• Örneğin, cehennem korkusuyla iyilik yapan, yardım eden biri ile, Mevlana gibi Yüce Sevgili'ye ulaşmak için gönlünü açarak hizmet veren biri aynı olabilir mi?
  • 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • 544 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dehşetengiz üslubun sahibi lanetli yazar Louis Ferdinand-Céline..nerden başlanır ki..Birçok kitap okudum,birçok üslup keşfettim ama Céline gibisinin asla var olduğuna ya da olacağına dair içimde inanç yok.Keskin kalemi,korkusuzca biraz da ürkütücü dehşetinden zaman zaman midenizi bulandırabilecek üslubu daha okuduğum ilk kitabının Gecenin Sonuna Yolculuk'un ilk sayfalarında heyecanlanmama sebep oldu tabii bir de daha en başında Nietzche'nin sözünün yer alması sebebiyle.

    Gelelim Taksitle Ölüm'ün konusuna.Taksitle Ölüm dehşetengiz,küfürbaz,kaotik,baba düşmanı,yer yer cinselliğin doruklara ulaştığı,başlangıçta geçen hastane sahneleri ile kimi zaman ilk defa bir eserin midemi bulundurmasına sebep olan gerek üslup gerekse olay yönünden dehşet verici Ferdinand'ın öyküsü yazarımızın hayatına dair özellikler taşıyor kesinlikle.Olay bu ya da kitap sadece bunu anlatıyor diyemiyoruz sadece Ferdinand'ın başından sonuna kadar geçen karmaşalar anlatılmakta ve de yazarın hayatından izler taşımakta.Taksitle Ölüm bir nevi insan psikolojisine adanmış bir kitap diyebiliriz.Céline Freud'un eseriyle yakından ilgilenmiş,psikanaliz kuramını incelemiş Anna Reich gibi psikanalistlerle tanışmış,mektuplaşmalarında romanda da kendine gösteren kavramlar olan "narsisizm,libido,sadizm"den bahsetmiştir.Mart 1933'te gazeteciye söylediği "Edebiyat psikanalizden önde olmalıdır,gerisinde kalmamalıdır.".Dostu Eveylne Pollet'ye ise "İnsanlık ne kadar önemliyse,Freud'un çalışmaları da bir o kadar önemlidir...Önümüzdeki yıllarda ben bundan çok yararlanacağım..."diye belirtmiştir.

    Louis-Ferdinand Destouches veya kalem adıyla Louis-Ferdinand Céline, Fransız yazar ve doktor. Céline, yazarın büyükannesinin ismidir. Yeni yazı tarzı ile Fransız ve Dünya edebiyatını geliştirmiştir. 20. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olarak kabul edilir.Okulu bırakıp 18 yaşına kadar kuyumcularda çalışmış, çıraklık ve çeşitli ayak işleri yaptıktan sonra yerel bir kuyumcuda satıcı olmuştur.Daha sonra elde ettiği birikimiyle kitaplar alarak kendisi eğitimine devam etmiştir ve böylece doktor olmak istemiş ve Rennes’deki tıp okulunun yöneticisi Monsieur Follet ile iyi ilişkiler kurar. 11 Ağustos 1919’da bir süredir tanıdığı Follet’in kızı Édith Follet ile evlenir. Monsieur Follet’in yardımıyla üniversiteye kabul edilir.Céline bir dönem yazdığı kitaplarda antisemitizm, ırkçılık ve yobazlık göze çarpıyordu hatta bunu Taksitle Ölümde'de görebiliriz bu nedenle bir yıllık hapis cezasına çarptırıldı ve ulusal utanç olarak nitelendirildi daha sonra afla bağışlandı ve Fransa'ya döndü.Céline gerek fikirsel gerek yazınsal olarak üslubu görüşleri sebebiyle resmen lanetlenmiş biri haline gelmişti.Özellikle Profesör Y İle Konuşmalar'da Céline'in gazabını gözlemlemek çok muhtemeldir -ufak bir tavsiye Céline'i biraz daha yakından tanımak adına eserlerin çıkışında başına ne tür şeyler geldiği hakkında fikir edinmek isteyenler okumalı bir nevi Céline'i Céline'den okumak ve keşfetmek isteyenlere-.Gelelim sürgünden sonrasına, hapsi boyladıktan sonra zedelendiği için hüzünlense de antisemitist söylemler hakkında özür niteliğinde herhangi bir şey ortaya koymadı aksine soykırımı reddeden söylemlerde bulundu.Antisemist olmasında rol oynayan birtakım olaylar vardır.Sevgilisinin onu terk edip başka bir yere gider ve o da peşine düşer onu istemediğine dair ifadelerde bulunur Céline ise sarsılır.Kendini tek eşli değildir kutsal aşka inananlardan hiç değildir farklı Avrupa ülkelerinden birçok yazıştığı kadın vardır hatta.Tek gecelik ilişkileri yeğleyen bir tip bile diyebiliriz belki de.Yine de bu ayrılık onu sarsmıştır.Eski sevgilisi Elisabeth Craig'in yeni sevgilisinin,sürekli karmaşa içinde olan iş hayatının bu duruma gelmesine neden olan patronu,kitap hakkında eleştiriler yapan kişilerin özellikle Yahudi olmalarından olsa gerek Céline'in bu antisemist tavrı.Céline 1 Temmuz 1961 altmış yedi yaşında anevrizma rüptürü yüzünden hayatını kaybetti.Ölümünden yedi yıl sonra evi yandı ve bütün el yazmaları,mobilyaları,Céline dair ne var ne yoksa kül oldu fakat yangından tek sağ çıkan Toto isminde papağanı oldu.Céline hakkında lanetli yazar desek pek de yanılmayız.

    Céline dair araştırma yaparken çok fazla fotoğrafı olmamasına rağmen papağanıyla olan fotoğraflarını buldum ve içimde birden çok büyük boşluk oluştu çok seviyor olmalıydı diye tahmin ediyorum.

    https://i.hizliresim.com/M1OLMg.jpg

    https://i.hizliresim.com/QP6ZdZ.jpg

    Céline'in Gecenin Sonuna Yolculuk'un okuduğum ilk zamanki heyecanımı çok net hatırlıyorum Nietzche'nin sözü ile başlaması Çavdar Tarlasında Çocuklar ve Otomatik Portakal gibi benimsediğim ve bidaha bu tür üslube sahip olan kitaba ya da yazara denk geleceğime inanmadığım Céline birden kendini gösteriverdi.Ne yazıktır ki 81 yıl sonra ülkemize girdikten sonra eserleri bundan dolayı olsa gerek pek bilinmiyor bana da çok sevdiğim bir dostum önermişti,hiç ismini dahi duymamıştım.Gönül ister ki bu ülkenin topraklarına daha fazla Céline'in çevrilmiş eserleri girsin bu kitabı bize bahşeden başta Céline,Céline kitaplarına çeviren Simla Ongan (Taksitle Ölüm),Yiğit Bener (Gecenin Sonuna Yolculuk),Ayberk Erkay (Profesör Y İle Konuşmalar),kısaca Céline'i okumamızı sağlayan diğer tüm herkese ayrıca bana Céline'i öneren sevgili arkadaşıma minnettarım.Louis Ferdinand-Céline,bidaha asla geleceğine inanmadığım dehşetengiz,karanlık zihninine taparcasına hayran olduğum yazarı keşfedip burada bulunmak benim için büyük mutluluk!

    Céline hakkında bildiklerimin bazı kısımlarını bu yazıya döktüm.Yer yer Wikipedia,Yapı Kredi Yayınları'ndan yararlandığım bu yazımın paylaşılmasını vs. istememekteyim.Yazdıklarım tamamı ile bana ait aittir bilgi edinilmesi amacı ile paylaşılmıştır:)
  • 254 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Kitaplığımda beş yıldır bulunan İçimizdeki Şeytan'ı okuyup bitirmiş bulunmaktayım. Sevgili Sabahattin Ali'nin üçüncü ve maalesef son romanıydı bu. Eğer bunu bitirirsem okuyacak başka Sabahattin Ali romanım olmadığı için bir süre direndim ama sonunda pes ettim. Bir miktar hüzünle yapıyorum yorumlarımı.
    Olaylar, karakterlerin psikolojik çözümlerimi o kadar doğal ve gerçekçi ki, bunlar gerçekten yaşanmış mı diye sorduruyor insana. Tabii bu bir Sabahattin Ali klasiği artık. Sevgili Ömer içindeki şeytanın esiri oluyor ve parasızlığın beraberinde getirdiği sorunlarla boğuşurken asla yapmayacağı şeyler yapıyor. Başta Macide'nin zihninde canlandırdığı Ömer karakterini yerle bir ediyor zamanla. Sonralarda şöyle açıklıyor Ömer: "İçimizde şeytan yok. İçimizde acizlik var, tembellik var, iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden korkunç bir şey; hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var."
    Sonu da diğer romanlarda olduğu gibi mutsuz bitiyor; en azından Ömer-Macide aşkını destekleyenlerin açısından.
    Romanda zaman ve mekanın fazla rol oynadığı söylenemez. Zira Ömer ile Macide arasındaki ilişki, Macide ile Bedri arasındaki ilişki, Ömer’in kişisel buhranları ve etrafındaki kişilere yaklaşımı, zaman ve mekan fazla detaylandırılmadığı halde rahatlıkla anlaşılmaktadır.
    Ancak, ikinci bir bakış açısı, tüm bu konuları içinde yazıldıkları zaman ve mekana bağlayacak niteliktedir. Yaygın kanı Sabahattin Ali’nin bu romanda ifade ettiği düşünceleri ve eleştirdiği kişileri gerçek hayattan aldığı yönündedir. Bu yaklaşım, romanda zaman ve mekanın önemini çok daha ciddi bir seviyeye yükseltir, zira İçimizdeki Şeytan’ı bu şekilde anlayabilmek için, dönemin siyasi koşullarını da yakından tanımak gerekir. Tekrar gelelim kişilere...
    Biricik yazarımız olayların yaşandığı esnada kişileri pek güzel çözümlemiş, bizlere aktarmış. Ancak bu kişileri tam anlamıyla benimseyemedim ben bir türlü. Çünkü kitabın başladığı zamandan -vapurda Ömer'in Macide'yi gördüğü andan- öncesinde karakterlerin tam olarak nasıl bir yaşam sürdüğü, dolayısıyla yaşanan olayları hangi tutumla karaşılayacaları, genel kişiliklerini bilemiyoruz. Herkes o kadar genel hatlarıyla anlatılmış ki hangi karakteri seçip onu sevsem benimsesem bilemedim. Hepsine mesafeli yaklaştım. Tüm bunların aksine son derece sevimsiz bulduğum Nihat, İsmet Şerif, Emin Kamil fazlasıyla açıklanmış. Belki de bu sebepten Kürk Mantolu Madonna ve Kuyucaklı Yusuf'ta bulduklarımı İçimizdeki Şeytan'da arasam da bulamadım.
    Çok sonra anladım tabii, bu kişilerin neyi temsil ettiğini. Sabahattin Ali siyasi düşüncesini fazlasıyla üstü kapalı bir şekilde burada da belirtmiş. Nihat, İsmet Şerif ve Emin Kamil'i, Ömer ve Bedri'nin alaya almalarıyla boş işlerle uğraşan insanlar olarak gösteriyor. Bir yerde turan sözcüğünü kullanarak muhtemelen Nihal Atsız'a gönderme yapıyor.
    Sanırım kitapta en sevdiğim bölümler Ömer'in bu gruptan bir öğrenciye nasihat verdiği ve Bedri'nin Ömer'le Macide'ye bu grup hakkında yaptığı değerlendirme bölümleri oldu.
  • Ben seni isterim: senin gibi güzel, dost ve sevgili olsun hayat… Biliyorum henüz bitmedi sefaletin ziyafeti… Bitecek fakat…
  • Okullar tatil oluyordu. (Zaman düzensizliğine ve dolayısıyla zaman kavramının yokluğuna dikkatinizi çekerim.) Sevdiğim insan sınıfını geçmiş gidiyordu. (Şu 'sevdiğim insan' sözünü duyunca bütün iyi duygularım yok oluyor M.C.'ye karşı.) Tuttum, sevdiğim insana bir bir mektup yazdım tehdit edercesine. Aldı mektubu, koynuna koydu götürdü eve ('Tatlı anılar' bunlar olacak.) Evde okudu hemen. (Nereden biliyorsun?) Gitti. (Bundan sonraki birkaç satırı sadece M.C.'nin düzensiz düşüncelerine örnek olması bakımından açıklıyorum.) 60 km. annesinin babasının evine gitti o mektupla. Ertesi gün gitti. Çok ağladım. Balkona çıktı. Ertesi gün geldi. Sevdiğim insanın babasıyla konuştum. (Bundan sonra düzeliyor) Oğlum, tercih hakkı kızımdadır, ben bir şey söyleyemem NE EVET NE HAYIR dedi. (Büyük harfler benimdir.) Annesi yakaladı. Konuştuk. Oğlum, dayımızın oğluna söz verdik, dedi.

    Bağrım ateş gibi yandı (satırbaşı benimdir). Kaybedersem öldürürüm. Kendimi. Onu da. (Noktalamalar M.C.'nindir.) Sevdiğim kızın annesinin yanında vücudumu çıkardım bak anneciğim görüyor musun. Bu kesiklikleri. Ben. (Noktalama işaretleri onundur.) Baktı. (Önceleri M.C.'nin hiç noktalama işareti kullanmadığını sanıyordum. Son okuyuşumda mektubun solmakta olan mürekkebine dikkatle baktığımda bu işaretleri fark ettim. Özür dilerim.) Sonra yüreği dayanmadı, bakamadı. Fazla tuttu (?). Annesi: oğlum çok görmüyorum (sana bu sevgiyi) Sevebilirsin. Kızım da seni met (meth) ediyor (inanma M.C. yalan söylüyor annesi. Ya da sen yalan söylüyorsun. Bilmiyorum artık. Her neyse.) Yalnız, oğlum, annen benim kızım şöyle yapmış diye söylemiş (M.C.'nin sevdiği insan ne yapmış bilemiyoruz.) Yalvardım, ayaklarına kapandım, siz affedin, onun namına özür dilerim, dedim. Çok mu çok seviyorum, ondan başkasına bakamıyorum, laf atıyorlar bana başkaları (bu konuda kuşkuluyum), ayrılmak istemiyorum sevdiğim insandan (sevgili M.C. onunla ne zaman birlikte oldun ki?) Ayrılmak çok acı geliyor. Canımı onun yoluna harcamışım (bu doğru) saçımı onun yoluna süpürge ettim, (uzatma, ayrıca bu deyim kadınlar tarafından... her neyse.)
  • Thisbe, Kraliçe Semiramis'in ülkesi Babil'in en güzel kızı, Pyramus ise en yakışıklı delikanlısıydı. İki genç komşuydular aynı zamanda. Oturdukları evler birbirine bitişikti. Öyle ki, duvarlardan biri diğerinin de duvarıydı.

    Gençlerin birlikte geçen çocuklukları zamanla aşka dönüştü. Evlenmek istediler. Ancak bitişik duvarlarının aksine birbirine oldukça uzak olan aileleri buna izin vermedi. Thisbe ve Pyramus ne kadar yalvarsa da boşunaydı. Konuşmalarına, görüşmelerine de yasak koyuldu. Hep denir ya ''Aşk engel tanımaz'', Pyramus ile Thisbe bu duruma çare ararken evlerini birleştiren duvardaki çatlakta varlığını başka kimsenin bilmediği bir delik keşfettiler. İki sevgili geceleri o delikten konuşmaya başladılar. Karanlıkta dudaklarını deliğe yanaştırıp birbirlerine öpücükler gönderiyor, şafak olup günün ilk ışıkları çimenlerin üzerindeki çiy tanelerini kurutuncaya kadar birbirlerine aşk sözcükleri fısıldıyorlardı.

    Bir gece ''Bu duvar dünyanın en acımasız şeyi,'' diye fısıldadı Pyramus.
    ''Nasıl olur da bizi ayrı tutabilir?''
    Thisbe; "Bu çatlağa minnet borçluyuz sevgilim. Sevgi dolu sözler göndermemiz için bize izin veriyor," diye fısıldadı. Pyramus; ''Doğru,'' dedi, usulca...
    İki sevgili tıpkı diğer gecelerde olduğu gibi o gece de duvardaki çatlağın önünde birbirlerine aşk dolu sözcükler fısıldadı.

    Bir gece tekrar bir araya geldiklerinde Pyramus derin bir özlemle; ''Thisbe, artık dayanamıyorum!'' dedi ve yaptığı planı anlatmaya başladı. Böyle bir gecede kaçıp Ninos'un mezarı yanındaki dut ağacının altında buluşacaklardı.

    O gün güneş kaybolup ortalığa karanlık indiğinde Thisbe ayak parmaklarının ucuna basarak sessizce evden ayrıldı. Mezarın bulunduğu yere geldi. Pyramus henüz ortalarda yoktu. Sevgilisini beklemeye koyulan genç kız ansızın bir kükreme sesi duydu. Arkasını döndüğünde ay ışığı altında dişi bir aslanın durmakta olduğunu gördü. Ağzından kanlar damlayan aslan belli ki karnını az önce doyurmuş ve mezarın yanındaki kaynaktan su içmeye gelmişti. Thisbe hemen kaçtı oradan. İçi boş bir kayanın içine saklandı. Korkudan titreyerek, nefesini tutarak sessizce bekliyordu. Ancak, kaçarken sırtındaki pelerini düşürmüştü. Aslan pelerinin başına gelip kanlı ağzıyla parçaladı onu. Ve ormana geri döndü.


    Bir müddet sonra Pyramus göründü. Yerde Thisbe'nin kanlar içindeki pelerini vardı. Delikanlının yüreği ister istemez şüpheyle doldu. Etrafa bakınıp yerde aslana ait ayak izlerini görünce şüphesi aniden derin bir üzüntüye, anlatılmaz bir acıya dönüştü. Kendinde buldu suçu. Oraya daha önce gelip sevgilisini tehlikelerden koruyamamıştı. Pelerini eline alıp: ''Seni ben öldürdüm,'' dedi. Kılıcını çekip dut ağacının yanına gitti. ''Sen de benim kanımı içeceksin şimdi,'' dedikten sonra olanca gücüyle kılıcı göğsüne sapladı. Ağaçtaki dutlar Pyramus'tan fışkıran kanla kızıla boyandı.

    Aslandan korkup kaçtığı kayalıktan çıkan Thisbe, Pyramus'u bekletmemek için mezarın başına gitti yeniden. Fakat beyaz dut ağacı yerine kara bir dut ağacı vardı orada. Altında kanlar içinde yatan Pyramus'u görünce sevgilisinin kollarına atıldı. Derin bir keder içinde ağlayarak dudaklarından öptü onu. ''Ben geldim, Pyramus. Bak, ben Thisbe!'' dedi hıçkırarak. Sevgilisinin sesini duyan Pyramus büyük bir güçlükle gözlerini açtı. Thisbe'ye son bir kez baktı ve oracıkta öldü.

    Thisbe Pyramus'un kılıcını çekip aldı eline. "Benim için öldürdün kendini. Ama ben de cesurum ve aşkla doluyum. Bizi ancak ölüm ayırabilirdi; oysa şimdi o birleştirecek!" dedi ve üzeri Pyramus'un henüz kurumamış kanıyla kaplı kılıcı göğsüne saplayarak o da öldürdü kendini.

    Aileleri ve tanrılar acıdılar iki sevgiliye. Anne ve babaları ölülerini yakıp küllerini bir kaba koydular.
    Tüm yaşananlara şahit olan tanrılar ise Pyramus'un kanını meyvesine, Thisbe'nin gözyaşlarını
    yaprağına verip bu büyük aşkı karadut ağacıyla ölümsüz kıldılar.