• - Enuma Eliş, başlangıçta, tanrıların, kendisi de kutsal olan şekilsiz balçıktan çifter çifter oluştuklarını söyler. Babil efsanesinde, sonradan Kitab-ı Mukaddes’te de olduğu gibi, eski dünyanın yabancısı olduğu yoktan varoluş düşüncesine rastlanmaz. Söz konusu kutsal balçık, gerek tanrılar gerekse insanoğlundan da önce, ta ezelden beri mevcuttu. Babilliler bu kutsal ilk maddenin, herhalde, sellerin insanlarca binbir zahmetle meydana getirdikleri ürünleri her an silip süpürme tehlikesi gösterdiği Mezopotamya’nın bataklık topraklarına benzediğini düşündüler. Bu yüzden Enuma Eliş’te kaos kıpkızıl fokurdayan bir kütle değil, hiçbir sınır, tanım ve kimlik özelliğine sahip olmayan gevşek bir karmaşa hali olarak tasvir edilir. Ardından, bu çorak topraktan üç tanrı peyda oldu: Apsu ( Nehirlerin tatlı suyu ), onun karısı Tiamat ( tuzlu su ) ve kaosun rahmi Mummu. Ancak, onlar sözde geliştirilebilir, olgunlaşmamış ve henüz yetkinleşmemiş birer modeldiler. “ Apsu “ ve “Tiamat “ adları “ gayya kuyusu”, “ boşluk “ ya da “ derin uçurum “ olarak çevrilebilirler. Başlangıcın biçimsizliğindeki şekilsiz ataleti paylaşan bu tanrılar henüz açık seçik bir kimlik kazanmamışlardı. Sonuçta, yayılma olarak bilinen ve Tanrımızın tarihinde oldukça önemli yere sahip bir olay gerçekleşti. Bu tanrılardan birbirini takiben diğer tanrılar zuhur etti. Tanrısal evrim ilerledikçe her biri bir öncekinden daha belirgin bir kimlikle çifter çifter yeni tanrılar ortaya çıktılar. Önce, isimleri alüvyonların getirdiği kumlu toprak ( balçık ) anlamına gelen, su ve toprağın birlikteliğini simgeleyen Lahmu ve Laham, ardından, sırasıyla gökyüzü ve denizin ufuklarını simgeleyen Anşer ve Kişar geldiler. Bunları Anu ( gökler) ve Ea ( yeryüzü ) takip etti ve süreç tamamlanmış oldu. Böylece, tanrısal evren birbirinden farklı ve ayrı gökyüzü, nehirler ve yeryüzünden oluşmaktaydı. Ancak yaratılış daha yeni başlamıştı. Kaotik ve yıkıcı güçlerle ancak zahmetli ve kesintisiz mücadeleyle başa çıkılabilirdi. Daha genç olan tanrılar anne-babalarına karşı ayaklandılar. Ea, Apsu ve Mummu’ya karşı zafer kazandıysa da Tiamat’ın kendisiyle savaşmak üzere yarattığı bir dizi canavar karşısında başarılı olamadı. Bereket versin ki Ea’nın harikulade bir oğlu vardı; Marduk, Güneş Tanrısı, tanrısal evrenin en kusursuz varlığı. Tanrıların bir büyük Meclis toplantısında Marduk kendisinin hükümdar olması koşuluyla Tiamat’a karşı savaşma sözü verdi. Ancak, uzun ve tehlikeli bir mücadele sonunda Tiamat’ı güçlükle öldürebildi. Bu mitosta yaratıcılık, büyük zorluklara karşı ancak emek harcanarak kazanılabilen bir mücadele olarak ortaya çıkmaktadır. Sonunda Marduk, Tiamat’ın cesedinin başında, yeni bir dünya yaratmaya karar verdi; Tiamat’ın vücudunu gökyüzünü ve insanların dünyasını oluşturmak üzere ikiye ayırdı; ardından, her şeyin belirlenmiş kendi yerinde kalmasını sağlamak için yasalar koydu. Düzen sağlanmalıydı. Kesin zafere henüz ulaşılmamıştı. Bu, özel liturji aracılığıyla her yıl yeniden pekiştirilmeliydi. Sonunda tanrılar yeni dünyanın merkezinde, Babil’de toplandılar; göksel ayinlerin icra edildiği bir tapınak inşa ettiler. Böylece Marduk’un onuruna yapılmış yeryüzü tapınağı, sonsuz gökyüzünün sembolü büyük ziggurat ortaya çıktı. İnşaası tamamlandığında, tanrıların hep bir ağızdan haykırışları eşliğinde Marduk tapınağın zirvesindeki tahta oturdu: “ Burası Babil, Tanrı’ların aziz kenti, senin sevgili evin ! “ Ardından, evrenin biçimlenişi, gizli dünyanın sırrının açığa çıkarılışı ve tanrıların evrendeki yerlerinin belirlenişine dair liturjiyi icra ettiler. Bu yasa ve ritüeller herkes için bağlayıcıydı; o derece ki tanrılar bile yaratılışın sürekliliğinin sağlanması için bunları gözetmekteydiler. Mitos, Babilliler’in anladığı biçimiyle uygarlığın özünü, gerçek anlamını dile getirmektedir. Ziggurat’ı kendi atalarının inşa ettiğini biliyorlardı ama Enuma Eliş’te anlatılan öykü, onların yaratıcı girişimlerinin ancak tanrısal güçle bütünleşmesi durumunda ayakta kalabileceğine olan inançlarını dile getirmekteydi. Yeni Yıl’da sergilenen liturji insanın ortaya çıkışından çok önce oluşturulmuştu: O adeta şeylerin doğasına nakşedilmişti ve tanrılar bile boyun eğmek zorundaydılar. Mitos, ayrıca, Babil’in kutsal bir kent, dünyanın merkezi ve tanrıların evi olduğu inancını da gözler önüne sermekteydi; bu antik çağın hemen bütün dinsel sistemlerinde önemli yer tutan bir inançtı. İnsanların kutsal güçlerle yakın ilişki içinde olduğu, bütün varoluşun ve etkinliğin kaynağı olan kutsal kent düşüncesi bizim tanrımızın içinde şekillendiği her üç tektanrılı dinde de merkezi bir öneme sahip olacaktır. En sonunda, neredeyse sonradan aklına gelmiş bir şeymiş gibi, Marduk insanı yarattı. Tiamat’ın Apsu’yu bertaraf ettikten sonra yarattığı kendi sersem kocası Kingu’yu ele geçerip öldürdü ve onun kutsal kanıyla toprağı karıştırarak ilk insana şekil verdi. Tanrılar şaşkınlık ve hayranlık içinde seyrettiler. Bütün bunlara rağmen mitosun insanın kökeni hakkında sunduğu bu öyküde yaratılışın esasıyla ilgili olmayan ama tanrıların en aptal ve aciz olanından kaynaklanan bir mizah unsuru söz konusudur. Aslında bu öykü bir başka önemli noktaya dikkat çekmektedir, ilk insan bit tanrıdan yaratılmıştır. Bu yüzden o, her ne kadar sınırlı da olsa, tanrısal bir öze sahiptir. Dolayısıyla, insan ile tanrı arasında herhangi bir uçurum mevcut değildir. Maddi evren, erkek, kadın ve bizzat tanrılar aynı özü paylaşırlar ve aynı tanrısal maddeden vücut bulurlar. Pagan görüş bütüncü bir nitelik taşıyordu. Tanrılar, insan soyundan farklı bir ontolojik düzlemde onlardan kesin olarak ayrı bir kategori oluşturmuyorlardı: Tanrısallık temelde insanlıktan farklı değildi. Bu yüzden, tanrıların yukardan aşağıya indirdiği özel bir vahye ya da tanrısal bir yasaya gerek yoktu. Tanrılar ve insanoğlu aynı kaygıyı taşıyorlardı; tek fark, tanrıların daha güçlü ve ölümsüz olmalarıydı.
  • Tabiatta hiçbir şey kaybolup gitmiyor. Bu yapraklar da usul usul toprağa karışacak, tıpkı insanoğlu gibi. Hepimiz zerrelerimize ayrılacağız ve doymak bilmez toprakta zerremiz bile kalmayacak.
    Sonra, bizi hatırlayan tek kişi kalmayınca, biz de ebedi yokluğa karışacağız...
    Selim İleri
    Sayfa 176 - Everest Yayınları
  • CENNET HAYATI

    Cennet bahsinden seçmeler: Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) bildiriyor ki: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem.) buyurdu:

    “Cehennem köprüsünün yedi ayağı vardır. İki ayak arası yetmiş senelik yoldur.
    Köprünün genişliği, kılıncın ağzı kadar incedir. Ondan ilk geçecek olanlar, gözlerini açıp kapayacak kadar zamanda geçerler. İkinci grup, şimşek gibi geçerler. Üçüncü grup, kuvvetli esen rüzgâr gibi geçerler. Dördüncü grup, kuş gibi uçarak geçerler.
    Beşinci grup, koşar at gibi geçerler. Altıncı grup, sür‟atle yürüyen insan gibi geçerler.
    Yedinci grup, yürüyen adam gibi geçerler. Sonra bir kimse kalır ki, Cehennemin üstündeki köprüden en son geçecek olan odur.

    Ona Cehennem köprüsünden geç denir.
    Ayaklarını köprünün üzerine koyar, bir ayağı kayar, sonra köprünün üstüne binip dizleri üzerine sürünerek gider. Bu hâlde Cehennem, onun deri ve kıllarına te‟sîr eder.
    O kimse yok olmayıp, karnı üzerinde sürünmekte, sarsılarak emeklemekte iken, yine bir ayağı kayar. Eliyle yapışıp, diğer ayağıyla asılır. Yine ateş kıllarına ve derisine dokunur. Kendisinin bu ateşten kurtulamıyacağını sanır. Devamlı karnı üzerine sürünerek ve sarsılarak gider. Böylece, köprüyü geçip, Cehennem ateşinden kurtulur.

    Cehennemden kurtulduğunda, Cehenneme bakıp der ki: Bütün mülkün tasarrufu kudret kabzasında olan, fayda, zarar, izzet ve zilletten herseye kadir olan Allahü teâlâ, senden beni kurtardı. Allahü teâlânın bana ihsân ettiği yüksek ihsânı, geçmiş ve gelecekte hiç kimseye vereceğini sanmam. Cenâb-ı Hak, bana seni gördükten sonra kurtuluş verdi.
    Bu hâlde meleklerden bir melek gelip, o kimsenin elinden tutup, onu Cennet kapısının yanında bir göle getirip, bu gölde yıkan ve su iç der. O da yıkanır ve su içer.
    Kendisine Cennet kokusu erişir. Aynı melek onu alıp. Cehennem kapısı önüne getirir.
    Allahü teâlâdan izin gelinceye kadar burada dur der.
    O kimse Cehennemliklere bakıp, köpeklerin havlaması gibi seslerini duyar.
    Ağlayıp, yâ Rabbî! Cehennem ehlinden yüzümü çevir, senden başka şey istemem der.
    O melek, Allahü teâlânın katından gelip, o kimsenin yüzünü Cehennemden Cennet tarafına döndürür.

    O kimsenin bulunduğu yer ile Cennet kapısı arasında bir adım yer vardır. Bu durumda Cennet kapısına bakar. Cenâb-ı Hakka yalvarmağa başlayıp: “Yâ Rabbî, sen her türlü ihsânı bana verdin. Beni Cehennemden kurtarıp, yüzümü Cehennem ehli tarafından Cennet tarafına döndürdün, benimle Cennet kapısı arası ise bir adımlık yerdir. İzzet ve celâlin hakkı için beni Cennet kapısından içeri sok. Senden ancak bunu isterim, başka şey istemem. “Bu hâlde iken yine o melek, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın katından gelip, ey insanoğlu! Niçin yalan söylersin, başka birşey istemem dersin der.
    O kimse, Allahü teâlânın izzetine yemîn ederek, bundan başkasını istemedim der.
    Melek elinden tutup, Cennet kapısından içeri sokar. Sonra melek, Allahü teâlânın katına gider. Bu hâlde o kimse sağından ve solundan Cennete bakar. Bulunduğu yerden bir yıllık mesafede, ağaç ve meyveden başka birşey yoktur. Bulunduğu yerden Cennetin en aşağı ağacına ise bir adımlık yer vardır.

    O kimse, bu durumda Cennet ağacına bakıp, kökünün altından, dalı ve budaklarının beyaz gümüş ve yapraklarının, insanoğlunun dünyâda gördüğü en güzel giyeceklerden güzel olduklarını, meyvelerinin kaymaktan yumuşak, baldan tatlı ve misk kokusundan güzel olduğunu görünce, gördüğü şeylerden şaşar kalır.

    O kimse, o hâlde: “Yâ Rabbî, beni Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Her türlü ihsânı bana verdin. Benimle Cennetin bu ağacı arasında bir adım vardır. Senden onu isterim. Başka şey istemem” der.
    Melek yine gelip, ey insanoğlu, niçin yalan söylersin? Fazlasını istemem dedin. Bu istediğin nedir? Ettiğin yemîn, içtiğin and nerede kaldı? Haya etmez misin? der.
    O melek, o kimsenin elinden tutup onu en aşağı dereceye getirir. Orada bir yıllık mesafesi olan inciden bir köşk vardır.
    O kimse, o köşke varınca etrâfına bakar. Bir yer görür ki, güya o köşk ve onun ötesinde bulunanlar, şimdi gördüğü yerin yanında rü‟yâ gibi kalır. Onu görünce, kendini tutamayıp hemen: Yâ Rabbî, şu makamı senden isterim, başka birşey istemem der.
    Bu anda meleklerden bir melek gelip, ey insanoğlu, sen başkasını istemem diye Rabbine yemîn etmiştin. Niçin yalan söylersin? Hadi burası da senin olsun der. O kimse o makama geldiğinde, oradan da diğer bir makam görür ki, biraz önce kavuşmuş olduğu makam yanında rü‟yâ gibi kalır.

    O kimse yine duramayıp, şu makamı senden isterim yâ Rabbî! der. O melek yine gelip, ona; Ey insanoğlu! Verdiğin sözü tutmazsın. Başka şey istemem demiştin der.
    Fakat onu ayıblamaz ve hakaret etmez. Zîrâ o kimse, kendisine pek yakın şeyleri gördüğünden, şaşılacak hâllere kapılır. O melek ona: İşte bu da senindir der.
    O kimse, o makamına da gelince, oradan da bir başka makam görür, önceki makamları onun yanında rü‟yâ gibi kalınca, artık hayretle şaşıp kalır. Konuşmaya gücü yetmez.

    Bu hâlde ben o kimseye, sana ne oldu ki, Rabbinden istemiyorsun derim. O da, ey efendim (Sallallahu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Rabbil izzete and içtim. Bana korku geldi. Rabbimden istedim.
    Artık bana haya geldi. Utanır oldum der.
    Allahü teâlâ o kimseye hitaben, dünyâyı yarattığım günden, onu yok eylediğim güne kadar olan her türlü hazzı sende toplasam, sonra onun on katını sana versem, seni râzı kılar, hoşnut eder mi? der. O kimse, yâ Rabbî, benimle şaka mı edersin, hâlbuki Sen âlemlerin Rabbisin der. Allahü teâlâ ona, ben onu yapmağa ve ihsân etmeğe kadirim. Dilediğin şeyi benden iste buyurur.

    Der ki, yâ Rabbî, beni insanların yanında bulundur. O anda bir melek gelip, elinden tutup, onu Cennete götürür. Onu Cennet içinde gezdirir. Bu hâlde iken bir şey görünür ki, sanki ona benzer bir şey yoktur. O kimse secdeye kapanıp, secdesinde:
    Rabbim bana tecellî etti der. Yanındaki melek ona başını secdeden kaldır, bu gördüğün, senin derecenin en aşağısıdır der. O kimse, eğer Allahü teâlâ benim gözümü korumasaydı, şu köşkün nûrundan benim gözüm görmezdi der.
    O kimse o saraya iner. O anda bir kimse ile karşılaşır. O adamın yüzünü ve elbiselerini gördüğünde hayretler içinde kalıp, onu melek sanır. Bu adam: Esselâmü aleyke ve rahmetullahi ve berekâtûhü diyerek hizmetinde bulunmak için geldiğini söylediğinde, selâmını alır ve sonra ona: Sen kimsin ey Allahın kulu? der. Ben senin en büyük hizmetçinim ve ben bu makamdayım ve senin için benim gibi bin büyük hizmetçi vardır ki, onlardan her biri senin köşklerinden bir köşktedir. Senin için bin köşk vardır. Her köşkte bin hizmetçi ve hûrîlerden de zevceler vardır, der.

    O kimse, o köşke girer. Orada beyaz inciden bir kubbe görür, içinde yetmiş bölüm vardır. Her bölümde yetmiş yüksek çardak ve her çardağın yetmiş kapısı, her kapı için inciden bir kubbe vardır. O kimse o kubbelere girip, onları açar. Hâlbuki kendinden önce onları mahlûkattan bir ferd açmamıştır. O kubbenin içinde kırmızı cevherden bir kubbe görür ki, boyu otuz metredir. Yetmiş kapısı vardır. Her kapıda, o kubbeye benzer kırmızı cevhere açılır ki, o kırmızı cevherin de yetmiş kapısı vardır. Kırmızı cevherde, onun sahibinin ve diğerinin rengine benziyen bir renk yoktur. Her cevherde, yüksek çardaklar, sedir, koltuk ve tahtlar vardır.

    O kimse o cevhereye girdiği zaman, içinde hûr-i ayndan bir zevce bulur. O zevce, ona selâm verip, o da selâmını alır. Sonra o kimse hayretle dururken, o zevce ona: Bizi ziyâretiniz bu vakit için takdîr olunmuştu. Ben senin zevcenim der. O kimse, onun yüzüne bakar. Sizden biriniz aynada yüzünü gördüğü gibi, zevcesinin yüzünün güzelliği ve temizliği sebebiyle, o kimse kendi yüzünü onun yüzü aynasında görür.
    Zevcenin üzerinde yetmiş hulle vardır. Her hulle yetmiş renklidir. O renklerde birbirine benziyen hiç bir renk yoktur. Elbise şeffaf olduğundan içi görünür. O kimseyi tiksindirecek hiçbir şey onda yoktur. Ancak zevcinin her bakışında, zevcenin güzelliği artar. Onlar birbirlerine bakınca, kendilerini gördükleri birer ayna kadar temiz ve saftırlar.

    Her köşkün, üçyüz altmış kapısı vardır. Her kapı üzerinde, inci, yakut ve cevherden üçyüz altmış kubbe vardır. Bunların hiç birinin rengi, diğerinin rengine benzemez. O kimse köşküne bakınca, gözü o kadar ilerilere ulaşır ki, onda yürüyecek olsa, yüz sene yalnız kendi mülkünde seyretmiş olur. Başka birşey görmez. Gördüğü hep kendi mülkü olur. Ra‟d sûresinin yirmidört ve Meryem sûresinin altmış ikinci âyetlerinde bildirildiği gibi, melekler o kimseye, her gün köşk ve saraylarının kapısından selâm ile ve Allahü teâlâ tarafından hediyelerle gelirler. O hediyeleri takdim edip selâm verirler. Bir meleğin elindeki hediye, diğerininkinden başkadır.
    Onlar için orada akşam-sabah rızıklar vardır.

    Cennet ehli, o kimseye miskin, zavallı derler. Çünkü Cennettekilerin hepsi, derece ve makam bakımından ondan yüksek ve üstündür. O miskin dediklerinin yemeğinde seksen hizmetçi vardır. Canı yemek istediği zaman, ona mahsûs sofralardan kırmızı yakuttan bir sofra kurarlar. Sarı yakutlarla donatılmış ve kuşatılmıştır. Sofranın altlığı incidendir. Çevresi yirmi mildir.
    O sofra üzerine yetmiş türlü yemek konur. O kimsenin huzûrunda seksen hizmetçi ayakta durur. Her birinin elinde yemekle dolu bir tabak, şarabla dolu bir kâse vardır. Her tabaktaki yemek ayrı, her kâsedeki şerbet diğerinden ayrıdır. Sofraya önce getirilen yemeği, sonunda verilen yemek gibi, sondakinin lezzetini baştakinin lezzeti gibi, tam arzu ve istekle duyar. Biri diğerine benziyor sanır. Sofrada bulunan her yemekten yer. O yemek önünden kaldırıldığında, ondan her hizmet edenin nasîbi verilir.

    Cennet ehlinden yüksek derecede bulunanlar, o kimseyi ziyâret ederler. O ise, onları ziyâret etmez. Cennettekilerden yüksek derecelerde bulunan herkesin hizmetinde sekiz bin hizmetçi çalışır. Her hizmetçinin elinde yemek dolu bir sini vardır. Hepsinde ayrı ayrı yemekler vardır. O sofrada bulunan her yemekten yer.
    Yemek önünden kaldırıldığında, ondan her hizmetçisinin payı verilir. Her bir kimse için hûr-i ayn ve dünyâ hanımları vardır. Her zevce için yeşil yakuttan bir köşk vardır.
    Ortası dâire şeklinde kızıl yakuttan donatılıp kuşatılmıştır. Köşkünün yetmiş bin kapısı vardır. Her kapıda inciden bir kubbe vardır. Zevcelerinin üstünde binlerce Cennet hullesi vardır. Her hullede binlerce renk vardır. Hiç biri diğerine benzemez.
    Zevcelerinden her birisinin yanında ihtiyâcını gören bir câriye, meclis içinde bin câriye vardır. Her câriyeyi kendi hizmetinde kullanır. Kendisine yemek getirildiği zaman, önünde yetmiş bin câriye ayakta durur. Her bir câriyenin elinde, başkasının elinde olmıyan yemek dolu bir tabak ve şarabla dolu bir kâse vardır.
    O kimse, dünyâda Allah rızâsı için sevdiği bir mü‟min kardeşini görmeği arzu edip, ona şefkatten dolayı, acaba helak mi olmuştur, düşüncesiyle, keşke kardeşimin ne olduğunu bilsem der. Allahü teâlâ o kimsenin kalbini anlayıp, meleklere, “Benim şu kulumla kardeşinin bulunduğu yere gidiniz” buyurur. O anda, bir melek, üzerinde nûrdan eyerle seçkin bir burak getirir.
    Bu melek, o kimseye selâm verir. O da selâmını alır. Melek ona: Kalk, bu buraka bin de, kardeşine gidelim der. O da buraka biner. Cennette bin yıllık uzaklığı, dünyâda en güzel bir atla bir fersah mesafeyi almanızdan daha kısa zamanda alır. Hemen kardeşinin makamına ulaşır.
    O kimse, o anda kardeşine selâm verip, kardeşi selâmını alır. Merhaba deyip, memnun olduğunu bildirir ve: Kardeşim, sen nerede kaldın? Senin için korkmuştum der. Bu hâlde birbirlerine sarılıp, sonra ikisi de: “Allahü teâlâya hamdolsun ki, bizi birleştirdi ” diyerek, buluşmalarına güzel seslerle hamd ederler.
    Bu hâlde Allahü teâlâ onlara buyurur, ki: Kulum, bu zaman amel zamanı değildir.
    Selâm ve dilemek zamanıdır. Benden isteyiniz vereyim. Onlar da: “Yâ Rabbî! Bizi bu derecede bir arada bulundur” diyerek yalvarırlar.
    Allahü teâlâ o dereceyi inci ve yakutla süslenmiş bir çadır içinde onlara meclis yapar. Zevceleri için ondan başka makamlar ihsân eder. O mecliste yiyip, içip, zevk ve safâda olurlar.
    Cennet ehlinden bir kimse yemekten bir lokma alıp ağzına koyarken, aklına bir başka yemek gelirse, ağzındaki o lokma, aklına gelen yemek olur.
    Cennette olanların küçük ve büyük hepsinin boyları Âdem aleyhisselâmın boyu kadar olur. Onun boyu otuz metredir. Cennettekiler sakalı çıkmamış gençler gibi olup, hakkın kudreti ile gözleri sürmelidir. Letâfet ve temizlikte, hamamdan yeni çıkmış gibidirler. Kendilerinin ve hanımlarının boyları birdir.
    Cennet ehli bu durumda iken bir ses duyulur. Bu sesi Cennetin yüksek ve alçak, yakın ve uzağında olanların hepsi işitir. Der ki: “Ey Cennet ehli! Hepiniz makam ve yerlerinizden memnun musunuz?” Hepsi birden, evet diyerek râzı ve memnun olduklarını bildirirler. Allahü teâlâya yemîn ederiz ki, bize iyi yerleri ihsân eyledi.
    Bulunduğumuz yerlerin değişmesini istemeyiz. Yâ Rabbî, senin nidanı işittik, ona doğru sözle cevap verdik; Yâ Rabbî, mübârek cemâline bakmak isteriz, bize kendini göster. Çünkü senin yüksek katında en üstün sevâbımız ve büyük mükâfat ve karşılığımız, mübârek cemâline bakmaktır derler.

    Bu hâlde Allahü teâlâ, Dârüsselâm adındaki Cennete, süslen ve kullarımın beni görmelerine hazırlan diye emreder. Dârüsselâm, Allahü teâlânın emrine uyarak süslenir ve görecek olanlar için hazırlanır. Allahü teâlâ meleklerden birine, kullarıma söyle, gelsin beni görsünler buyurur. Allahü teâlânın bu yüksek emri üzerine, o melek, Allahü teâlânın katından ayrılıp yüksek ve tatlı bir sesle seslenir ve der ki; “Ey Cennet ehli ve ey Allahü teâlânın sevgili kulları, Rabbinizi görünüz.” Bu sesi Cennette bulunanların yüksekleri ve aşağıları işitip, hep birden bineklerine atlayıp, beyaz misk ve sarı za‟ferandan yüksek bir tepenin üstüne çıkarlar. Orada kapının yanında selâm verirler. Selâmlarında; “Esselâmü aleynâ min rabbinâ” diyerek, izin isterler.

    Kendilerine Allahü teâlâ tarafından izin çıkınca, Dârüsselâmın kapısından girmek isterler. Bu hâlde Arş‟ın altından Mesire adında bir rüzgâr esip, misk ve za‟feran tepeleri üzerinden geçerek, kaldırmış olduğu misk ve za‟feranı, cenâb-ı Hakkı göreceklerin üzerlerine saçıp, onların elbise, baş ve boyunlarını güzel kokularla muattar kılar. Bu hâl ile Dârüsselâm‟a girer. Arş ve Kürsî‟ye bakarlar. Henüz tecellî olmadan ve üzerlerine bir nûr parlamadan: Sübhâneke rabbenâ, kuddûsün rabbül melâiketi ver-rûh, tebârekte ve teâleyte emâ nenzurü vecheke diyerek, Allahü teâlâyı tesbih ve takdis ile cemâlini kendilerine göstermesi için yalvarırlar.

    Bu durumda, Allahü teâlâ nûrdan perdelere: “Çekiliniz” diye emredince, birbiri arkasında olan nûr perdeleri kalkar. Hattâ yetmiş perde kalkar. Her perde, bir sonrakinden nûr bakımından yetmiş kat kuvvetlidir. Bu hâlde Allahü teâlâ onlara tecellî eyler. Onlar Hakkın dilediği kadar secdeye kapanırlar. Secdede: “Sübhâne lekel hamdü ve ttesbîhu ebeden. Bizi Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Cennet ne güzel yerdir. Senden tamamen râzıyız, sen de bizden râzı ol” derler. Hamd, tesbih ve takdis ederler, Allahü teâlânın kendilerinden râzı olmasını isterler.

    Bu hâlde Allahü teâlâ onlara: “Kullarım, ben sizden her hâlinizle râzıyım. şu an amel zamanı değildir.
    Ancak cemâlimi görmek, ondan lezzet almak ve ni‟metlerim zamanıdır. İhsân ve lika zamanıdır. İstediğinizi dileyin vereyim. Temenninizi arzedin ki, fazlasını ihsân edeyim” buyurur.
    Cennet ehli, o zaman tekbîr ile başlarını secdeden kaldırırlar. Onu görürler. Fakat Allahü teâlânın nûrunun çokluğundan, ona bakamazlar. Bu durumda Allahü teâlâ onlara: “Merhaba ey kullarım, ey asfiyâm, ey ahbabım, ey evliyâm, ey seçkin kullarım” buyurur ve onları rahatlandırır.
    Allahü teâlâ, Cennettekilere hitaben: “Geliniz, makamlarınıza oturunuz”
    buyurduğunda, önce Resûller gelip minberler üzerine otururlar. Sonra nebiler gelir, kürsîler üzerinde otururlar. Sonra sâlihler gelip, kıymetli örtüler üzerine otururlar.
    Bu hâlde onlara, inci ve yakutla süslü yetmiş türlü renkle renklendirilmiş nûrdan sofralar kurulur. Allahü teâlâ, o sofraların hizmetçilerine, onları yediriniz buyurur.
    Onlara ziyâfet için konan her sofra üzerinde, inci ve yakuttan yetmiş bin tabak vardır.
    Her tabakta yetmiş çeşit yiyecek vardır.
    Allahü teâlâ: “Ey kullarım, yiyiniz” buyurur. Onlar da, Allahü teâlânın dilediği miktarda yerler. Birbirlerine, bizim esas makâmımızdaki yiyecekler, bu yiyeceklerin yanında rü‟yâ gibi kalır derler. Allahü teâlâ hizmet edenlere, kullarıma su veriniz, buyurur. Sofrada hizmet görenler, onlara şarab getirirler. Cennet ehli ondan içerler.
    Birbirlerine, bizim makâmımızdaki şarablarımız, bunların yanında rü‟yâ gibidir derler.
    Allahü teâlâ, yine sofrada hizmet edenlere, meyveler ikram ediniz buyurur.
    Hizmet görenler meyve getirirler. O meyveleri yedikleri zaman, yine birbirlerine, bizim kaldığımız yerdeki meyveler, bunların yanında rü‟yâ gibidir derler.
    Allahü teâlâ onlara, kullarımı yedirdiniz, içirdiniz ve onlara meyva verdiniz. şimdi hulleler giydiriniz. Hizmetçiler hulleler giydirirler. Yine birbirlerine, şu giydiğimiz hullelerin yanında, kendi makamımızda giydiklerimiz rü‟yâ gibi kalır derler.

    Hulleleri ile kürsîleri üzerinde otururlarken, Allahü teâlâ onlara Arş‟ın altından bir rüzgâr gönderir. O rüzgâra Mesire denir. O rüzgâr onlara Arş‟ın altından, kardan beyaz, misk ve kâfur getirir. Onların elbise, yaka ve başlarını çok güzel kokutur. Sonra önlerindeki sofraları, üzerlerinde yemekler olduğu hâlde kaldırırlar. Allahü teâlâ onlara hitaben; şu anda benden dilediğinizi isteyiniz vereyim, arzunuzu beyân edin, fazlasını ihsân edeyim, buyurduğunda, hepsi birden: “Ey Rabbimiz, senden istediğimiz, ancak, zâtının bizden râzı olmasıdır” derler. Allahü teâlâ: Ey kullarım, ben sizden râzıyım buyurur.

    Bu durumda Cennettekilerin hepsi Sübhânallah ve Allahü ekber deyip, secdeye vardıklarında, Allahü teâlâ, kullarım, başlarınızı secdeden kaldırınız, bugün amel günü değildir. Bugün cemâlime bakınız, ni‟metlerime kavuşmanız, sevinç ve lezzet içinde olmanız icâbeden gündür. Bu hâlde, Rablerinin nûruyla, yüzleri nurlanmış ve parlamışolup, başlarını secdeden kaldırırlar.

    Allahü teâlâ onlara, “Menzil ve makamlarınıza dönünüz” buyurmasıyla, oradan ayrılıp giderlerken, hizmetçilerini, binekleri hazırlamış bekler vaziyette bulurlar. Sonra bineklerine binerler. Her biri için yetmiş bin hizmetçi de onlar gibi bineklere biner.

    Onlardan isteyen, köşklerine kadar cemâat ve cem‟iyyetle beraber gider. Sonra diğerleri de, bu şekilde diledikleri köşklerine giderler. Bunlardan biri köşküne varıp, zevcesi onu güler yüz ve tatlı sözle karşılayıp: “şu anda bana, şimdiye kadar sende görmediğim bir güzellik, nûr, koku, elbise, hulle ve süsle geldin” der.
    Bu anda Allahü teâlânın katından bir melek yüksek sesle: “Ey Cennet ehli! Bunun gibi size, her zaman sonsuz ni‟metler verilecektir” diye seslenir.

    Ra‟d sûresinin yirmidördüncü âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi, Melekler onlara Cennetin her kapısından gelirler. Dünyâda sıkıntı ve günahtan ve her türlü kötülüklerden sabırları sebebiyle, Allahü teâlâ, onları her âfet ve kederden sâlim kıldığını ve Cennetin onlar için güzel son ve ebedî kalınacak yer ve makam olduğunu müjdeleyerek, Allahü teâlânın selâmını onlara ulaştırır. O melekler ile beraber, onlara Allahü teâlâ tarafından hediye olarak sunulacak her türlü yiyecek, içecek, elbise ve süsler de vardır. Onları da verirler.

    “Cennette yüz derece vardır. İki derece arasında bir emîr vardır. Cennet ehli O emîrin fazilet ve üstünlüğünü görürler. Cennette beyaz misk ve za‟ferandan dağlar vardır. Cennet ehli, yemeklerini yiyip miskten güzel kokulu şarablarını içince, terlerler.

    Büyük ve küçük abdest bozmazlar. Tükürmezler, sümkürmezler. Başları ağrımaz. Hasta olmazlar.
    Cennetliklerin üstünleri ve aşağı derecede olanları yemek yiyip, iki saat dayanıp, otururlar, iki saat da, birbirlerinin üstün meziyetlerini sayarlar. Dört saat, kendilerini yaratanı temcîd ve takdis ederler. İki saat, birbirlerini ziyâretle meşgûl olurlar.

    Cennette bulunanların en aşağı dercede olanına, ihsân ve bahşiş vardır. Yanına insanlar ve cinler gelse, yanında insan ve cinlerin üzerinde oturup dayanacakları kürsîler, yatak ve yastıklar vardır. Sofra, tabak, hizmetçi, yiyecek ve içecekten bir kişinin payına düşecek kadar da fazla vardır.

    Cennet ağaçlarının ba‟zısı altın, ba‟zısı gümüş, ba‟zısı yakut, ba‟zısı da zeberceddendir. Budakları da böyledir. Yaprakları, sizden birinizin dünyâda gördüğü kumaşların en güzeli gibidir. Meyvesi kaymaktan yumuşak, baldan tatlıdır. Her ağacın uzunluğu beşyüz yıllık, kökünün kalınlığı yetmiş yıllık mesafe miktarıdır. Cennet ehlinden bir kimse, Cennet ağaçlarına bakınca, o ağacın gövde, dal ve yapraklarının ve meyvelerinin sonuna varıncaya kadar görür. Her ağaçta yetmiş bin çeşit meyve vardır.

    Herbirinin renk ve tadı diğerinden başkadır. Cennet ehlinden biri, o meyvelerden birini arzu ettiğinde, o meyvenin bulunduğu dal, o kimse o meyveyi alsın diye, ne kadar uzakta olsa da eğilir. O kimse o meyveyi eliyle alamazsa, ağzını açar ve meyve ağzına düşer. O ağaçtan bir meyve koparıldığında, Allahü teâlâ onun yerinde, ondan daha güzel, daha üstün ve daha güzel kokulusunu yaratır. O kimse, o ağaçtan kendisine yetecek kadar alıp, aynı dal yine eski yerine gider. Cennette ba‟zı ağaçlar daha vardır ki, ipek, hulle ve sündüs adı verilen ince dibalar ve eşsiz süsler onlardan meydana gelir.

    Cennette ba‟zı ağaçlar daha vardır ki, tomurcuklarından misk ve kâfur saçılır.
    Cennet ehli her Cum‟a günü Rablerini görürler.
    Eğer Cennet taçlarından bir taç semâdan sarkıtılmış olsaydı, güneşin ışığı elbette görünmez olurdu.

    Cennette köşkler ve kasırlar vardır. Onlarda su, süt, şarab ve baldan dört ırmak vardır. Sürahileri misk ile mühürlenmiştir. Cennet ehli onlardan, Cennet pınarlarından, ya‟nî Zencefil, Tesnîm ve Kâfur çeşmeleri nden birisiyle karıştırmaksızın saf olarak içmezler. Ancak mukarrebler bunlardan hiçbir şey karıştırılmadan, saf olarak içerler.
    Eğer Allahü teâlâ Cennettekiler arasında sevinç ve neş‟elerinin çokluğundan ötürü, şarab dolu kâselerin sunulmasını, birbirlerine rağbet ve iştiyak ile takdimlerini hükmetmemiş olsa idi, kâseyi hiçbir zaman ağızlarından çekmezlerdi.

    Cennet ehli, binlerce yıllık veya bundan fazla mesafeden gelip, birbirlerini ve kardeşlerini ziyâret ederler. Kardeşleri yanından döndükleri zaman, kardeşleri tarafından onların bulundukları yere hediyeler gönderilir.
    Cennet ehli, Allahü teâlâyı görüp, dönmek istedikleri zaman, herbirine yeşil birer nar meyvesi verilir. İçinde yetmiş tane vardır.
    Her tane diğerine benzemiyen bir renktedir.

    Dönüşte Cennetin çarşılarına uğrarlar. Orada alış-veriş yoktur. O çarşılarda, hulleler, sündüs, istebrak, ipek, inci ve yakuttan, eşi, benzeri olmıyan süsler ve asılmış taçlar vardır. Her çeşitten taşıyabildikleri kadar alıp giderler. Hâlbuki Cennet çarşılarından birşey eksilmez.
    Cennette, insanlardaki şekil ve güzellikten daha güzel sûretler vardır. Bir kimse, kendi sûretinin benim güzel sûretim gibi olmasını temenni eder, kendi yüzünün güzelliğinin, benim yüzümün güzelliği gibi olmasını isterse, Allahü teâlâ, onun yüzünün güzelliğini arzusuna uygun yapar diye, bu sûretlerin üzerinde yazılmıştır.

    Sonra onları, köşk ve makamlarına dönünce, hizmetçileri saf hâlinde ve ayakta, hoş geldiniz diyerek karşılar. Herkes yanındakine müjde vererek, dilden dile zevcesine ulaştırılır. Zevcesi sürûr ve neş‟esinin çokluğundan, onu karşılamaya çıkıp, kapının yanında merhaba deyip selâm verir. Muhabbet ve sohbet hâlinde köşke varırlar.

    Cennet ehli, yemekten sonra öyle bir şarab içerler ki, daha içer içmez, yedikleri yemek ve içtikleri şerbetleri misk gibi eder. Ona (ġarâb-ı Tahûr) denir. Misk gibi kokusu çıkar. Karınlarında eziyyet verecek, rahatsız edecek bir hâl olmaz. Bunu içtikten sonra, yine yemek isterler. İşte Cennet ehlinin hâli böyledir, her zaman yenilenerek, ebedî olarak böyle devam eder.

    Cennet ehlinin binek hayvanları, beyaz yakuttan yaratılmıştır.
    Cennet üçtür: Cennet, Cennet-i Adn ve Dârüsselâmdır.
    Cennet, Cennet-i Adn‟den milyon kere küçüktür. Cennet köşklerinin dıĢı altından, içi zebercedden, çıkma ve sundurmaları kırmızı yakuttan, şerefe ve balkonları incidendir.

    Cennet ehli, Cennette zevcesiyle sohbet edince, zevki yediyüz yıl devam eder.
    Eksilme ve değişme olmaz. Sonra öncekinden daha güzel zevcesi, sizinle kavuşma zamanımız gelmiştir der. O kimse ona, sen kimsin? der. Ben, Allahü teâlânın Secde sûresinin onyedinci âyet-i kerîmesinde vasfeylediklerindenim deyince, o kimse onun yanına gider. Onunla yiyip, içer, sohbet eder.

    Cennette, altından ırmaklar akan ağaç vardır ki, süvari bir kimse, onun gölgesinde yediyüz yıl yürüse sonuna erişemez. Dallarının herbirinde kurulmuş Şehirler vardır. Bu şehirler binlerce kilometre uzunluğundadır. İki şehrin arası, doğu ile batının arası kadardır. Selsebil çeşmesi, Cennet köşklerinden o şehirlere akar. O ağacın bir yaprağının altında büyük bir cemâat gölgelenir.

    Cennet ehlinden bir kimse zevcesinin yanına vardığında, zevcesi ona: Beni sana ikram ve ihsân eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cennette bana senden sevgili ve muhabbetli bir başka şey yoktur der.

    Cennette, anlatanların anlatamadığı, âlimlerin kalb ve hatırlarına gelmediği, dinleyenlerin kulaklarının duymadığı, insanların görmediği şeyler vardır.

    Dünyâda hiç bir menfaat ve karşılık beklemeden, yalnız Allah rızâsı için sevişenlere, Adn Cennetinde kırmızı yakuttan bir direk üzerinde makamlar vardır. O direğin kalınlığı binlerce yıllık mesafedir. Üzerinde binlerce bina ve her binada bir köşk vardır. O Allah için sevişenlerin alınlarında: “Bunlar, dünyâda Allah için sevişenlerdir” diye yazılıdır. Bunlardan birisi kendi köşkünde, Cennet ehline göründüğünde, güneşin ışığı yer yüzünün evlerini aydınlattığı gibi, onun nûrunun şua ve ziyası Cennettekilerin köşk ve saraylarını pür nûr ve ziyadar eder, aydınlatır. Cennettekiler onun yüzüne bakıp, onu tanırlar. Şu kimse, Allah için sevişenlerden olur” derler ve onun yüzünü, ondördüncü gecedeki Ay‟ın nûru gibi görürler.

    Cennet ehlinden bir kimsenin, hizmetçisinden üstünlüğü, ondördüncü gecedeki Ay‟ın parlaklığının diğer yıldızlardan olan üstünlüğü gibidir.

    Cennetteki kadınlar yemeklerden sonra güzel ve yüksek sesler çıkarıp, biz sonsuz olarak Cennetteyiz, ölmeyiz. Emniyetteyiz, asla korkmayız. Hakkın rızâsına kavuşmuş uz. Artık ebedî olarak Hakkın gazâbına düçâr olmayız. Biz genciz. Asla ihtiyârlamayız. Elbiseler ile örtülüyüz, hiçbir zaman çıplak olmayız. Bizler hayrân-ı hisânız, ya‟nî huyları ve yüzleri güzel olanlarız. İyi insanların zevceleriyiz derler.

    Cennet kuşlarının yetmiş bin kanadı vardır. Her kanadının rengi ayrı ayrıdır. Her kuşun büyüklüğü, en ve boy olarak birer mildir. Mü‟min olan kimse, onlardan kebab ve kızartma yapmak isteyince, kuş onun yanına gelip, tabak içine konup silkinir. Pişmiş ve kızarmış olarak, yetmiş çeşit yemek olarak ortaya çıkar. Tad ve lezzeti, kudret helvası denilen mennden iyi, hafiflik ve yumuşaklığı kaymaktan çok ve sütten beyazdır. Mü‟min ondan yiyince, aynı kuş silkinip uçar, bir tüyü ve kanadı eksilmez.

    Cennet kuşları ve binekleri, Cennet bahçelerinde ve Cennet köĢkleri etrâfında güdülürler.

    Allahü teâlâ, Cennette olanlara altın yüzükler ihsân eder. O yüzükleri takarlar. Bu yüzüklerin adı, sonsuzluk yüzükleridir. Bunlar Cennette sonsuz kalmağa alâmettir.

    Sonra Cennet ehli, Dârüsselâmda Allahü teâlâyı gördüklerinde, Allahü teâlâ, onlara inci ve yakuttan da yüzükler ihsân eder.
    Cennette bulunanlar, Dârüsselâmda Allahü teâlâyı görmek için toplandıkları zaman, yerler, içerler ve çeşit çeşit ni‟metler ile ni‟metlendirilirler. Allahü teâlâ, Dâvûd aleyhisselâma: “Ey Dâvûd, o güzel sesinle beni temcîd ve takdîs eyle” buyurduğunda, Dâvûd aleyhisselâmın güzel sesini dinlemek ve ondaki lezzet ve te‟sîre kapılmak ya‟nî Cennet içinde onu dinlemek için susmayan bir şey kalmaz.

    Sonra Allahü teâlâ, onlarahulleler giydirir. Sonra Dârüsselâmdan kendi yerlerine dönerler. Cennette herkes için bir ağaç vardır. O ağaca Tûbâ denir. Cennette olanlardan biri iyi elbiseler giymek istediğinde, Tûbâ ağacının tomurcukları onun için açılır. Her tomurcuk altı renktir. Her renkte altmış renk vardır. Bir tomurcuk ve elbise, diğerine benzemez, istediğini alır.

    Cennet kadınlarının sinesinde: “Sen benim habîbimsin, ben de senin habîbinim.
    Ben senden şaşmam ve ayrılmam. Kalbimde de vesvese, endişe, kıskançlık, çekememezlik ve hıyânet yoktur” diye yazılıdır. Cennet ehlinden birisi zevcesinin göğsüne baktığında, kemik ve etlerinin arkasında, karaciğerini ve yüreğini görür.

    Zevcesinin ciğeri kendine, kendi ciğeri zevcesine ayna olur. Nitekim Errahmân sûresinde: “Cennet ehlinin zevceleri, beyazlık ve kırmızılıkta, saf yakut ve temiz mercan gibidirler” âyet-i kerîmesi bunu gösteriyor.
    Cennet ehli öyle bineklere binerler ki, onların ayağı, gözünün gördüğü son noktaya erişir. Bu binekler, yakut ve inciden yaratılmıştır. Büyüklükleri de yetmiş mildir. Dizginleri, inci ve zebercedden halkalar ile sıra sıra işlenmiştir.”
  • 336 syf.
    Nihayet okudum zaman bulup da. Gerçi zaman da beni bulmuş olabilir ama konumuz bu değil. Hoş zaten bu konuya girersek de çıkamayız gibime geliyor. Ya da denemek lazım belki bilemiyorum. Velhasıl canım şu an şu kitabın incelemesini yapmak istediğinden bir müddet rafa kaldırıyorum zaman muhabbetini. Belki de orada çürüyüp gidecek zamanla... Neyse başlayalım...

    Bu kitabın fikri aklıma takıldı efendim. Fikrime takıldı. Ben tamamen spoi içerikli konuşiciim. Bunu bilerek okumaya başlayanlar ile uçuş kemerlerimizi bağladıktan sonra yolumuza devam edelim...

    Ne diyorduk. Fikir. Malerman kitabın adını ‘kuş kafesi’ koyarak ne anlatmak istedi? Şüphesiz bütün bu olanlardan kurtulan o üç muhabbet kuşunun etkisi olması lazım gelir. Peki, nedir ‘bütün bu olanlar’? Efendime söyleyeyim lakin siz de anlayın ki (sonuçta efendim ile muhabbet etmiyorum değil mi? ya da kim bilebilir?) Malorie hamile. Yalnız bir kadın, her ne kadar kardeşi ile yaşasada. Yalnızlığı bilerek seçmiş hatta. Dış dünyadan korkan biri mi desem... Çünkü kız kardeşi ‘asıl yalnızlıktan korkmalısın’ demiş idi kendisine. Ressamlığı da var. Yine yalnızlık bağlamında resimler çiziyor... Neden resimlerinde susan insanlar çizdiğini soran kız kardeşine ‘onlar susmuyor, konuşacak konuları yok...’ diyor.

    Evet. Nihayet bir ipucu yakaladım gibi. Teknolojinin bizleri ne kadar yalnızlaştırdığının altını çizmiş olabilir yazar. Çünkü Malorie ne zaman dışarı çıksa etrafında telefonu ile haşır neşir insanlar beliriyor. aç parantez, Modern zamanlarda aşk dipdidiriru mudur nilcim, kapa parantez.

    Teknolojinin bizlere sanal bir cennet sunduğu aşikar. Sırf bu sebepten, onda var bende niden yok temalı serzenişlerin ister istemez bilinçaltımıza yerleştiği de kesin. Belki de bu yüzden insanlar garip bir şekilde intihar ediyor kurguda. Bilemiyorum Altan. Elbette başka sebepleri de mevcut olmalı ki tezimiz sağlam olsun, rayına otursun.

    Düşününce teknoloji müsebbipli birbirimizi ihmal ettiğimiz kadar doğayı da ihmal ediyoruz. Kirletiyoruz soluduğumuz havayı. Radyolojik etkenler de var tabii uyguladığımız doğa üzerine(aşırı devrik cümle). Gübre-tohum işine hiç el atmıyorum zira kalbim dayanmıyor sevgili dostlarım. Sonu kendi eli ile mi getiriyor insanoğlu yoksa?

    Biraz aydınlanır gibi olduktan sonra gelelim finale. Öncelikle iki çocuğun kurtulması harika oldu. Mutlu sonla bitti. Sonu konusunda çok detay vermeyeceğim ancak çok güzeldi gerçekten. Genel anlamda çok beğendiğimi anladım sizlerle birlikte incelerken kitabı. Sistem eleştirisi üzerine gerilmek isterseniz buyurun okumaya...
  • 272 syf.
    Merhabaaaaa


    "Hayal varsa gerçek de vardır.Hayali kurulmayan gerçek olur mu hiç!"

    Ayşe Kulin'in Handan isimli kitabına değineceğim bugün.Bir merakla alıp okuduğum okurken de içerisinde kaybolduğum bir kitap oldu.Akıcıydı ve bu yüzden bir solukta bitirdim.Kitabın içeriğine gelecek olursak Handan isimli kahramanımızın başına gelen olayları,yanlış eş seçimininden bahsediliyor.Handan çocukluk aşkının onu geride bırakarak Amerikaya okumak için gitmesini hazmedemiyor.Daha doğrusu orada kendisine yeni sevgili bulduğunu ve onu boşu boşuna beklediğini düşünüyor.Ona inat olsun diye sırf intikam için kendisinden yaşça büyük birisi ile evleniyor.Çok geçmeden bu tercihinin de yanlış olduğunu anlıyor.İlerleyen zamanla birlikte aldığı olumsuz darbeler ile hayata zor da olsa tutunmaya çalışıyor.Yeğeni ile yeni bir hayat kurarken de başlarına gelmeyen kalmıyor fakat ne olursa olsun Handan hayata sıkı sıkı tutunmayı başarıyor.

    Tarih hep tekerrür eder adaşım çünkü insanoğlu asla ders almaz."
  • "Bu duvarlar yetmiyor bizi ayırmaya bilesin...
    Bu parmaklıklar, bu demir kapılar, bu hava, inan...
    Bazen bir yumrukta yıkacak kadar güçlü,
    Bazen bir serçe kadar güçsüzsem, bir nedeni vardır...
    Hangi zorluğu yenmemiş insanoğlu.
    Hele taşıyorsa içinde bu insanca sevgiyi.
    Güzel günler zorlu duraklardan geçer sevdiğim.
    Damla damla birikiyor insan.
    Damla damla sevgili...
    Bir gün akıp gideceğiz hayata...
    Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar bilesin.
    Benim yüreğim sensin şimdi, seni vurur durur...
    Ve yine damla damla çoğalıyorsun içimde."
    (Yılmaz Güney)✌🌼
  • 424 syf.
    ·10 günde·7/10
    Şirin, Mona ve Peri. Dinsiz, inançlı ve mütereddit. Ortadoğu kültürlerinden çıkan ve birbirlerini anlayamayan küskün kız kardeşler. Havva'nın üç kızı.
    Sayfa 381.

    İncelememe bu sayfada yer alan ufak paragrafla başlamak istedim çünkü bu ufak kesit belki de tüm kitabın özeti olabilecek nitelikte.
    Kitabı elime alıp okumaya başlamadan önce her kitapta yaptığım gibi gerek arka kapağını okudum gerekse kitap kapağı ve kitap ile ilgili ufak bir araştırma yaptım ve kitabı daha çok merak ettim bu sayede. Aslında şunu belirtmeden geçemeyeceğim ben daha önceden sadece Elif ŞAFAK'ın "Aşk" kitabını okumuştum ve onu okumadan önce de yapmıştım bu klasik kitap önceso hazırlık evremi ve kitabı okuduktan sonra da fark etmiştim ki insanlarında dediği gibi yazar popüler kültürü seviyor ve bunu da kitaplarına yansıtıyor fakat edebi yanını hiç vurgulayamıyor kitaplarında kısacası yine Aşk kitabında olduğu gibi bunu Havva'nın üç kızı kitabında da fark ettim.
    Gelelim biraz kitap içeriğine. Kitap belki edebi olarak zayıf olabilir fakat Türkiye hakkında o kadar güzel betimlemeler, yargılar vardı ki gerçekten her sayfayı okurken istemsizce 'Gerçekten haklı' diye bir ifade kullandım. Ülkenin eksik yanları mükemmel nakledilmiş, güzel bir eleştiri olmuş kitapta gerek kadınlar için gerek ülke için.
    Kitapta konu olarak üzerinde durmak istediğim ve bence asıl mesaj olan şey ise her zaman ne olursa olsun bir şeye körü körüne inanmamak. Çünkü karakterlerden birisi inanılmaz bir din tutkusu yaşarken birisi ise din yoksunluğu yaşıyor sonuna kadar. Peki neden böyleyiz? Insanoğlu neden bu kadar uçlarda bir şeye bağlılık duyar, inanır? Kitap boyu bunu hep düşündüm ve bence bunun cevabı farklı görüşlere hayatımızda yer vermememiz, bu yer verme için ise kesinlikle okumak gerekli. Okursak, araştırırsak pencerimiz genişler, bakış açımız artar.
    Kitapta bir diğer takıldığım nokta ise Peri ve muallaklığı. Peri'de kendimden bir şeyler gördüm kendi ruhumdan, iç dünyamdan. Çünkü o da benim gibi hep sorguluyor evreni, Tanrı'yı, tabiatı ve en çokta kendini...
    Eklemek istediğim bir şey daha var bu kitapla çokça Tanrı kavramını sorguladım. Kitabın bazı yerlerinde Mona ve Selma gibi hissettim kendimi bazı yerlerinde ise Şirin ve Mensur gibi ama en çok Peri oldum kitapta. Bu kitapla yeni bakış açıları eklendi hayatıma.
    Kitapta beni etkileyen bir diğer kişi ise Profesör Azur. Bence kesinlikle çok değişik bir zihni var. Kitap boyu en çok istediğim şey Azur'un zihninde yolculuk yapmaktı. Değişik bir öğretme sitili vardı ilgi çekici ve ürkütücü.
    Son olarak eklemek istediğim bir şey ise Elif Şafak ile ülkemi, geçmişimi, iç dünyamı ve Tanrı'yı ele aldım bolca, her satırda. Bazen bu durum beni zorlasada yine de keyif aldım fakat bu kitapta bekledigim o son yoktu yani kitap genel anlamda bir eleştiri kitabı olabilir bence fakat edebi değeri çok düşüktü okurken sarmayan yerler oldu beni. Ne zaman bitecek bu kitap, ee hani nerede önemli bir son dediğim noktalar oldu. Bu yüzden kitap bu yönden benden kaldı ama yine de okunabilir, kafa dağıtmalık bir kitap yani sevgili okurlar okursanız hayatınıza hangi açıdan olur bilmiyorum ama bir pencere daha eklenebilir boyutu nasıl olur bu pencerenin bilemem. Sevgiyle ve bolca okumayla esen kalın.