• Benden sevgi istiyorsun. Benden ümit istiyorsun. Benden akıl istiyorsun. Benden duygularına karşılık vermemi istiyorsun. Benden başarı istiyorsun. Benden kahramanlık bekliyorsun. Benden seni anlamamı ve seni rahatlatmamı istiyorsun. Benden devrimcilik istiyorsun. Benden liberal düşünmemi istiyorsun. Benden komünist olmamı istiyorsun. Benden faşistlik bekliyorsun. Benden vatanseverlik istiyorsun. Benden şehitlik istiyorsun. Benden iyi bir hizmetkâr olmamı istiyorsun. benden iyi sevişmemi istiyorsun. Benden kaslarımı güçlendirmemi ve karnımda baklava yuvarlıklarını istiyorsun, üçgen bir vücudumun olmasını istiyorsun. Benden cildime estetik yapmanı istiyorsun. Benden seni eğlendirecek, güldürecek oyunlar oynamamı istiyorsun… Benden rezil olmamı istiyorsun. Benden köpek gibi dilenmemi istiyorsun. Benden böcek gibi ezilmemi istiyorsun. Senin tarafından hakarete uğrasam dahi sesimi çıkarmadan sana itaat etmemi istiyorsun. Senin uşağın, senin bokunun sineği olmamı istiyorsun. Aç fareler gibi attığın hangi eşya varsa onu kemirmemi istiyorsun.

    Ben ünlü olmayı istiyorum. Ben en başarılı olmayı istiyorum. ben her yerde ve her zaman bilgimle ve mizahımla herkesi mort etmek istiyorum. Ben herkesin benden düşük sınıfta/seviyede olduğunu tasdiklemek için onları küçük akıl oyunlarıyla onları alt etmek istiyorum. En lüks yerlerde en pahalı alışverişleri yaparak kendimi herkesten ayrı ve üstün olduğumu görmek istiyorum. Dışarıya çıkıp herhangi biriyle bilek güreşi yaptığımda onu hemen alt etmek istiyorum ve bunu yaparken bütün insanların beni izlemesini, izleyecek yer bulamayanlar ise özel kameralarla çekilmiş görüntülerimi internet ve televizyonda videolarımı izlemelerini istiyorum. Paylaşımın herkese ulaştığını bilmem için de her televizyon ve internet sitesinde videonun tamamını izlendiğine dair kanıtlar, deliller istiyorum. Ben dünyanın en yakışıklısı olup, bütün kadınların boynuna ip bağlayıp ipi de ayak topuklarıma bağlayıp peşimden sürünmelerini istiyorum. Çünkü ben dünyanın en güçlü insanıyım. Çünkü ben dünyanın en bilgili insanıyım. Çünkü ben dünyanın en zengin insanıyım. Çünkü ben dünyanın en karizmatik adamıyım. Çünkü ben her şeyden ve her zaman en güçlü olan şaheser bir insanım ve kendi kendimi yaratacak kadar güçlü bir portre çizmişim.

    İsteklerim, arzularım, emellerim hepsi sizin üzerinizden inşa ediliyor. Sizi daha fazla sömürmek ve ezmek için. Sizi un gibi öğütmek istiyorum, ayak topuklarımın altında. Ve Siz de benden her şey olmamı istiyorsunuz, sizi de kendimle beraber yüceltmek için. Benden kötü bir şey istediğinizde de sizin alt seviyeye düştüğümde benim ezilmişlik halimi görüp yeterince zevk aldıktan sonra beni herkese ibretlik olay olarak göstermek yahut anlatmak için…

    Ben ve hepiniz… Sen ve hepimiz… Birbirimiz üzerine inşa ettiğimiz dünyalar, rüyalar, kâbuslar, zindanlar, sürgünler, haykırışlar, suskunluklar… Bunlar düşmemek için yarattığımız korkuların ürünü mü yoksa aç gözlülükle yükselmek için yaratmak istediğimiz basamaklar mı? Kim güçlüyse ona benzemek istiyoruz, onun gibi olmak… Aynı derecede onun gibi olmak, ne bir eksik, ne de bir fazla. O olmak, onda yaşamak istiyoruz.

    Oysa Yalnızız… kimse yok.

    Peki, ben kimim? Benden ne istiyorum? Sen kimsin? Seni eğlendirmek seni mutlu etmek için yaptığım en ufak bir hareket; bir soytarının padişahı eğlendirmek için yaptığı soytarılıktan ne farkı var? Ben neresindeyim bu yaşamın? Kendim için bir şeyler yapmak. Ama ne? Beni ben yapacak şeyler nedir, nelerdir? O yüzden hayatta başarı üstüne başarı kazanandan çok hiçbir şey yapmayanları seviyorum. Hiçbir şey yapmama cesareti… En büyük cesaret değil mi?

    En güzel arabaya niçin binmek isteriz? En iyi kıyafetleri niçin giymek isteriz? En çok para kazanmayı niçin isteriz? Biz niçin ve kimin için yaşıyoruz dostum?

    Bunu yazarken İran’da güzel mi güzel(orijinal fotoğrafında çok güzeldi) bir kadın Angelina Jolie’ye benzemek için onlarca estetik ameliyat geçirdikten sonra yüzü köpek yüzünden daha çirkinleşmişti… Sonra, sosyal medyada(instagram) bir fotoğraf paylaşmıştı… Boynunun kırıldığını, onun için kaç kişinin kendisine dua ettiğini görmek istemiş…

    Onun yaptığı sadece biraz abartı… Bizim, standart olarak kabul edilen güzellik anlayışına karşı yaptığımız en ufak hareket onun aptallığından hiçbir farkı yoktur. Sadece aptallığın seviyesinde değişiklik var ama aptallık aynı aptallık.

    Benzeyin birbirinize ve cehennemin dibine kadar zafer yollarınız açıktır. Beden piyasasının bu kadar ölçüsüzleşmesi, kozmetik ürünlere ekmek kadar artan talep… Beden üzerinden alıp başını gidiyor dünya… Her şey, beden üzerinden biçilen değerlerde. Değerlerimiz, değerlerimizin kurdu. Biz kimiz sorusunu bir kez daha hatırlattı bana. Sonra bizden çok ben kimim sorusu aklımı kurcaladı. Ve öyle sanıyorum ki ben bunların(düşündüklerimin, söylediklerimin, yaptıklarımın) hiçbiri değilim…
  • Ben zenginliklerin hayatımı parçalara ayırıp katı ve aptallık zindanına yönlendireceğini bilemedim. İnsanların zenginlik dediği bu muydu? diye içini çekerek söylenirken yavaş yavaş saraya doğru yürüdü. Hizmet ve ibadet ettiğim Tanrı bu mu? Yeryüzünde aradığım bu muydu? Neden bir parça mutlulukla değiştiremiyorum?
    Kim bana bir avuç mücevher için bir anlık sevgi verebilir?
    Kim bana başkalarının kalbini görmem için bir göz verip kasalarımın tümünü almak ister?

    Khalil Gibran
    (Bir Damla Yaş ve Bir Gülümseyiş)
  • 464 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Totalitarizmi iliklerinize kadar hissedeceksiniz!

    Bu bir UYARI ve UYANDIRMA servisidir! Algılarınızı açınız!

    Bir seçeneğiniz var ve bu seçenek size altın tepsi de sunulmuyor. Ya Büyük Birader’i sever, sistemin “medarı iftiharı” olursunuz ya da kül olur, sessizce BUHARLAŞIRSINIZ!

    Mikrodalgadan çıkmış bir beyin ne kadar işe yaramazsa, sistemin tekelinde ki bir beyin de o kadar işe yaramaz!

    Suratınızın tam ortasına postallarıyla basıp geçiyorlar, ne düşündüğünüz ya da hissettiğiniz umurlarında dahi değil! İnsanlığın cesaretini “Parti” üzerinden tuzla buz ederken, başrolde Büyük Birader, Düşüncesuçu, Barış Bakanlığı, Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı ve Varlık Bakanlığı bulunuyor!

    Yazıldığı yılı bir kenara bırakırsak, bugünü ve yarını en net biçimde görebileceğiniz, hayal dahi etmeden etrafa bakarak gözünüzle görebileceğiniz, tam olarak içinde yaşadığınız ülkenin sınırları içinde nelerin dikta edildiği ve neleri kabul ettiğinizi daha iyi sentezleyebileceğiniz bir sistem eleştirisidir 1984. Bindokuzyüzseksendört’ün hangi sistem ya da dönem üzerine yazılmış olduğunu unutun ve kendinizi onun kollarına bırakın, çünkü; geçerliliğini günümüzde korumakla kalmıyor hedefi de tam on ikiden vuruyor!

    Geçmişinizin yok edildiği, belleğinizin silindiği, “Yenisöylem” ile dilinizin çarpıtıldığı, düşüncenizin olmadığı, direnmenin ve başkaldırın kelime olarak dünyadan kaldırıldığı, eylemsel olarak ise akla hayale bile getirilemediği bir dünyanın içinde sindirilmenin dehşeti içinde yok olacaksınız.

    Kitabı okurken, ilk aklıma gelenler Yevgeni İvanoviç Zamyatin ‘in Biz ‘i, Ray Bradbury ‘nin Fahrenheit 451 ‘i ve son olarak Netflix’te izlediğim Polonya yapımı 1983 dizisi. (https://www.turkcealtyazi.org/mov/7371666/1983.html) Daha okumadığım, 1984 incelemesi sonrasında başlayacağım Cesur Yeni Dünya ise biraz daha yumuşatılmış hali olarak karşımıza çıkıyor. Döneme damga vurmuş iki özel kitap.

    Kitabı okuduktan sonra ya da önce fark etmez bir şekilde 1983 dizisini izlemenizi ve sistemin nasıl kafalarda oluşturulduğunu, nasıl zihinlere girdiğini, insanların nasıl geçmişten koparıldığını ve yeni dünya düzeni adı altında nasıl kandırıldığına şahit olacaksınız. Başkaldırının bastırıldığı, düşüncenin suç haline geldiği yani gerçekleşme ihtimali olmayan şeyler üzerinden bile suçlandığınız, işkence edildiğiniz, hain ilan edildiğiniz sistemin damarlarında gezeceksiniz.

    ***

    “İnsan varmış ya da yokmuş sistem varmış ya da yokmuş hepsinin canı cehenneme. Bir gün var bir gün yokuz, ölümün yerine yeni doğum, yeni sistemler var olduktan sonra, işleyiş değişmedikten, dünya pisliğe battıktan sonra neyin ne önemi var. Çoğunluğun itaat ettiği, azınlığın baskı gördüğü, güçlünün güçsüzü yok ettiği bu düzende var olmak da dedir? Yok olmak en müspet gerçektir!”

    “Yıkık Ülke” adı ile 10 bölümlük sitem eleştirisi temalı yazı dizisi yazmaya başladım. İlk bölümünü paylaştım. Bu linkten erişebilirsiniz -->>> #38482321

    ***

    2+2=5 eder mi? Eder! Yeri gelir üç eder, yeri gelir altı eder, yeri gelir sıfır eder. Senin kafandaki gerçeklik ilkesi bunu reddedebilir ama 2+2=4’tür sonucu ne kadar gerçekse 2+2=5’te o kadar gerçektir. Sistemin içinde ki güç o kadar büyük ve yücedir ki, senin ne düşündüğün ve senin gerçeklerin onların yalanlarının gerçekleri içinde ezilip tuzla buz edilir! Seni doğduğuna pişman ederler, ciğerini söker, hayatını kaydırırlar, yalnız bundan kurtuluşun ölüm değildir, hayır hayır… Bundan tek bir kurtuluşun var, o da sistemi gerçekten kabul etmendir. Onu sevmendir!

    Seni öldürüp kahraman yapmak istemezler. Sindirip, kendi sistemlerine uyup, sistemin içinde kaybolmanı sağlarlar. Seni bir hiç yapmak varken neden devrim şehidi yapsınlar. Devrimin olduğu yerde her zaman karşıdevrim vardır. Fakat; Büyük Birader’in ülkesinde bu hataya yer yoktur. Seni şehit yapmazlar, senin içini öyle bir doldururlar ki, yıllar sonra bile hatırlanmazsın. Bir bakmışsın sistem içinde ki yalanın bir gerçeği olmuşsun.

    "Yönetmek ve yönetimi sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın." #38333163

    "Parti, gözlerinizle gördüğünüze, kulaklarınızla duyduğunuza inanmamanızı söylüyordu." #38129834

    Gerçek dediğin nedir? Neyin gerçek neyin yalan olduğunu sen belirleyecek değilsin. Parti ne derse gerçek odur. Parti senin için ne düşünüyorsa, senin iyiliğin içindir.

    Düşünmeyeceksin,
    İtaat edeceksin,
    Parti’ye karşı olanları ihbar edeceksin,
    Dinlenmeyecek, Parti için çalışacaksın,
    İlişkiye girmeyeceksin,
    Duygusallıktan yoksun olacaksın,
    Kimse ile yakınlaşmayacaksın,
    Arkadaş edinmeyeceksin!
    Parti’nin düşmanı Ploterler ile konuşmayacaksın,
    Propagandalara eşlik edecek, en önde koşacaksın,

    Eğer bunları yapmazsan…

    BUHARLAŞIRSIN!

    Kim ki, PARTİ’nin karşısında direniş düşüncesi ile doludur, o kişi veya kişiler DÜŞÜNCE POLİSİ tarafından yakalanır ve işkencelere maruz kalır, sindirilir, belki tekrardan salınır ama kesin bir şey var ki, BUHARLAŞIR!

    Unutma; BÜYÜK BİRADER seni izliyor, dinliyor. Yazdığından, içtiğinden, düşündüğünden, nereye gittiğinden, yürüdüğünden, koştuğundan, oturduğundan haberi var. Tele-ekranlar sayesinde seni görüyor, gizli mikrofonlar sayesinde seni izliyorlar. En güvendiklerin seni ihbar ediyor. Bu gücün karşısında yapacağın tek şey uyumlu olmak. Seni yakalamak istedikleri zaman yakalarlar, ne zaman nerede ve nasıl dinlendiğini bilemezsin, en güvenli yer en güvensiz yer olur. En güvendiğin insan, seni kalleşçe arkandan vuran olur. Kendinden başkasına güvenemezsin.

    Parti’nin sloganlarını ezberlemek senin görevindir! Bu sloganlar her yerdedir! Aklından çıkarma!

    "SAVAŞ BARIŞTIR

    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

    CEHALET GÜÇTÜR"
    #38037814

    "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar."

    Barış Bakanlığı savaşın,
    Gerçek Bakanlığı yalanların,
    Sevgi Bakanlığı işkencenin,
    Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır.

    Her şey “çiftdüşün” sistemi ile kontrol altına alınmıştır. Bir yalanı söylerken o yalanın gerçekliğine de inanmalısın. Yalanın yalan olmadığını bilmek aynı zamanda yalan olduğunu bilmek zorundasın. Gerçek ile yalan arasındaki ince çizgide hangisinin ne olduğunu bilmelisin. Karşındakine söylediğin şeyin yalan olduğunu bilirken, inanmışçasına gerçek olduğunu söylemeli ve onu da buna inandırmalısın. İkisinin ayırdına varmak yeteneklerin arasında olmalıdır.

    "Zekilik kadar aptallık da gerekliydi, ama aptalca davranmak da zekice davranmak kadar zordu."

    Okyanusya da yaşamak bunu gerektiriyordu. Rol yapmalı ve buna herkesi inandırmalıydın. Geçmiş tarihin kötü, şimdiki yaşadığın yılların daha iyi olduğunu bilmeliydin. Bütün her şey Okyanusya tarafından bulunmuş idi. Matbaa bile! İnsanların zihnini temizledikten, bütün delilleri ortadan kaldırdıktan sonra bu o kadar kolaydı ki. Karşı tez sunacak bir kanıt ortada yok, Parti ne diyorsa gerçekte o oluyordu.

    İnsanlara hükmetmek için Acı Çektirmen gerekmektedir. İnsan ruhu uyum sürecini hızlıca atlatabildiği gibi hiçbir kışkırtmaya müdahil kalmasa bile, köşeye sıkıştığında ayağa kalkıp, söz de ona verilmiş hakkını arar. Biraz büyük düşünmekte yarar var ki, Büyük Birader bunları herkesten önce düşünmüştü zaten. O yüzden insanların sindirilmeye ve acı çekerek baskı altında yaşamaya sesleri çıkmayacak, haykırırcasına destek verecek ve alanları dolduracak, savaş esnasında kazanılan zaferlerde kendilerinden geçercesine kutlamalar yapacaklardı.

    ***

    1984’ü okurken aklınızdan birçok şey geçiyor. Bunların neler olduğunu aşağı yukarı tahmin edebilirim. Çünkü en iyi kitap, bize düşündüklerimizi okutan kitaptır.

    "Parti ne denli güçlenirse, o ölçüde hoşgörüsüzleşecek: Muhalefet ne denli zayıflarsa, zorbalık o ölçüde artacak."

    Ne kadar katlanırsak, o kadar yeniliriz,
    Ne kadar sessiz olursak, o kadar sindiriliriz,
    Ne kadar görmezden gelirsek, o kadar yok oluruz,
    Ne kadar başkaldırmazsak, o kadar köle oluruz!

    "Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler."

    Bugünü kurtarmak için, feda etmen gereken şeyler var. Sen sustukça, ses çıkarmadıkça, sana dokunmayan yılana sürekli yol verdikçe kaybeden tarafta olacaksın. Bugünü gözlemleyip, kısa bir analiz yapmayı denediğinde, çarpık ve yetersiz bir şeylerin olduğunu net olarak görebilirsin. Bilgi ve birikimin yetmediği, beceriksiz idarecilerin seni kendi yalanları ile yönetmeye çalıştığını anlayabilirsin. Siyasetin yalanlarına karnını tok tutmazsan, basit usulde kandırılıp, seneler sonra pişman olacağın konuma gelirsin.

    "....bir süre çalışacak, yakalanacak, itiraf edecek, sonra da öleceksiniz. Görüp göreceğiniz tek sonuç bunlar olacak. Bizim yaşadığımız dönemde gözle görülür bir değişiklik olma olasılığı sıfır. Biz ölüyüz. Bizim biricik gerçek yaşamımız gelecekte. O da, bir avuç toprak ve kemik parçaları olarak. Ama bu gelecek ne kadar uzakta, bilen yok(...)"

    Sanma ki ses çıkarmak asiliktir. Hayır, hakkın olanı savunmak senin hakkındır. Vaktinde yapmadığın her şey yıllar sonra senin aleyhine gelişecektir.

    Düşüncenin bile suç olduğu bir yerde yaşayabilir misin? Ütopik eserlerin gerçek olmak gibi huyları vardır. Dün yazanların, bugünü hayal ettiği bir gerçektir. Düşüncelerinde ki şeylerin gerçek olmayacağı öngörülemez. İnsanın olduğu her yerde, her şey olabilir.

    Teknoloji geliştikçe, gizlilik azalmaya başladı. 1984’ün tele-ekranları telefonlarımız oldu çıktı. Her an seni izleyebilir ve dinleyebilirler. Bunun aksini düşünüyor olman senin peri malasında yaşadığına kanıttır. İnsan vücuduna yerleştirilen çipler ile, kişi bazlı veri toplamak artık mümkün. Kullandığın web sitelerinden bile seninle ilgili bilgiler topluyor, alışkanlıklarını öğreniyor ve sana ona göre bir yaşam alanı sunuyorlar. Tüketim toplumu, her gün daha da oburlaşıyor. Tükettikçe, tükeniyor, umursamaz ve bilinçsiz oluyor.

    Bilinçlenmedikçe her şeyin olabileceğini düşünmek tatlı bir hayal değil, tam olarak gerçekliktir.

    Dünü bilmeden bugünü yaşayamaz, yarını da düşünemeyiz. Geçmişin hatalarını bilip, yarın olacaklara set çekmeliyiz.

    Önümüze konulan söz de en iyiler, bizim değil, onların düşündükleri en iyiler. Kendi işlerine gelen, kendi yarar ve çıkarlarına hizmet eden en iyiler! İktidar, iktidarda kalmak için İktidar olur! Seni düşünmek bir kenara, umurunda dahi olmazsın!

    Umurlarında olsan, sen aç karnını doyurmaya çalışırken, onlar saraylarda yaşar mı sanıyorsun?

    Okumalısınız! En başta önerdiğim kitapları okuyup, diziyi de izlemelisiniz.

    Birinci ve İkini Bölüm sizi bütün her şeye hazırlıyor, Üçüncü bölüm ise ciğerinizi söküp, algınızı yerle bir ediyor!

    Kitap hakkında kısaca birkaç bilgi:

    *Orwell bu kitabı yazdığında hemen bastırabildi mi hayır. Çünkü dönem itibari ile Sovyet eleştirisi içeriyordu. Bunu yayınlamak biraz da olsa Sovyetlere karşı bir tutum sergilemekti, zaten Orwell bir hain olarak adlandırılıyordu. Kitabı, Katalonyaya Selam'ı da basan, Secker & Warburg yayınevi basacaktı.

    *Orwell, kitabı yazarken gözetim altında tutuluyor ve tüberküloz ile boğuşuyordu.

    *Orwell "1984" ve "Hayvan Çiftliği" kitapları yayımlandıktan sonra, 40 yıl boyunca iki kitabıyla birden en çok dile çevrilen yazar olma rekorun sahibiydi. 65 Dile çevrilmişti.

    *Orwell, kitabı yazdıktan 7 ay sonra hayata gözlerini yumdu ve bize böyle derin etkiler yaratan eserler bıraktı. Günümüzde güncelliğini koruyan bu eser, gelecekte de kendinden fazlasıyla söz ettirecektir.

    ***

    Kitabın Ciltli Özel basımı için hazırladığım rehbere buradan ulaşabilirsiniz: --->>> #38010724

    ***

    10 üzerinden puan vermem gerekirse 100!

    Unutmayın;

    "Gerçekler, ne yaparsanız yapın, gizlenemezdi." #38230708
  • Empati temalı Aralık ayı Hikaye etkinliği için yazılmıştır.
    Soğuk Havada Sıcak Bir İçecek

    Akşamleyin her zaman çıktığım sahil şeridindeki uzun yürüyüşlerimden birinden eve dönüyordum ki dinlenme parkının ortasındaki açık alandan geçmekte olduğum bir sırada banklardan birinden adımın seslenildiğini duydum. Bu kişi az önce sonbahar rüzgârında sallantıdaki kimi yaprakların düşüşünü izleyen keçisakallı genç adamdı ona dönüp baktım yaklaştığımda oturduğu yerden kalkarak saygılı biçimde ''Beni hatırlamadınız mı? '' diye sordu ''Hayır’’ dedim ''sizi anımsayamadım nerede rastlaşmıştık acaba?'' Bana kısaca kitap kulübündeki ortak dostlarımızdan bahsetti. ''Tamam, şimdi hatırladım'' dedim.

    O sırada mekanik bir gürültünün eşliğinde aydınlanan parktaki lambalar çevredeki karanlığı sınırlı biçimde aydınlattı. Ortak dostumuzla birbirimizi artık daha net görüyorduk.

    Kitap kulübümüzün yeni bir üyesi olduğu için onu hatırlamakta zorlanmıştım. Ayda bir düzenlenen yeni okurlarla tanışma toplantısındaki bir kaç kişiden biriydi. Her biri kitaplarla tanışma hikâyelerini anlatırken onu da dinlemiştik. ‘’İsminiz Suat’tı yanılmıyorsam değil mi? ‘’ ‘’Evet,’’ derken biraz öteden, sahille parkı birbirinden ayıran, tek yön yoldan geçen bir aracın ardına ansızın bir sokak köpeği takıldı. Havlayıp peşinden koştu, kafalarımız o yöne döndü, yarı karanlıkta beliren diğer bir kaç köpek ise kımıldamadan ya hırlıyor veya sinirli biçimde kendi ekseni etrafında dönerek tehditkâr biçimde havlıyordu.

    Köpekleri kolaçan ediyorduk, ‘’Köpekler’’ dedim ‘’coştukça coştu.’’ ''Evet,'' dedi ''haklısınız.'' Ayrılmak üzereydim ki, elindeki kitabı görünce sormadan edemedim. ''Şu an ne okuyorsunuz?'' Kitabın ön yüzünü gösterip ‘’Jose Saramago, Körlük’’ dedi. ''Okumuş muydunuz?'' ''Ortak dostlarımız sandığımızdan fazlaymış,'' dedim, ''bu arada, iki büklüm olmuş gözüküyorsunuz soğuktan üşümüş gibi bir haliniz var'' yanındaki termosu işaret etti ''şimdilik bu var'' dedi ''idare ediyorum.'' ''Vay canına'' dedim, ''içeceğinizi gün boyu ısısını kaybetmeyecek biçimde muhafaza edebiliyor mu bari?'' (1) ''Stenley değil, yalnızca bir altı saat kadar,'' dedi, ''henüz soğumadı, işiniz acele değilse bir bardak kahve veya çay ikram etmek isterim.'' ''Peki,'' dedim, ''doldur öyleyse.'' İkram ettiği tek kullanımlık kahvenin plastik bardak içine katılan sıcak su içinde çözülmesi için plastik kaşıkla karıştırmaya başladım.

    ''Bu arada'' dedim ''geçen gün sizin kitaplarla tanışma hikâyenizi anlatış tarzınız sizi dinleyenlerin yüzündeki tatminkâr his, sevgi dolu anlayış oldukça dikkat çekiciydi. İyi bir eğitim aldığınız anlaşılıyor.'' ‘’Ben kendi kendimi eğittim.’’ dedi. ‘’Vay canına'' dedim, ‘’sözcükleri kullanmasını çok iyi biliyorsunuz, aramızda edebi yeteneği gelecek vaat eden yazar adayları var ama siz kelimelerin gücünü ustalıkla kullanmayı bildiğinize göre önceden mutlaka yazı denemelerine girişmişliğiniz vardır. Hikâye yazmayı daha önce denemiş miydiniz ya da bunu hayal etmiş miydiniz?’’ Kendisi beyaz plastik bardakta bakır rengi çay içmeyi tercih etmişti. Çayını içmeden önce kokladı, ‘’Ah,’’ dedi, ince ruhlu insanlar gibi utanmıştı sanki ‘’biraz abartmıyor musunuz? Bu büyüleyici eşsiz koku ne harika, zihin açıcı,'' duraladı, ''bir şeyler karalıyorum tabii ama bu yani bahsettiğiniz üzerinde uzun, uzun düşünmediğim bir konu.'' sonra uzaktan tıslayan denizin ilerisindeki karanlık noktalara araştıran gözlerle baktı. ''Empati hakkında yazmaya çalışıyorum fakat elime yüzüme bulaştırdım, bitiremedim, askıda kaldı' ''Bu hikâyenizin ismi mi?'' dedim ‘’Hayır,’’ demekle yetindi çayından bir yudum alarak ‘’empati, hakkında düşünüyorum. Fakat işin içinden pek çıkamadım.’’

    Kahvemi yudumladım. Soğuk havada sıcak bir içecek yudumlamak kadar üstünde konuştuğumuz konuda beni keyiflendirmişti sanırım. ‘’Başarısız bir girişim bile olsa dahi bu tarz bir şeyle zihninizi canlı tutmaya çalışmanız takdire şayan’’ dedim. Soran gözlerle ‘’Sahi mi?’’ dedi, ‘’tabii’’ dedim.‘’Profil'den görünüşünüz Saramago'ya ne kadar çok benziyor'' dedi. Daha öncede benzer yakıştırmalarda bulunanlar olmuştu, ‘’Sevinmeli miyim?’’ dedim şaşkınlıkla, ''Daha önce bunu size söyleyen olmamış mıydı?'' diye sordu, ''Hayır'' dedim.‘’Peki, size göre empati nedir? ’’ diye sordu, düşündüm ‘’Felsefeyi severim,’’ dedim, ‘’ama bu kavram üzerine daha önce hiç ama hiç düşünmemiştim, yine de anlaşılmaz olduğunu tabii ki düşünmüyorum. ‘’

    Kahvemin sonuna gelmek üzereydim. Hava daha da soğumaya başlamıştı gitmek için sabırsızlanmaya başlamıştım. ‘’Geçen gün toplantının sonunda okuduğunuz şiiri gitmeden tekrar paylaşır mısınız?’’ dedi, ‘’demek şiir seviyorsunuz dedim ‘’ onaylarcasına ‘’bakın’’ dedi gözünü kapayarak hafızasından bir şiir okudu.

    Gelin dostlarım yeni dünyalara açılmak için çok geç değil
    Benim tek amacım ufukların ötesine yelken açmak
    Gerçi eski günlerdeki kadar güçlü değiliz
    Asılında biz toprak ve havayı salladık
    Kahraman kalplerimizin öfkesi zaman ve kaderle zayıfladı
    Ama güçlü irademiz bizi arayışa yöneltti aradık
    Ve baktık
    Mücadele ettik
    Ancak hiç bir şey bulamadık

    Kafamı sallayarak (2) 'Dead Poets Society' dedim.
    ‘’Olumlu’’ dedi.
    ‘’Güzel, çok güzel’’ dedim,
    ‘’şimdi sıra sen de, bul bakalım’’

    ''Geçen gün okuduğum şiir değil'' diyerek dizelere başladım:

    Aynı şeyleri, aynı sözlerle
    Aynı ses tonuyla tekrarlamaktan
    Daha anlamsız ne olabilirdi?
    Sıkılmıştım bu tekrarların
    Doğrusundan da eğrisinden de.
    Bir sövgü kalabalığında
    Ve aptallık korosunda
    Şarkın yitip gidiyorsa
    Nasıl devam edilebilirdi?
    Sayfadan silinip giden
    Sarman gibi olmak istedim bir an.
    İçime sinmedi yine de.
    Uyandım kötü, karanlık
    Kabuslu bir uykudan.
    Kalbimde açılan yeni sayfayı
    Köşe yazısı olarak
    Göndermek için gazeteye.

    ‘’Bulabildin mi?’’ diye sordum, hayır anlamında kafasını salladı. (3) ‘’Ataol Behramoğlu,’’ dedim, ‘’Fevkalade’’ diye cevapladı. Şiir okumaya başlamamızla birlikte kuşlar, kargalar, güvercinler bir anda gökyüzünde belirmişti. Ağaçların dallarında zıplayıp yer değiştiriyor akşamı daha da gölgelendiriyorlardı sanki konuşmalarımızı duyup anlayarak. Kediler mır, mır dik kuyruklarıyla bankların altından fırlayıp bacaklarımıza dolanıp sürtündüler. Yarım düzine köpek ise karşımızda en uysal halleriyle bizi izliyordu.

    Sonra, Suat’la birbirimize iyi akşamlar dileyip ayrıldık.
    Eve döndüm. Aradan birkaç gün geçti. Bu arada empati konusu kafamı kurcalamaya devam ediyordu. Sonra bir kitaba başladım, orada şunları okudum:

    (4) Brecht’e göre faşizm ‘’tiyatrokrasi’’ydi. Hitler, insanları kendisiyle empati kurmaları ve ‘’(keşke) onun yerinde olsaydım, aynı şeyi yapardım’’ demelerini sağlayarak peşinden sürükleyen bir başrol oyuncusuydu.’’ Başka bir yerden okumaya devam ettim, ‘’1929 krizinde ekonomisi yerle bir olmuş Alman halkı, Hitlerde kendi öfkesini görüyordu. El kol sallayarak, dağılan saçlarını geriye ata ata yaptığı kürsü şovlarında, babasına isyan eden bir şamar oğlanına dönmüş Alman halkının empati kurması için biçilmiş bir kaftandı. Alman patronların Porsche’lerin, Mauser’lerin (Mavzer), Krupp’ların çıkarlarını savunuyordu; ama onunla empati kuran, onda cisimleşen Büyük Alman idealinde kendi yamulmuş hayatına anlam bulan lümpenleşmiş Alman işçisi bunları kendi çıkarı sanıyordu. İktidarının son gününe kadar kitlelerin alkışı hiç dinmedi. Empati, gerçektende faşizmin erdemiydi.’’

    Dipnotlar
    1. Dünyaca ünlü bir Termos markası
    2. Dead Poets Society –Ölü Ozanlar Derneği, (1989) tarihli filmde adı geçen şiire atfen.
    3. Şiirin tamamı için bakınız: Ataol Behramoğlu – ‘Yeni bir sayfa’
    4. Alıntı: Bilmiyorlar Ama Yapıyorlar’ Nevzat Evrim Önal’ın kitabı
  • 320 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Aşkın pençesine düşen bir genç kızın on yıllık süreye acıyı, mutluluğu, hüznü ve kırgınlığı sığdırarak kendini bulmasının öyküsü
    Bu hikayede bir yandan aşk, sevgi, hayal; diğer yandan ise kıskançlık, tecrübesizlik ve kırgınlık çatışarak ilginç bir mâcera yaratır. Eser, sıradan bir aşk hikâyesi izlenimi verirken, daha çok psikolojik yönüyle öne çıkmaktadır. Kitabın içerisinde kalın puntolarla yazılan bölümler psikolojik tahlillere yer verilen kısımlardır.Yazar, bu romanında kendi hataları ile yüzleşip aynı hataları gençlerin yapmamaları, onların olaylar karşısında sonradan pişmanlık duymamaları ve aceleci davranmadan, sakin kafa ile derinlemesine düşünerek karar verebilmelerini amaçlayan satırları, nasihatler şeklinde okurlarına aktarmıştır.
    AÇIKLAMA
    İran’ın En Çok satan romanlarından
    2009’da İran kültür bakanlığı tarafından yapılan araştırmalara göre, “Cennet Koridoru” son on dört yılın en çok satan üç romanından biri olarak belirlenmiştir.
    ALINTI
    “Bir çok gönül hasretle yanarak yaşamış, muradına eremeyip bu dünyadan gitmiştir. Sadece bir aptallık yüzünden... ya ezilme korkusundan ya gerçeği söylemeye cesareti olmadan ya da saçma gururunu korumak için.”
  • 479 syf.
    ·16 günde·Beğendi·10/10
    Oğuz Atay'ı okumaktan hep korkmuşumdur. Dili ağır ve sıkıcıdır, ben okumam ki onu, derdim. Ne aptallık etmişim. Sen nasıl bir kralsın Atay diyorum şimdi. Öl de ölelim senin için. Kafandaki oyunlara beni de kat. Albay Hüsamettin'i benimle de tanıştır. Bir iki sohbetin belini bükelim. Bilge ve Sevgi'yi de çağır onlar da olsun. Sen kimi sevdiğine karar veremedin beraber bulalım ne dersin? Ne çok şey var sana dair. Çok erken gitmişsin bu dünyadan. Halbuki ölmekten korkardın sen. Hazır değildin gitmeye. Nasıl desem... Bilemiyorum.
    En çok Albert Camus'u sevmiştim yıllar önce. Kimse yerini alamaz diyordum. Şimdi sen de onun kadar belki de daha fazla yer edindin bende. Kafan o kadar karışık ki bu yazar ne çok bana benziyor dedim. Bende her şey daldan dala.
    Kahramanımız Hikmet Benol o kadar aykırı bir tip ki roman boyunca onun gibi olmak istedim. Özenilecek bir tarafı yoktu belki yine de çekiyordu. Hikmet yorgundu, yalnızdı, fakirdi, kimsesizdi, terk edilmişti...
    Sonu böyle olmamalıydı oyunlarda yaşamalıyıdı. Oyunları uğruna feda etmemeliydi. Herkese sayıp sövesim var. Hikmet'in ruh hali bulaşıcı galiba.....
  • 206 syf.
    ·1 günde·7/10
    Sevgili Dost,
    Bu keşmekeşin içinde boğulurken, bana mektuplarınla bir an için nefes aldırdığın için ne kadar teşekkür etsem az sana. Sahi dostlar asıl böyle günler için var değil mi?

    Zor zamanlardayız sevgili dost, bir selâma, bir güzel söze, bir tebessüme muhtaç bu kalplerimiz. Artık onu samimi bir muhabbetle, güvenle doldurmak öyle zor bir hale geldi ki. Bilmiyorum kalplerimiz de mi koflaştı artık, insanlar ezdikleri şeyin sesini neden duymuyorlar?

    Sevgili dost,
    Ellerini kalbimin üzerine koy, muhabbetinle dolsun içi.

    Sevgili dost,
    Zor zamanlardayız demiştim ya, dört bir yandan sarmışlar çevremizi. Sanki kibir, fitne, fesat, kötü zan ve hasetten bir harca bulanmış her yer. İnsanların yüzlerinde öyle içten bir samimiyet taklidi var ki seçemiyorum içlerinden sen gibisini. Hüsn-ü zan ile bakmanın, kötülüğün içindeki güzelliğin ayırdına varmak için çabalamanın aptallık olarak görüldüğü bu zamana ayak uyduramıyorum. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık" oyununun içinde "Yenil, ama yıkılma sakın!" diye fısıldıyorum sürekli kalbime. Varsın oyun dışı kalalım diyorum. Ama İsmet Özel, “Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.” diye anlatıyor ya hani. Var gücümle savaşıyorum ama tükendiğimi, boşa kürek çektiğimi düşünüyorum bazen. Ben o saldırıyı geri püskürtememekten, oyunun içine çekilmekten korkuyorum.

    Sevgili Dost,
    Sevgi orduların nerede? Bil ki sen olmazsan gücüm yetmez ayakta kalmaya, kırılır kabuğum bir zaman sonra.

    Sevgili Dost,
    Yeni taşındığım bu ilçede neredeyse her gün, farklı farklı mahallelerin pazarı oluyor. Rengarenk meyveler ve sebzeler, süslü tezgahlar, güzelliğinden gözleriyle emin olamadığı ne varsa almak istedikleri dokunan, koklayan insanlar ve heyecanlı bağırışlarıyla birbirine laf atan esnaflar. Özlemişim bu manzarayı. İnsanların arasına karışmayı, izlemeyi onları. Pazar; ihtiyacın olan her neyse onlarca seçenek arasında kesene, bütçene, zevkine göre payına düşeni aldığın yer. Tüm bu cümbüşü izlerken düşünüyorum; Bu dünya pazarında benim payıma düşen ne? Başımıza gelen her şeyin bir sebebi vardır. Yaşananlar nasip çerçevesindedir. İnsanların bir mecliste boşuna durmaz, boşuna işitmezmiş söylenenleri. Ortaya onlarca laf söylenir, kişi ihtiyacı seçer kalbine koyarmış.

    Sevgili Dost,
    Kelimeler de nasibe dahildir. Kimi yarana merhem olur, kimi sana el verir sen merhem olursun. Son birkaç gündür okuduğum kitaplara bakıyorum. Onlarca sayfa, yüzlerce cümle, binlerce kelime. Geriye bana altını çizdiklerim kalıyor onca bütünden. Kalbime onlar işliyor. Kimi bana merhem, kimini ben merhem olabilirim diye alıp koyuyorum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Cümleler de senin pazarın, geziniyorum içinde. İhtiyacım olan her bir parçayı alıp, koyuyorum sepetime.
    İçinde ne var dersen, işte şöyle;

    “ Sevgili dost,
    Tahterevalliye tek başına binen, aşağıda durmayı hak eder, gel ve yüksel.” demişsin.

    Koştum, geldim ey dost. Söylediğini, aldım koydum kalbime.

    “Ellerimiz acaba insanlığın mutluluğuna mı, yoksa sefaletine mi katkıda bulunuyor? Eldivenlerimizi çıkarabilirsek, belki parmak izlerimizden anlayabiliriz neler yaptığımızı.” demişsin.

    Sorularını kazıdım aklımın en görünen yerine, parmaklarımı alıp önüme koydum. Gittim geldim doğduğum günden bugüne. Muhasebesini yaptım olabildiğince. Kah gurur duydum, kah kızdım kendime.
    Söylediğini aldım, koydum kalbime.

    “Bir kilimi üzerinde sevgiliniz gezinecekmiş, bir kaşkolu çocuğunuz boynuna dolayacakmış gibi dokur, bir binayı içinde anneniz oturacakmış gibi yaparsanız, ne o kilim eskir, ne o kaşkol solar, ne o bina yıkılır.” demişsin. Gayretim bunun adına sevgili dost.

    Öğüdünü aldım, koydum kalbime.

    Ve son olarak, bu keşmekeşin, nereye gittiğini bilmediğim telaşımın içinde neredeyse nisyana sürüklenmişken,

    “Bizim, peygamberi ısırmasın diye ayağını yılan deliğinin üstüne kapatan Ebu Bekir'imiz, suikasti haber alınca peygamberin yatağına yatan Ali'miz var. Son yudum suyu birbirlerine gönderip susuz şehit olan sahabilerimiz var. Bizim, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”, “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini Müslüman kardeşi için de sevmedikçe (istemedikçe) gerçek mümin olamaz”, “Size aranızdaki sevgiyi artıracak bir şey söyleyeyim mi, selamlaşınız”, “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın,” diyen bir peygamberimiz var. “Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz,” diyen Yunus'umuz, düşmanın attığı taştan değil, dostun attığı gülden incinen Hallac-ı Mansur'umuz var.” demişsin ya. İşte bu, dedim sevgili dost. Dost dediğin, karamsarlığa düştüğünde seni ayağa kaldırmalı, ümitsizlik tozuna bulanmışsa yüreğin, tutup silkelemeli seni. Sadece bu hatırlatma bile yeterdi umudumu berraklaştırmana.

    Hatırlatmanı aldım, koydum kalbime.

    Sevgili Dost,
    Biliyorum ama ara sıra hatırlatmana ihtiyacım var.

    Biliyorum, onca kötülüğe rağmen “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, çünkü ne olursa olsun, "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır."

    Sevgili Dost,
    Biliyorum, her şeye rağmen sineni açmakla, serin gönülleri ısıtmakla, insanları sevmekle düzelecek.

    Her şey.

    Sevgili Dost,
    Aç sineni.

    Sevgili Dost,
    Ben geldim.