• "Tanrı'nın mükemmel planının içinde insanlık.

    Ilahi varlığın amacından uzaklaşmadan, nefret ve kaos içinde boğulmadan ilerleyebilmesi için, içlerinde uyandırmaları gereken tek gerçeğin sevgi olduğunu öğrenmesi gerekiyordu insanın. Ihmal edilmiş ve perdelenmiş ruhlarının ışığını yakmanın yegâne yolu buydu. Sevgi, yaratanın, en yüce yansıması, insanın hammaddesiydi. Sevgi evrendeki en yüksek frekans, herkesi bir arada tutan tutkal ve Tanrı'nın özüydü."
  • ..."Yakınlarını sevmek, düşmanlarını sevmek. Her şeyi sevmek, Tanrı'nın bütün tezahürlerini sevmek. Sana yakın olan bir insan, insani bir sevgiyle sevilebilir; ama bir düşman ancak ilahi sevgiyle sevilebilir O adama karşı sevgi hissettiğimde işte bu yüzden öyle bir sevinç duydum. Şu anda nasıldır acaba? Hayatta mi yoksa...insani bir sevgi, sevgiden nefrete dönüşebilir; ama ilah sevginin değişme ihtimali yoktur. Hiçbir şey, ne ölüm ne de başka bir şey onu yıkabilir. O yüreğin özüdür. Oysa hayatımda ne kadar çok insandan nefret ettim. Ve bu insanlar arasında hiç kimseyi onu sevdiğim kadar sevmedim ve hiç kimseden ondan nefret ettiğim kadar nefret etmedim." Gözlerinin önünde Nataşa'yı, eskiden yaptığı gibi, ona zevk veren güzelliğiyle değil, ilk defa yüreğiyle birlikte canlandırdı. Onun duygularını, acılarını, utancını ve pişmanlığını anladı. İlk defa o an, onu reddetmesinin ne kadar zalimce olduğunu anladı, ondan ayrılmasının ne kadar zalimce olduğunu gördü. "Onu bir kerecik daha görebilseydim, o gözlere bakıp söyleyebilseydim..."
    ..."
  • 224 syf.
    ·91 günde
    2003 te basımlanan bu kitabın yazarı Gerold Schroeder okuduğuma göre Time ve Scientific America dergilerinde yazıları varmış. Kitaba gelirsek, ana hattında fizikten metafiziğe doğru anlayış geliştirdiğini paylaşıyor. Okuması zor çünkü belli bir biyoloji ve fizik bilgisi temeli gerektiriyor bence. Her bir atomun aşkın bir akla sahip olduğunu söylüyorilk cümleden: " Tek bir bilinç, kapsayıcı bir akıl, evreni kuşatmaktadır." Kendisi fizik araştırmaları yaparken tam bir vecd haline kapılmış. Çoğumuzun da maddi dünyadaki ruhani özü aramaya teşebbüs etmediği de doğru. Fizikçimiz; sevgi, haz ve tinsellik duygularının atalarımızın hayatta kalmasına yönelik evrimsel bir dayanağa indirgenmesini yanlış buluyormuş.
    1. Bölüm> Neden olmak diye bir şey var? Neden yaratılan şeyler var? Atomlerın yapısını düşünürsek atomun hacmünin milyarda biri ancak doludur. Bir fizikçiye sorarsak bir proton ya da elektron hangi maddeden yapılmıştı cevabını alamayız. Ayrıca beynin bilgiyi fiziksel olarak kaydetmesi ve bu depolanmış bilgiden yararlanıyor oluşumuz hakikaten hayret vericidir.
    2. A sistmei kendinden daha karmaşık bir B sistemini üretebilir. Fakat A sistemi kendi temrl parametrelerinden tamamen farklı bir yepyeni bir sistem üretemez diyerek bizim algılarımızın yetmeyeceği bir evren olabileceğini vurguluyor. Temel soru da şu: Boş uzay ve zaman niye vardır? Big banga sebebiyet veren şey nedir?
    3. "Maddenin hamuru enerjidir ve enerjinin yapı taşı da bilgidir, akıldır." Einsteinin formülünü hatırlayalım. E=mc^2. "Ne kadar tuhaf görünürse görünsün bir gram gül yaprağı ile bir gram uranyum eynı enerjiye sahiptir." (?) Bu bölümde hoşuma giden bir örnek veriliyor. Bütün hayatımız Antartikada geçmiş olsaydı kar ve buzdan gayrı suyun formlarını bilmeyen tecrübe etmemiş biri olarak çaydanlıktan buharlaşan suyu gördüğünüzde kesinlikle bu buharın bizim buzumuzla aynı maddeden olduğunun fakat faeklı enerji seviyelerinde olduğuna ikna olmamız birdenbire olmazdı elbet. Burada yine fizik ve fizikötesi algılanması için kolaylık veren bir benzetme yapılmış. Doğruluğundan emin değilim fakat bizim yazar bir fizikçi olduğuna göre şu dediğine şaşırmamamız işten değil. "Elektron bir yörüngeden diğerine sıfır zamanda sıçramaktadır." Ve doğanın herzaman aşamalı bir evrimsel yönteme göre değil de sıçramalarla ilerleyebileceğinin de olasılık dışı kabul edilmemesi gerktiğini söylüyor. Bu bölümü okurken fizik alanında öğrenebileceğim ufuklar ötesi bilgilerin olduğunu bilmek beni heyecanlandırdı. Bir çok şeyi hakkıyla anlayamamak bile heves verici. Mesela De Broglie'nin dalga parçacık kuramı, kuantum fiziği... hepsi devasa öğrenme alanları. Ve kesinlikle sıkıcı değil. Ayrıca bu bölümde de sorduğu bi kaç çocukça ve dahice sorulmuş bazı sorular var. Bu soruları sormayı ne zaman unuttum bilmiyorum, sanırım sınav sistemi merakımı kül ettiği zaman. Mesela soru şu: Mıknatıstan yayılıp, çiviyi daha yakına gelmesini buyuran şey nedir? Sonrasında daha zor bir soruya geçiş yapıyor. Hem manyetik hem de elektrostatik güçler ancak etkileri gözlemlenebilen, görünmez ve kütlesiz olgular tarafından, yani fotonlar tarafından taşınmaktadır. Ama demire uzanan mıknatısta ya da fotonu elektronlardan oluşan yörünce bulutuna doğru hızla gönderen bir atom çekirdeğinde fotonu üreten şey nedir? Vay canına. Ardından şu soru: Eletron -1 yüklüdür ve proton +1 yüklüdür fakat protonun kütlesi elektronun kütlesinin 1836 katıdır. Vay vay. Bu nasıl oluyor? Bu bölüm kesinllikle bi kez daha okunmayı hak ediyor.
    4. Bu bölümde biyolojiye giriş yapıyor ve evrimin doğru olmadığını savunuyor. Evrimin harika bir spekülasyon olduğunu söylüyor. Bu bölümle alakalı bir çok referans verilmiş bunlara evrimi detaylı çalışırken bakacağım. Misal ilk verdiği isim Elso Berghoon 1970 teki araştırmasının 3.8 milyar yıl önce suyun ilk oluştuğu dönemde zaten var olan bakteriler olduğu görüşü(?) İkinci bir isim ise Christian de Duve bu adam da nobel ödüllü bir orhanik kimyacıymış. Dediği şey ise bir bakterinin oluşmasının marematiksel olarak sonsuzluk verilse bile yeterli olmayacağı. Bu bölüm de hücre ve evrime dair yeterince yoğunlaşamadığım yoğun öğrenme gerektiren bir bölümdü. Tekrar okuma istiyor.
    5. Yazar kendisinin de önceden bir bilimadamı olarak düşündüğü şeylerden ancak moleküler biyolojji okuduktan ve derin düşündükten sonra kurtulduğunu söylüyor.
    11. Bölümün başında yazılmış şu paragraf kitabın anlatmak istediğinin özüdür: Kutsal vahyin satur aralarını okumaya ve mesajı tam olarak kavramaya ancak gizlenmiş aklı keşfettiğimiz zaman elverişli olabileceğiz. Bilimin yardımıyla, satır aralarını okumayı yavaş yavaş öğrenebiliyoruz.. Yüzeyden uzaklaşıp derinleşince önce aslında dünyanın birer dalga olan özdeş parçacıkların karışımından meydana geldiğini(?) ve sonra da bu dalgaların bilginin kütlesiz tezahürleri olduğunu açıklamaya çalılıyor. Zihnin, beybin katı yapısından bağımsız, eterik yapısını vurguluyor en çok. Yine kendisi gibi olan fizikçi Freeman Dyson'dan alıntılıyor:" Atomların farklı seçimler yapabilme kapasitesine sahip olmasından da anlaşılabildiği gibi, zihin bir dereceye kadar her atomun içerisine tabii olarak mevcuttur... Tanrı; zihnin, bizim kavrayış skalamızın ötesine geçtiği aman dönüştüğü şeydir."
    Evrime dair şöyle bir tavuk yumurta mevzuuna değiniyor. Sürecin ilk başlarında ATP oluşumu için protein enzimine ihiyaç duyulduğunu, enzim üretmek için enerji gerekmesını cevaplanması gereken bi soru soru olarak bırakıyorum. Genetik vr embriyoloji derslerimi daha dikkatle öğrenmem gerek çünkü bu mekanizmaları hala net olarak anlayamıyorum.

    Son olarak bu kitabın güncel olarak bilgilenebileceğimiz bir kitap olamayacağını düşünüyorum. Yazarının yahudi bir fizikçi olması da es geçilemez. Ancak özellikle fizik ve biyolojiye dair geniş ve bence derin açıklamalar yapıyor bu kitap. Hem hikayeleştirilmiş bir anlatımı var, hem de bilimin satır aralarını okumanızı sağlıyor diğer yandan sorular sormak kafamızı çalkalamak için yüzde yüz doğru bir kitap. Ne çok şeyi sadece kulak dolgunluğu olarak taşıdığımı anladım halbuki defalarca ders çalışırken öğrendiğimi sandığım şeylerdi. Dolu bir kitap vesselam.
  • Prens Andrey normal bir ruh hali içinde değildi. Sağlıklı biri genellikle pek çok şeyi aynı anda düşünür, hisseder ve hatırlar ama bir düşünce ya da konu dizisini seçip tüm dikkatini bu konu dizisine verecek iradesi ve gücü vardır. En derin düşüncelere dalmışken bile yeni gelen birine nezaket icabı bir şeyler söylemek için bu düşüncelerden sıyrılıp sonra yeniden onlara dönebilir. Prens Andrey bu anlamda normal bir ruh hali içinde değildi. Duyguları her zamankinden daha faal, daha uyanıktı ama iradesi dışındaydılar. Türlü türlü düşünce ve görüntü aynı anda zihninde beliriyordu. Bazen düşünceler birden, büyük bir güç, berraklık ve derinlikle, sağlıklıyken hiç olmadığı kadar işlemeye başlıyorlardı; ama aniden, tam bu sürecin ortasında, beklenmedik bir görüntüye takılıp duruyor ve işleyişe dönecek gücü bulamıyorlardı.
    Bu yarı aydınlık, sessiz kulübede, sıtmaya tutulmuş gibi iyice açtığı gözlerini tam karşıya dikmiş bir halde yatarken, "İnsanın elinden alınamayacak yeni bir mutluluk belirdi karşımda," diye düşünüyordu. "Maddi gücün ötesinde, insanı etkileyen tüm maddi koşulların ötesinde bir mutluluk, yüreğin mutluluğu, sevginin mutluluğu! Bunu her insan anlayabilir ama sadece Tanrı gerçekleşmesini sağlayabilir ve emredebilir. Ama Tanrı bu emrin yasasını nasıl koydu? Oğul neden..." bu düşünce akışı birden kesildi ve Prens Andrey aralıksız olarak, ritmik bir biçimde "i piti-piti-piti" ve sonra "i ti-ti" ve yeniden "i piti-piti-piti" ve sonra yeniden "i ti-ti" diye sessizce fısıldayan bir ses duydu (duyduğu bu sesin hezeyan mı yoksa gerçek mi olduğunu bilmiyordu). Bununla birlikte, bu fısıldayan müzik sesinin eşliğinde, yüzünün üstünde, tam ortasında, ince iğnelerden ya da kıymıklardan yapılmış garip, havadan oluşmuş bir yapının yükseldiğini hissetti. Bu havadan oluşmuş yapının yıkılmaması için (ne kadar zor olsa da) dengesini bozmamaya gayret etmesi gerektiğini hissetti; ama yapı yine de yıkılıyor ve müzik fısıltısının ritmik sesi eşliğinde, yavaş yavaş yeniden yükseliyordu. Prens Andrey kendi kendine "Uzuyor! Uzuyor! Büyüyor ve hep uzuyor, " dedi. Prens Andrey fısıltıyı dinlerken, iğnelerden yapılmış bu yapının yükseldiğini hissederken mumun ışığının çevresinde bir belirip bir yok olan kırmızı hareler görüyor, hamamböceklerinin hışırtısını, yastığına ve yüzüne çarpan sineğin vızıltısını duyuyordu. Sinek yüzüne her değişinde bir yanma hissediyordu; bununla birlikte yüzünde yapının yükseldiği yere çarpan sineğin onu yıkmaması Prens Andrey'i şaşırtıyordu. Ama bunun dışında, önemli bir şey daha vardı. Bu, kapıdaki beyaz bir şey, ona baskı yapan sfenks heykeliydi.
    Prens Andrey, "Masanın üzerindeki gömleğim herhalde, " diye düşündü. "İşte bacaklarım, işte kapı; ama neden durmadan uzuyor ve yükseliyor ve 'piti- piti-piti' ve 'ti-ti' ve 'piti-piti-piti... Yeter, dur, lütfen, kes. "Prens Andrey birine zorlanarak yalvarıyordu. Duygular ve düşünceler birden, olağanüstü bir berraklık ve güçle yeniden belirdi.
    "Evet, sevgi (yeniden tam bir berraklıkla düşünüyordu) , ama bir şey elde etmek için hissedilen, herhangi bir amacı, herhangi bir nedeni olan sevgi değil , ilk defa düşmanımı ölürken gördüğümde, ona karşı düşmanım olmasına rağmen hissettiğim sevgi. İnsan yüreğinin özü olan ve bir nedene ihtiyaç duymayan bu sevgiyi hissetmiştim. Şu anda da bu kutsal duyguyu hissediyorum. Yakınlarını sevmek, düşmanlarını sevmek. Her şeyi sevmek, Tanrı'nın bütün tezahürlerini sevmek. Sana yakın olan bir insan, insani bir sevgiyle sevilebilir; ama bir düşman ancak ilahi bir sevgiyle sevilebilir. O adama karşı sevgi hissettiğimde işte bu yüzden öyle bir sevinç duydum. Şu anda nasıldır acaba? Hayatta mı yoksa... insani bir sevgi sevgiden nefrete dönüşebilir; ama ilahi sevginin değişme ihtimali yoktur. Hiçbir şey, ne ölüm ne de başka bir şey onu yıkabilir. O yüreğin özüdür. Oysa hayatımda ne kadar çok insandan nefret ettim. Ve bu insanlar arasında hiç kimseyi onu sevdiğim kadar sevmedim ve hiç kimseden ondan nefret ettiğim kadar nefret etmedim. " Gözlerinin önünde Nataşa'yı, eskiden yaptığı gibi, ona zevk veren güzelliğiyle değil, ilk defa yüreğiyle birlikte canlandırdı. Onun duygularını, acılarını, utancını ve pişmanlığını anladı. İlk defa o an, onu reddetmesinin ne kadar zalimce olduğunu anladı, ondan ayrılmasının ne kadar zalimce olduğunu gördü. "Onu bir kerecik daha görebilseydim, o gözlere bakıp söyleyebilseydim..."
    Ve piti-piti-piti ve ti-ti ve piti-piti, bum sinek çarptı... Tüm dikkati başka bir dünyaya, gerçeklik ve içinde kendine has bir şeyler olan hezeyan dünyasına kaydı. Bu dünyada yapı hala yıkılmadan duruyordu, bir şey hala uzuyordu, mum kırmızı haresiyle hala yanıyordu, gömlek sfenks hala kapının yanında uzanmış yatıyordu; ama bunların yanında bir şey çatırdadı, taze bir esinti hissedildi ve kapının önünde ayakta duran yeni, beyaz bir sfenks belirdi. Bu sfenksin başında solgun bir yüz, o anda düşündüğü Nataşa'nın gözlerinin aynısı, parlak gözler vardı.
    Prens Andrey, bu yüzü hayalinden kovmaya çalışarak, "Dinmeyen şu hezeyanlar insana ağır geliyor!" diye düşündü. Ama bu yüz gerçekliğin tüm gücüyle duruyor ve yaklaşıyordu. Prens Andrey yine saf düşünceler dünyasına dönmek istedi ama başaramadı, hezeyan onu kendi nüfuz alanına çekti. Sessizce fısıldayan ses ölçülü lakırtısına devam ediyordu, bir şey baskı yapıyor, uzuyordu ve garip yüz karşısında duruyordu. Prens Andrey kendine gelebilmek için bütün gücünü topladı; kıpırdandı ama birden kulakları çınladı, gözleri karardı ve suya batan bir insan gibi bilincini kaybetti. Kendine geldiğinde Nataşa, dünyadaki bütün insanlar içinde, önünde açılan bu yeni, temiz ilahi sevgiyle sevmeyi en çok istediği kişi olan, kanlı canlı Nataşa diz çökmüş karşısında duruyordu. Bunun kanlı canlı, gerçek Nataşa olduğunu anladı, şaşırmadı ama sessizce mutluluğunu yaşadı. Diz çökmüş Nataşa, korkuyla, kıpırdamadan (hareket edemiyordu), hıçkırıklarını tutmuş ona bakıyordu. Yüzü solgun ve hareketsizdi. Sadece alt kısmında bir titreme vardı.
    Prens Andrey rahatlamış gibi içini çekti, gülümsedi, elini uzattı.
    "Siz?" dedi. "Ne mutluluk!"
    Nataşa, dizlerinin üzerinde, hızlı ama dikkatli hareketle Prens Andrey'e yaklaştı, elini usulca tuttu, yüzünü eline doğru eğdi, dudaklarını hafifçe dokunarak öpmeye başladı.
    Başını kaldırıp Prens Andrey'e bakarak "Affedin!" dedi. "Beni affedin!"
    Prens Andrey, "Sizi seviyorum, " dedi.
    "Affedin..."
    Prens Andrey, "affedecek ne var?" diye sordu.
    Nataşa zor duyulur, kesik kesik bir fısıltıyla, "Yap...tığım şey için beni affedin," dedi, Prens Andrey'in elini, dudaklarını hafifçe dokundurarak, daha sık öpmeye başladı.
    Prens Andrey, Nataşa'nın yüzünü, gözlerine bakabilmek için eliyle kaldırarak, " Sizi eskisinden daha çok, daha düzgün seviyorum," dedi.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy
    Sayfa 461 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları