tabiatı sevmesi onu tanımasına bağlı. Ayakları toprağa değecek, eliyle fidan dikecek, çiçek dikecek ona bakacak, sulayacak, dibini çapalayacak; büyüdüğünü, fidanın meyve verdiğini, saksıdaki çiçeğin açtığını görecek, işte o zaman toprağa ve tabiata bağlanır. Ağacın, kuşun, böceğin, çiçeğin kıymetini bilir. Kalbi yumuşar, sevgisi artar, insanlara karşı daha müşfik davranır.

    Güneş mor dağların ardına çekiliyor. Daha karanlık basmadan tepsi gibi bir ay doğuyor. Bir kuş dertli dertli ötüyor. Aklımdan çocuklar, aile, komşuluk, sevgi, saygı, merhamet, şefkat, feragat, cömertlik, sabır, şükür, öte dünya, hesap günü geçiyor. Eski bir şarkı geçiyor: “Kavuşmamız mahşere kaldı.” diyor.

    Bizler soğuk pınarlardan çok sular içtik, billur gibi derelerde alabalıkları seyrettik, korkarım bizden sonraki nesiller suyu sadece şişelerde görecek.

    Hem konforun kuş tüyü kucağında yiyip, içip şişeceksin; hem de dal gibi kalmaya kalkacaksın. Nerede o pırasanın bolluğu.
  • Merhamet... Şefkat... Empati... İnanç... Üzüntü... Gurur... Sevgi... Nereden başlasam bilemiyorum söze...
    Bir çocuğun yetişirken kalbine dokunabilecek inceliklerle dolu bir kitap... Adını fazlasıyla hak ediyor. Açıkçası ilkokuldan itibaren okunabilecek bir başucu kitabı olduğunu düşünüyorum. Henüz bir çocuğum yokken bu kitabı okuduğum için şanslı olduğumu hissediyorum. Bir öğretmen olarak geçmiş 7 yıl adına şanssız. Ebeveynlere de çokça hitap eden bu kitapla çocuğunuza saygı, sevgi, merhamet, paylaşmak, değer vermek, ... gibi birçok davranışı nasıl kazandıracağınızı da çocuğunuzu gözlemlerken neye dikkat edeceğinizi de bulmuş olacaksınız. Mesela evinize misafirliğe gelmiş olan bir insanın mesleğinden ötürü kıyafetindeki izlerin kir değil, bilakis emek ve alın terinin, gururun izleri olduğunu ona nasıl anlatabilirsiniz? Arkadaşlarını herhangi bir sınıflama yapmaksızın dolaylı değil, doğrudan sevmesi için hangi öğütleri verirdiniz? Ya da sokakların da evimiz gibi bizim sorumluluğumuz olduğunu...
    Bir çocuğun masum kalbinden dökülen cümlelerle yazılan, okumaya değer bir günlük "Çocuk Kalbi"... Şimdiden keyifli okumalar diliyorum...