• - Türkiye'deki üniversite ortamının yurt dışına kaçırdığı kıymetlerden sevgili meslektaşım ve arkadaşım Profesör Niyazi Gündoğdu, eşi Fahriye (kütüphane uzmanı ve tarih-biyo-bibliyografya yazarı) ve kızları Beril geçen gün bizi ziyarete geldiler. Kütüphanemde otururken kendilerine yeni aldığım ve pek ender bir eser olan Bemard Palissy' nin Discourses Admirables' ını gösteriyordum. 1580 yılında basılmış olan bu minik kitap, modern jeolojinin ilk öncülerinden biri addedilir. Yazarı Palissy, aynı zamanda Avrupa'da ilk kez porselen üretmeyi başaran kişidir. Bu önemli kitaba bakarken, Fahriye bir kütüphaneci gözüyle dört yüz küsur yıllık bir kitabın ne kadar iyi korunmuş olduğunu bizlere anlatıyordu ki, Niyazi birden eşinin sözünü keserek: "Yahu bizimkiler o zaman ne yapıyorlardı?" diye soruverdi. "Sevgili Dostum," diye cevap verdim, " 1580 yılında, Osmanlı Padişahı ve İslam Halifesi Sultan III. Murad Han Hazretleri, Devlet-i Ali Osman'ın Kapudan-ı Deryası İtalyan asıllı Kılıç Ali Paşa'ya, emir vererek Takiyüddin'in Tophane'de kurmuş olduğu dünyanın en büyük rasathanesini bombalattırmakla meşguldü. Hatta, tarihçi Nev-i zade ibn Yahya Atai Efendi'nin bildirdiğine göre, bombardıman başladığında hiçbir şeyden haberleri olmadan masumane incelemeleriyle meşgul olan astronomlar da binanın içerisindeymişler. Yalnızca Takiyüddin, Sultan' ın yanında olduğu için paçayı kurtarabilmiş. Bombardımanın sebebi de Şeyh-ul İslam hazretlerinin, Takiyüddin ve çalışma arkadaşlarının gökleri inceleyerek Allah'ın işine karışmalarının imparatorluğun başına uğursuzluk getireceğini padişaha söylemiş olmasıymış." Niyazi gözleri fal taşı gibi açılmış bir halde "Yok yahu!" diye hayretini belirtti. Fahriye ise kocasının hayretine şaşırarak Niyazi'ye "E sen bunu bilmiyor muydun?" diye sorunca Niyazi, "Rasathanenin bombalandığını biliyordum, ama bu detayları duymamıştım" dedi.
  • "Ben Bu Toprağı Aziz Tutuyorum.Eğer Atalarımin Istirahat Ettiği Bu sevgili Topraktan Ayrılmak Zorunda Kalırsam "dedi Sonunda David Mendoza "Bedeninde Hamursuz ekmek Yapmak amacıyla Bir çocuğu Öldürmekle, Komünyon Ayininden Hırsızlık Yapmakla,Bakire'ye Hareket Etmekle veya Ekmek ve Şaraplar Alay Etmekle Asla Suclanamayacagim bir yere Gitmeyi Arzuluyorum!"
  • 100 syf.
    ·7/10
    Merhaba Sevgili Kitap Dostlarım:) Günlük tarzında yazılmış olan bir hikaye içeriyor. Bölümlerde tarih ve zamanlar arasında geçiş var. Yani siz bir 2012, bir 2017, bir 2009 diye zaman sıçramaları yaşıyorsunuz.Ancak endişelenmeyin kapalı bir anlatım olmadığı için -ki bence gayet açıktı- olayları takip edebiliyorsunuz.İki kadın bir adam var.Şöyle ki; Adamın sevdiği, ayrılık yaşadığı gül gibi güzel kız Gülce; daha çok kadının sevdiği Deniz ve hikayeyi dinlediğiniz İrfan.Sonuç mu? Söylemem:) Günlük havasında yazılan kitapları, hatta mektupları okumayı acayip seviyorum eğer sizde bu tarz seviyorsanız mutlaka bakın derim. @elpisyayinlari 'ndan çıkan bu güzel kitabı benimle buluşturan sevgili @kendinihatirlagb' ye çok teşekkür ediyorum. Matmazelle birlikte sevgiyle, dostça ve hoşça kalın:)
  • Hava kararmaya başlamıştı artık herkes evlerine gidip yemek yiyecekti
    Annesini,babasını işleye bilen sokağa çıkıp oyunlar oynayacaktı .
    Ben eve geldim geldim de annem beni açmısın oğlum git elini yüzünü yıka diyerek karşılamadı
    Bu BİSİKLET KİMİN ÇABUK GÖTÜR !!!
    yoksa terlik geliyor demişti .
    Kimsenin değil benim bisikletim ben aldım sizden istedim almadınız bende kendi biriktirdiğim parayla aldım .

    Nerden kimden aldın ?
    Hurdacıdan !!!!
    Parası ??
    İnşaatda çivi topladım
    Babamın verdiği harçlıkları biriktirdim !!!!!

    Süsleride parçacıdan aldım az borcum kaldı !!!

    Bu nasıl bir çocuk allahım sen bana sabır ver. El kadar boyuyla borç harç işlerine girmiş
    Hasbinallah demeye başladı
    Ama güdümlü terlik elde flama bayrağı gibi sallanıyor
    Abisinden ayrı kendisinden ayrı çekiyorum
    Vallaha bıktım diye haykırırken
    Kurtarıcı babam geldi.
    Hayır ola ne oldu sesiniz sokaklardan duyuluyor
    Aha oğlun aha sen bisiklet almış
    Ona buna borç yapmış el kadar ne bilir ne eder kime çektiyse nidaları
    Babam gayet rahat tamam almış etmiş elleme oğluma binsin çocuklar
    Dikkatli sürün oğlum yollarda sürmeyin
    Hadi geçin yemek hazırsa yiyelim dedi
    Annem bana gülüyor ben annem e gülüyor babamda ben işe gider gelirim bisikletle diye dalga geçiyor aslında annem in korkusu düşüp canımızı yakmayalım dı
    Bence mutluda olmuştu bisikleti kendi başarılarımla aldığıma .
    Yemeğimiz afiyetle yendi Annem o gün hıngel yapmış (etli mantı ) herkes afiyetle yedi çay moduna geçti .
    Bende sokağa nasıl vınlarım modundayım .
    Herkes genelde oturma odasında. Annem mutfakda olurdu bende yatak odasının penceresinden usulca çaktırmadan dışarı çıkardım
    Annem e mutfak camından ben oyun oynamaya gidiyorum deyip annemin tepki vermesini beklemeden kaçardım
    Muhtemelen yüzüme saydırmak istiyordu ama beni bulmak ne mümkün arkamdan saydırmak zorunda kalırdı annem .



    Akşamları saklambaç oynanırdık genelde.
    7-8 arkadaş toplandık
    İlk kim ebe olacak diye aramızda seçmeye çalışıyoruz ama kime ebe sensin denilse banane ya niye ben ebe oluyorum diye itiraz ederdi .
    Kısaca kime ebe sensin denildiyse itiraz etti buna bende dahil olmak üzere .
    En sonunda ortak karar alındı. Renk oyunu oynayalım kim istenilen renk ile ilgili birşey bulamazsa o ebe denildi
    Herkezde buna razı geldi "KIRMIZIIIIIIIIIIIIIII" dedi birisi kimin dediğinin önemi yoktu
    Herkes bir anda kırmızı renk içeren birşeyler bulmak tutmak Göstermek zorundaydı
    Kepçe kulaklı İlker haricinde herkes bunu başarmıştı .
    "SAKLAMBAÇ OYUNUNDA EBE KEPÇE KULAK İLKER "

    Bir Elektirik direğinde yüz direğe kapalı bir şekilde 50 ye kadar sayılır , önüm arkam sağım solum saklanmayan sobe denirdi .
    Herkes bir yere saklanırdı
    Arabaların altına
    Çimenlerin otların içine
    Ağaçların üstüne
    İnşaatlara
    Çöp kovalarının içine
    Artık o 50 saniye içinde kim nereye saklanırsa şansına .
    Ebenin gördüğü kişiler SOBE olurdu
    İlk bulunan kişide bir sonraki oyunda EBE
    8-10 oyun kadar oynadık
    Sonra piçlikler fırlamalıklar felan başladı .
    "Bu düpe düz piçlikti "
    Aramızdaki en masum arkadaşımıza oyun içinde oyun oynama kararı almıştık onu ebe yapıp o tek başına 49,50 önüm arkam sağım solum sobe derken biz evlerimize koşmuştuk
    O durumdan habersiz kim bilir ne kadar aramıştı bizi kim bilir bir yerlere bakarken acaba kim çıkıp koşup sobe yapacak diye düşünüyordu .
    Muhtemelen hayal kırıklığı yaşamıştı .


    Bir bölümün daha sonuna geldik sevgili okurlar . Yeni bölümde görüşmek üzere kendinize ve çevrenize güzel bakın .

    12.BÖLÜM MAHALLE ÇETESİ .
  • Allah’ın sevgili kullarından biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir:
    Sabah olunca,
    -Karşına ilk çıkanı ye
    -İkinci çıkanı sakla,
    -Üçüncü çıkanın dileğini kabul et,
    -Dördüncü geleni üzme,
    -Beşinciden de kaç!

    Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi:…Rabbim bana bunu yememi emretti.Sonra şöyle dedi:

    Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez.Onu yemeye karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü. Onu tutup yedi, baldan tatlı buldu. Allah’a hamdetti, yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı. Şöyle dedi:Rabbim, bunu da saklamamı emretti. Bir çukur kazdı, onu gömdü. Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü, tekrar gömdü. Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yine toprak üstüne çıktı. Kendi kendine,“Ben emredileni yaptım.” diyerek bırakıp gitti.Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu.

    Kuş ona şöyle dedi:

    -Ey Allah’ın sevgili kulu, beni sakla. Bana yardım et.Onu aldı. Koynuna sakladı.

    Peşinden şahin geldi; şöyle dedi:

    -Ey Allah’ın sevgili kulu, ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum. Kısmetime engel olma.

    Kendi kendine şöyle dedi:“Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi, yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi. Şimdi ne yapacağım?Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı; kendi uyluğundan bir parça et kesti, şahine attı; o da kapıp kaçtı. Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra, yürüyüp gitti. Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı.

    Akşam olunca şu duayı yaptı:

    -Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işlerin manası ne ise bana bildir.

    Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı:

    -Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur.
    -İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar.
    -Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme.
    -Dördüncüsü şudur: Bir insanın sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun.
    -Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç.

    Şüphesiz her şeyi bilen Allah(c.c)’tır…
  • Örneğin, cehennem korkusuyla iyilik yapan, yardım eden biri ile, Mevlana gibi Yüce Sevgili'ye ulaşmak için gönlünü açarak hizmet veren biri aynı olabilir mi?
  • 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah