• "Ne oldu bize bilmiyorum ama iyi şeyler olmadığını çok iyi biliyorum. Ya çok yanlış zamanda karşılaştık ya da hiç karşılaşmaması gereken iki insandık. Biz neydik bilmiyorum. Sevgili desem değil, aşık desem değil bildiğin rastlantıydık işte, ondan öte gidemedik."
  • 416 syf.
    "Kalbimdekiler beni görünmez kılıyor. Ben, herkesin yalnızlığıyım."
    Sevgili Kaan Murat Yanık, romanı yazarken uzunca bir süre geçmişti. Uzun boylu bir merakla bunca emeğin ortaya çıkaracağı ürünü beklemiştim ben de. Kapağı ve romanın adı tanıtılınca meraktan içim gitmişti. Yine de okumak için hayatımın güzel bir parçasını bekledim. Sınavlar, taşınma dertleri, virüs telaşını bir atlatıverip kahvemi alıp klasik müziğimle okudum bu güzel romanı..

    Roman bir cinayetle başlıyor. Alalede bir cinayete benzemiyor üstelik özenle tasarlanmış gibi.. Bu cinayet sebebiyle bir polis memurunun uykuları kaçıyor. Derken karşımıza çiçek isimli bir kadın çıkıyor: Nergis.. Psikolojisi iyi değil çünkü o da kıskançlık krizleri sebebiyle şiddete uğramış bir çiçek.. Yüzünün yarısı asit sebebiyle mahvolmuş bir kadın..
    Burada yazarın kadın ruhundan, kadın kalbinden, hislerinden nasıl bu kadar iyi anladığını merak ettim. Onun ruhunda sönen yaşama sevincini, acısını, bu süreçte elinden geldiğince kaçtığı adamın onu haince bulmasını.. Her yazar böyle hassas bir konuyu bu kadar net ortaya koyamazdı bence.

    Daha sonra hiç durmadan ilerleyen bir romanın akışında buldum kendimi. Bu akıştan çıkamıyorsun üstelik. Önce Firuz dedeyle karşılaşıyoruz, sonra Baküye gidiyoruz onunla hızla dergahtan kaçan bir arabayla. Yol uzun, anlatmaya başlıyor Firuz dede hem de kendi hikâyesini. Karşımıza dünyanın en eğlenceli dostları çıkıyor böylece. Bir masal diyarının içi sanki, masal içinden hakikatler, sonra hakikatlerden masallar çıkıyor yolumuza.
    Firuz ile Ayvaz baytar olacak iki genç neşeyle yürüyor Bakü sokaklarında. Habibe avradın kapısına varınca bu kadın heybesinden Harut ile Marut hikayesini çıkarıveriyor öyle ortaya. Aheooo.

    Tarihin gelişimini o çağdan bütün gerçekliği ile seyrederken hem de büyüleyici bir masalın içinde yaşatıyor bizi yazar. Biz ne de olsa kaderimizi yaşayan kuklalarız. Bu ikili dostun sohbetlerinden doğuyu, batıyı, aşkı, kitapları, geceyi, gündüzü ve her meseleden biraz biraz duyuyor insan.. Derken bu neşeli ikilinin ortasına bir zühre yıldızı düşüveriyor, adı Maral.
    Savaş çıkacak mı endişesiyle bir şehir düşünün. Üniversite ve dahi sokaklar dalgalanıyor. Gençlerden gönüllü olanlar seçiliyor. Koca Lenin dahil olunca romana iki arkadaşın kaderi tamamen farklılaşıyor. Bakünün nazenin iklimini, Akif abiyi, Hüsrev hocayı, arkadaşlarını, aşklarını, şehrin güzel yemeklerini, evlerini geride bırakıp hangarlarda yatan iki askere dönüşüveriyorlar öylece..
    Savaşın iklimini o kadar iyi anlatıyor ki Yazar. Sanki ben de silah taşıdım, çaresiz kaldım.. Okurken sanki ben de üşüdüm. Savaş masal diyarından çıkarıp acıyla boyuyor kalbi. Açlıktan, halsizlikten ve ruhsuz bedenlerden geçiyor yol. Fareler basıyor içimdeki bir köyü, bazen ardımda kalan hatıraların hepsini yakarak yok ediyorum ben de.
    Bilmiyorum romanı okurken benim kadar içselleştirmek ne kadar doğru. Butimarı okuduktan sonra rüyalarıma sahiden de girmişti. Dünyasızlar da aynı etkileri bıraktı ruhumda..
    Bu savaş ortamından nasıl kurtuldukları uzuun bir hikâye.. Buraya kadar uzunca anlatıvermişim devamını da okuyunca bilirsiniz.  Bu romanın en güzel parçalarından birisi de o minik güzeller güzeli sincap.
    Bilmiyorum ama bu kitap hem derin izler bıraktı ruhumda, hem çocukken soba başında anlatılan tadı damağımdaki masallara benzedi. Hem bir bıçak gibi keskin duyguların kıyısında durdum, hem ölümü ensemde hissettim. Hem hiç olmadığı kadar hayatın içindendi, hem gerçek olamayacak kadar masalsıydı. Bu zaten Kaan Murat Yanık namı diger sakallıya ait bir özellik.. Onun kitaplarını vazgeçilmez yapan akılalmaz bir üslup güzelliği. Gerçeğin içine masalı öyle güzel katıyor ki hiç çıkmak istemiyor insan o kitaptan. Ben ömrümün sonuna kadar Ayvaz ve Firuz ile yaşayabilirdim. Ayrıca onların cesareti ve yeni yollara korkusuz düşmeleri beni çok etkileyen bir başka nokta oldu.. Aklım karmakarışık.. Sanki kalksam ve bir kere daha baştan sona okusam bambaşka noktalar da bambaşka detaylar fark edermişim gibi.. Biraz rüya gibi.
    Bazen kitaplar bizim hayatımıza iyi ki dahil oluyorlar diye düşünüyorum. Alıyorsun ve okudukça bambaşka bir hikâyenin içinde buluyosun kendini. Kalbinin yerini öğretiyor bazı kitaplar. Bazen seninle nefes alıp veriyor ya da elinden tutuyorlar.
    Hele ki aşk. En çarpıcı ifade benim için, "Meğer cephede ne huzurluymuşuz biz. Savaş, aşktan daha şefkatliymiş." cümlesiydi. Yazarın kitabındaki her meseleyi bize yaşatır gibi anlatması ve hele ki aşkı böyle satır satır acısıyla, çiçek kokusuyla, düşüyle betimlemesi çok başarılı geldi bana. Psikolojik incelemeleri, aklımda kalan cümleleri ile çok sevdiğim kitaplarım arasına koyuverdim hemen.
    Bu kitabı okuyup bir nefeste tükettim. Saat gece yarısında iken hem de. İncelemeyi sabah paylaşayım ki yazım hatası varsa düzelteyim. Uykum geliyor, bakalım rüyalamın hangi sokağında karşılaşacağım bu romanın güzide kahramanlarıyla?
    Siz de uzunca bir yolculuğa hazırlanır gibi oturun, kahvenizi alın ve bu güzel kitaba bir şans verin. Ne de olsa içinden çıkamayacaksınız.
  • ÖLÜM-Levin
    Anna karenina{can} cilt-1, 3.bölüm-xxxi, sayfa 478
    *(Uzun bir alıntı neredeyse bölümün tamamını yazdım:D ancak kendim için yazdım; bu bölüm daha önce ölen bir yakınımı gördüğümde ne hissettiğimi öyle güzel anlatıyor ki. Ara sıra aklıma ölüm gelir ve düşüncelerimde kaybolurum, hislerimi anlayamayıp paniklerim işte o zaman bu gönderiyi açıp okuyacağım.)

    Levin dinliyor ve düşünüyordu ama ne söylemesi gerektiğini bir türlü bulamıyordu. Anlaşılan Nikolay da aynı şeyi hissetmişti ki kardeşinin işlerini sordu. Levin kendinden bahsederken rol yapmadığı için rahatlamıştı. Planlarını anlatmaya başladı. Ağabeyi dinliyor ama pek ilgilenmiyordu.

    Şimdi ikisinin de aklında her şeyi geri planda bırakan tek düşünce vardı;hastalık ve Nikolay'ın yaklaşan ölümü. Ama ne biri ne de diğeri bundan söz edebiliyordu; zihinlerini işgal eden tek konuyu dile getirmedikleri için de konuştukları her şey bir yalandan ibaretti. Levin gecenin bitmesine ve yatma zamanı gelmesine hiçbir zaman bu kadar sevinmemişti. Yabancılarla konuştuğunda ya da resmi bir ziyarete gittiğinde bile şimdi olduğu kadar yapay ve yapmacık olmamıştı. Bu yapaylığını bilmesi ve ondan pişmanlık duyması, onun daha da yapay davranmasına neden oluyordu.
    Ölümün eşiğindeki ağabeyine ağlamak istiyordu oysa şimdi, ileride nasıl yaşayacağına dair planlarını dinlemek ve dediklerini desteklemek zorunda kalıyordu.
    Ağabeyi yattı, uyuduğu ya da uyumadığı belli değildi, her hasta gibi yatakta dönüp duruyor, öksürüyor, öksüremediği zaman homurdanıyordu. Levin onu dinlerken uzun bir süre uyuyamadı,aklından bir sürü düşünce geçiyordu ama hepsinin sonu gelip tek bir sözcüğe bağlanıyordu: ölüm.
    Ölümün her şeyin kaçınılmaz sonu olduğunu ilk kez bu kadar karşı konulmaz biçimde hissediyordu. Burada yarı uyur yarı uyanık inleyen sevgili ağabeyinin içindeki bu ölüm, hiç de eskiden göründüğü kadar uzakta değildi. Ölüm kendisinin de içinde vardı, bunu hissediyordu. Şimdi değilse yarın, yarın değilse 30 yıl sonra, hepsi bir değil mi? Peki bu kaçınılmaz ölüm ne demekti, bunu bilmemesi bir yana, bu konuyu hiç düşünmemiş, düşünememiş ve düşünmeye cesaret edememişti.
    "Çalışıyor, bir şeyler yapmak istiyorum ama her şeyin bir sonu olduğunu ve ölümü unutmuşum"
    Karanlıkta büzülüp dizlerine sarılmış halde yatağın üzerinde oturuyor ve aklına gelenlerin yarattığı gerilimle soluğunu bile tutarak düşünüyordu. Düşünüp durdukça gerçekten de ölümün varlığını büsbütün unuttuğunu, yaşamdaki o küçücük ayrıntıyı, ölümün geleceğini ve her şeyin biteceğini, herhangi bir işe girişmenin yersizliğini ve ölümden kurtuluş olmadığını daha açık kavrıyordu. Evet korkunç bir şeydi ama böyleydi işte.
    "Ama hala hayattayım. İyi de ne yapmalıyım, ne yapmalı?" dedi umutsuzlukla. Mumu yaktı ve dikkatlice kalktı, aynaya doğru gidip yüzünü ve saçlarını incelemeye başladı. Şakaklarında beyazlıklar buldu. Ağzını açtı. Arka dişleri çürümeye başlamıştı. Kaslı kollarınu sıvayıp yokladı. Evet, güçlüydüler. Ama ciğerlerinden kalanlarla şurada soluk almaya çalışan Nikolay 'ın da sağlam bir bedeni vardı. "Şimdi ise bu içine çökmüş göğüs... ve başıma gelecekleri bilemeyen ben..."
    "öhhö ne dolaşıp duruyorsun niye uyumuyorsun?" dedi ağabeyinin sesi.
    "bilmem uykum kaçtı"
    "ben çok iyi uyudum bak terlemedim bile"
    Levin mumu söndürdü ama yine uzun bir süre uyuyamadı. Tam nasıl yaşayacağı sorusunu halletmişken şimdi karşısına çözümü olanaksız yeni bir sorun çıkmıştı: ölüm.
    "ah ölüyor, baharı çıkaramaz, ölür, nasıl yardım edebilirim? Ona ne diyebilirim? Bu konuda ne biliyorum? Ölümün varlığını bile unutmuştum." Anna Karenina
  • Sevgili desem değil, aşık desem değil bildiğin rastlantıydık işte ondan öte gidemedik.
  • Sevgili uykum, sensizlik beni çok yoruyor. Gittiğin yerde mutlu değilsin biliyorum. Lütfen geri dön..🦧