• https://youtu.be/W0gBc7ijjy4

    Bir ömürlük misafiriz işte sevdiğim..

    Kötü dolaplar dönen dünyada
    Yaşamak varken sevgiyle, aşkla
    Dudaklarımızı ısırmak
    Yumruklarımızı sıkmak düşüyor payımıza
    Paydasızlardan..

    Herkesin doğrusu
    sopa misali sokulurken gözümüze
    Kör oluruz,sağır oluruz,lal oluruz.
    Görmeyelim isterler başka doğruları
    Duymayalım gerçekleri
    Söylemeyelim sevgiyi sevdayı

    Doğruyum çalışkanım diye belletilirken
    Kan tükürtürler, kızılcık olur adaletlerinde
    Kanla gözyaşıyla yıkanırken insanlık
    Yoksulların ağıtlarıyla göverirken gökyüzü
    Anaların gözyaşı rahmet olur
    Kuşlar ürker, sığınır bir dalın kuytusuna..

    Ben seni böyle yağmurlarda sevdim..

    Sen geldin.. Toprak güldü, ben güldüm,
    Duydum kokunuzu, aşkla hasretle sardım seni
    Kuşlar kanatlanıp alkışa durdu
    Bir ömürlük misafiriz işte sevdiğim
    Bir ömürlük misafir..


    -Yalandır aşktan sevgiden gayrısı-
  • Sonra bir baktık;
    Bize en çok hüzün yakışmış.
    Aslında, yakıştığından değil
    Yapıştığından çıkaramadık..
    Saygıyla, sevgiyle, hasretle iyi ki doğdun Mehmet Uzun
  • Mutlu olmak istiyorsanız sevin.
    Üzülmek istiyorsunuz sevin.
    Mutluluk, sevgiyle
    Üzüntü hasretle..

    @ozher
  • Ölümüne Bir Sevdanın Hikayesi
    Ali 25 yaşında dindar bir gençti. Yıllardır uzaktan uzağa sevdiği kızı istemeye gideceklerdi o gün. Heyecandan yerinde duramıyordu.
    _Anne nasıl olmuşum, iyi durdu mu takım elbise üzerimde? Bir eksiğim yok değil mi?
    Oğlunun aksine sakin tavrıyla annesi gülümseyerek:
    _Yok yakışıklı oğlum, hiçbir eksik yok. Sen heyecan yapma, Allah’ın izniyle bir sorun çıkmadan bu geceyi atlatırız.
    Kız evinde de tatlı bir telaş vardı. Hayası ile nam salmıştı mahallede Betül. Kalpleri birbirine ısındıran Allah’tı.
    Senelerce hiç harama bulaşmadan birbirlerini öylece
    sevmişler, beklemişlerdi. O akşam kız isteme merasimi sorunsuz tamamlandı. Kısa bir süre sonra da nikahları kıyılıp, tam İslam’a uygun düğünleri yapıldı. Mutlu bir evlilikleri vardı Betül-Ali çiftinin. İmanlarının yarısını evlilik ile kurtarmışlardı.
    …2 sene sonra…
    Betül-Ali çiftinin bir de oğulları olmuş. Öylesine sevgiyle
    büyütüyorlardı ki, küçük Yusuf’un yüzüne her baktıklarında mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Her gece bebeğine, bir kıssa, hikaye yada sure okuyarak uyutuyordu Betül. O gece, sabreden ve şükreden kullar olarak, Cennet ile müjdelenmiş, Hifa Hatun ve Süheyb’in kıssasını okudu. Hikaye bitmişti.. Yusuf mışıl mışıl uyuyordu. Ali ise hem eşini seyrediyor hem de ona her gün yeniden aşık oluyordu. Tebessüm ile eşini seyreden Ali, Betül’ün burnunun kanadığını fark etti. Endişelenerek:
    _Betül’üm, burnun! Burnun kanıyor..
    Betül, eliyle burnuna dokundu. Kan izini görünce pek de
    şaşırmamıştı. Çünkü bu ilk defa gelmiyordu başına. Ali’nin üzülmemesi için bir şey söylememişti. Bir peçete ile burnunu sildi ve tebessüm ederek:
    _Ben de önemli bir şey sandım canım. Ödümü kopardın aşk olsun Endişesi şaşkınlığa dönmüştü Ali’nin.
    _Ne, ne! Önemli değil mi? Sen iyi misin Betül, burnun kanıyordu az önce nasıl umursamazsın?
    _ Kandan bu kadar korktuğunu bilseydim, evlenmeden önce bir daha düşünürdüm. Oysa ben de cesur bir eşim var sanıyordum.. Diyerek şakayla yaklaştı ama nafile.
    Ali’yi ikna edememişti. Kesin tavır koymuştu Ali. Biricik eşini gözünden bile sakınıyordu. Betül eşine itiraz edememiş, mecburen doktora gitmişlerdi. Yapılan birkaç testten sonra doktor, Ali Bey ile yalnız konuşmak istediğini belirtti.
    Önemli bir şeyler olduğunu anlamıştı. Bir bahaneyle Betül’e, dışarda kendisini beklemesini söyledi. Doktor hanımla yalnız kalan Ali dayanamayıp sordu:
    _ Evet doktor hanım, önemli bir şey mi var? Lütfen söyleyin! Az sonra elinde kağıtlarla bir hemşire girdi odaya. Test sonuçlarını Ali’ye verdi. Ali, anlamsız ifadelerle doktordan bir yanıt bekliyordu.
    _Ali Bey! Çok üzgünüm ama eşiniz kan kanseri. Ve erken
    teşhis konulmadığı için bizim yapabileceğimiz pek bir şey kalmamış. En fazla beş-altı ay hayatta kalabilir.
    Ali duyduklarına inanamadı. Betül! Nasıl olur.. Bıçak
    saplanmıştı adeta yüreğine. Ve devam etti doktor mecburi, acı dolu sözlerine:
    _ Bu durumdayken bebeği emzirmesi çok tehlikeli. Zamanla halsizlik ve yorgunluk da baş gösterebilir ama onları da ilaçlar ile hafifletmeye çalışacağız inşallah. Eşinize durumu bildirmeseniz daha iyi. Moralini yüksek tutmaya çalışın.
    Ali yıkılmıştı. O gün ağzını bıçak açmadı. Her ne yapsa, eşini hayranlıkla izliyordu.
    Betül, sıcacık çayı eşine uzatırken sormadan edemedi:
    _Ee Ali, doktor ne dedi? Geldiğinden beri düzgün konuşmuyorsun. Önemli bir şey yok ya?
    Bu soruyla yeniden irkildi Ali. Belli ettirmemeye çalışarak:
    _Yok canım, önemli bir şey yokmuş. Her zamanki gibi ben
    abartmışım işte. Sıcaktan ve yorgunluktan arada böyle burun kanamaları olabiliyormuş. Endişe edecek bir şey yok.. deyip, Betül’ün ellerinden tuttu. Seni seviyorum meleğim canımsın benim dedi Ali…
    2 ay sonra…
    Betül’de hastalığının belirtileri iyice kendini göstermeye
    başlamıştı. Aliden öğrenmişti hastalığını dayanamayıp anlatmıştı Ali. Kendi de bu durumunu öğrenmişti ama içini hastalığı değil, biricik oğlundan uzak durması yakıyordu. Bebeğiyle eskisi gibi ilgilenemiyordu. Ailenin tüm sorumluluğu baba Ali’nin üzerindeydi. Hem eşine hem oğluna büyük bir azim ile bakıyordu. İlaçlar pek etki etmemişti. Kısa sürede yatağa düşmüştü Betül. Kendine her geldiğinde eşinden Kur’an-ı Kerim’i istiyor, gücü yettiğince okuyordu. Yorulunca da Ali’den dinliyordu Kitabullah’ı. O okudukça Ali ağlıyor ve yanaklarına bir buse konduruyordu. Halinden bir an dahi şikayet etmemişti Betül, bolca şükrediyordu Allah’a. Biliyordu çünkü; Rahman sevdiği kullarını zorluklarla imtihan eder. O yüzden bir an olsun ‘elhamdülillah’ demeyi ihmal etmiyordu.
    Ali var gücüyle ailesini ayakta tutmaya çalışıyordu. Bir rüya görmüştü; kocaman bir çardakta Betül ile bebeğinin gülüşmelerini duyuyordu. Gitmek istiyor, fakat ulaşamıyordu bir türlü. Çardağın ışıltısı gözlerini kamaştırıyordu.
    Ve Betül’ün sesini duydu; “Ali, sabret Ali. Allah için sabret.” Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir. Diyordu.
    Terler içinde uyandı, hiçbir anlam verememişti bu rüyaya. Her namazın ardından uzun uzun dualar ediyordu. Ali, Yusuf ile her ne kadar ilgilendiyse de, Betül itiraz edip son günlerinde oğlunu kucağından indirmiyordu. Ali’nin içi yanıyordu bu tablo karşısında. Yusuf’a da bir şey olacağından korkuyordu ama bir türlü uzak durması için Betül’ü ikna edememişti.
    Aylar sonra…
    Ali ilaçları almak için evden çıkmıştı. Alıp hemen eve gelmişti, elinde eşine aldığı güller ile. Anahtarı ile kapıyı usulca açtı. Kapıyı açar açmaz eşine seslendi cevap alamayınca uyuyordur diye düşünerek salona geçti. İlaçları sehpaya bırakarak, çiçekleri eşine vermek için
    yanına gitti. Uyandırmak istedi ise de Betül de hiç tepki yoktu. Kucağında Yusuf ile öylece duruyordu. Sessizliği Yusuf’un ağlaması bozdu. Ali bir kez daha yıkılmıştı. Biricik eşi Betül vefat etmiş, ruhunu teslim etmişti. Ali’nin gözyaşları, küçücük bebeğin yakarışlarına karıştı. Betül’ün elinde hadis-i şerif yazılı bir kağıt vardı. Hemen alıp okudu Ali. “Cennette yüce bir çardak vardır. Burada yalnızca şükreden ve sabredenler bulunur.” Çok geçmeden cenaze işleri tamamlandı ve Betül’ü sonsuzluğa uğurladı. 7 aylık Yusuf, sanki her şeyi anlayan bir yetişkin gibi sürekli ağlıyordu. Umut dolu gözlerle babasına bakıyordu. Ali, o gece gördüğü rüyayı tekrar görmüştü. Yine çardaktan saçılan nur gözlerini kamaştırıyordu. Eşinin ve oğlunun sesini işitiyordu ama gidemiyordu. Tekrar bir ses işitti. Betül’dü bu! “Sabret Ali! Daha zamanı var, sabret!” Sonra sesin nerden geldiği belli olmayan bir ses daha duydu. Şu ayet-i kerime okunmuştu: Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah, muhakkak sabredenlerle beraberdir. (Bakara, 153)
    Ali artık hem annelik hem babalık yapıyordu. Oğlunu
    sabırla büyütmeye çalışıyordu. Betül’ün son günlerinde
    bebeğinden ayrılmaması üzerine Yusuf’ta hastalanmıştı. O küçücük bedeni bu ağırlığı kaldıramadı. Annesinden kısa bir süre sonra o da hayatını kaybetmişti. Henüz bir yaşında bile olmayan bebeğin naaşını götürürken, Ali yere yığıldı.
    İmtihanı zordu Ali’nin. Ağlaya ağlaya göz yaşları iz etmişti. Sevdiklerini bir bir kaybediyordu. Dayanması güçtü, yıllarca hasretle beklediği yârinin ardından biricik yavrusu da gitmişti.
    Şimdi yapayalnızdı Ali.. Rabbi vardı yanında ve O’nun için
    sabrediyordu. Yusuf’un ölümünden sonra, o rüyayı tekrar gördü. Şimdi anlamıştı. Eşi Betül, Hifa Hatun gibi şükredip, şükredenler için hazırlanmış çardakta duruyordu oğluyla. Kendi de sabretmeye çalışıyordu… Sabırla dolu bir ömür bekliyordu Ali’yi…
    Yıllar geçti, yıllar geçti.. Ali, ailesinin yanına dönmüştü, onlarla teselli oluyordu. Eşi ve oğlunun yokluğu, bir an olsun kalbinden çıkmıyordu. O gece tekrar aynı rüyayı gördü. Bebeğinin gülüşleri, o muazzam çardaktan geliyordu. Hasretle dinliyordu.. Ve birden, Betül’ün sesini duydu; “Zamanı geldi Ali’m, zamanı geldi!” Ali gülümsedi ve namazını kılıp uykuya koyuldu, gece kalkıp teeccüd namazı kıldı. Akşam ailesi akrabası kim var kim yok tek tek helallik almıştı bir yere gidiyor gibiydi ama sevinçliydi gülümsüyordu,..
    Evet Betül ben hazırım dedi ayetel kürsiyi okudu ve uykuya daldı…
    Ali o gece ruhunu Allah’a teslim etmişti. Ali’nin elinde bir kağıt buldular. “Kişi sevdiğiyle beraberdir” yazılı hadisi sıkıca tutmuştu avuçları arasında…
    Havva Oruç