"Hayatı bu kadar önemli yapan şey, bir daha gelmeyecek olmasıdır."
-Emily Dickinson (sf.35)

Ermiş, Sörfçü ve Patron; yalın, anlaşılır bir dille yazılmış bir kişisel gelişim kitabı. Robin Sharma kendi anlatımının yanı sıra ünlü bilginlerin sözlerini kullanmış. Bu sözler ile kitabı süsleyip daha bir zengin hale getirmiş. Kitabın sonuna doğru biraz sıkıldığımı söyleyebilirim. Belki bu durum daha önce, böyle bir türü okumadığımdan kaynaklanıyor olabilir. Ama yine de okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitap, kahramanı olan Jack Valentine ile birlikte kendi içimizin derinliklerine inip, kendimizi keşfedebilme olanağı sağlıyor.

Spoiler dikkat dikkat !!! :))

Kitap, Jack'in geçirdiği bir kaza sonucu hastaneye yatırılması üzerine başlıyor. Hastanede tanıştığı gizemli oda arkadaşı Cal'ın, Jack için hazırladığı eşsiz armağan ile devam ediyor. Cal, Jack'in küçükken kendisini terk eden babası. Aslında yıllar sonra ortaya çıkan baba, oğluna belki de en büyük iyiliği yapıyor. Hayat koşuşturması içinde kendini kaybedip, yaşadığı hayattan sıkılan oğluna kendini bulması için onu üç bilgeye gönderiyor.

"Kendini tamamlamak için ne gerekiyorsa yap. İçindeki boşluğu doldur. Ve unutma, seni tamamlamaya götüren kapı dışarıya doğru değil, içeriye doğru açılır."

Jack'e kendisini bulması için yardımcı olan bilgeler; Ermiş (Mikel), Sörfçü (Moe) ve Patron (Tess)'dur. Bu bilgeler aslında hayatın içindeki insanlardır. Jack'e sırasıyla Nihai Sorular'ı sorarak kendini bulup, daha doğru bir şekilde yaşaması için yardımcı oluyorlar.
1. Bilgece yaşadım mı?
2. Gerektiği gibi sevdim mi?
3. Olağanüstü bir hizmeti nasıl verebilirim?

Kitapta beni bir hayli etkileyen, bir detaydan da söz etmek istiyorum.
"Çoğu insan zamanlarını hayatında ters giden şeyler için başkasını suçlayarak harcıyor."
"Oysa sen bir parmağın ile karşıyı gösterirken diğer üç parmak seni gösteriyor." Bu küçük ama derin detayı bu kitabı okumadan önce ne yazık ki bende bilmiyordum.

"Dünyadaki şeytanlar sadece kalplerimizde yer edenlerdir. Savaşın yapılması gereken esas yer orasıdır."
- Mahatma Gandhi (sf.77)

"...korkunun panzehirinin sevgi olduğunu aklından çıkarma." (sf.73)

Bu kitabın temelinde yer alıp onu şekillendiren en derin konu sevgiydi. Aslında korkunun değil bu hayatın en kötü duygularının panzehiridir, sevgi. Sevginin aşamayacağı yol, yıkamayacağı duvar yoktur. Bizleri hayata bağlayan en büyük nedenimizdir sevgi. Sevmek lazım; ağacı, toprağı, suyu, insanı, çocuğu, kuşu bazen de bir gülüşü...

Sevgiyle kalın. Keyifli okumalar dilerim. :))

Gençler anlayamadığınız, anlayamadığım, uyușamadığımız tek nokta, siz Atatürk düşmanları için özel yayınlar yaparken, Osmanlı düşmanı kesiliyosunuz.. Berikiler Osmanlı düşmanları için özel yayın yazıp, Atatürk düşmanı kesiliyo.. Hepiniz her görüşü savunmakta özgürsünüz, fakat diğerlerini düşman olmakla suçlarken düşmanlık etmeden...
Hepsinin yanlışına doğrusuna tarafsızca bakabilmek, varsa yanlışını da kabullenebilmek erdemini gösterebilmeliyiz.
Birini sevmek diğerine düşmanlığı gerektirmez.
Dikkat edin;
Bir şeylerin fanatizmi sizi düşmanlığa götürmesin.
Sevgiyle kalın.

Hera, Gölgesizler'i inceledi.
12 May 19:10 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 9/10 puan

Bir berber dükkânı! Oradan köye açılan bir pencere! Bir berber dükkânı daha! Ve söz konusu dahi olmayan zaman.

Kayboluşlar, kaçmışlar, kaçırmışlar, kendi içinde bütün bunları yaşamışlar veya hiç var olamamışların kitabı gölgesizler.. Belkiler ve sankilerle yoğurulmuş.

Başlarken yine Hasan Ali'nin dilinden etkilenmemek mümkün değildi, taaa ki 2. Bölüme geçip "Ooo bak işler şimdi ilginçleşiyor!" diyene kadar. Yanlış anlaşılmasın Toptaş'ın dili kitabın içinde müzik şefinin ahenkle ellerini oynatması gibi insanı büyülüyor daima. Hani bazen şaşırıp kala kalıyorum, sen bunu yazdın da hiç düşünmedin mi okuyan bu benzetmeyi, betimlemeyi nasıl canlandıracak diye. Evet, bazıları kaçıyor gözümün önünden ama bıraktığı tat etkisini hep sürdürüyor.

Ve okurken uyandıran bir diğer his de; araftaymışsınız ya da uyumakla uyanıklık arasındaki o belli belirsiz hayal meyal olsa da tüm duyguları, kokuları, tatları alabiliyor oluş durumumuz. Hatta bazı zamanlar oluyor ki kendimi tokatlasam kendime gelir miyim diyorum fakat biliyorum ki olmayacak.


Gel gelelim Gölgesizleri okuyanların asıl merak ettiği soruyaaaa "Kaar nedeeen yağar, kaaarr?"

Bu soruyu İzmir okuma grubuyla da düşünmüştük sonrasında bunu ortaya çıkaran adama sorma fırsatını buldum geçenlerde.
Fakaaaat o da bilmiyormuuuş... Soruyu sorduğumda "Yani yazar olarak bir şey diyemem de okur olarak yorumlayabilirim ancak, gerçekler geçici olarak örtülüyor mu demek istiyor yoksa bilinci sıfırlandı da dünyayı zihninde yeniden mi inşâ ediyor yani temel bilgiden bahsediyorum. Bunları okur olarak yorumlarım yazar ne düşündü bilmiyorum." cevabını vererek kafamda yeni yeni sorular meydana getirdi sevgili HAT.

Yine de bana kalırsa kendine has güzel bir cevaptı :))

Az önce kendimce, spoiler içermeyen bölüm 39'u okudum. Merak edenler için iliştiriyorum şuraya
https://soundcloud.com/...golgesizler-bolum-39

Sevgiyle kalın ve varsa bir ölmeden önce okunacak kitaplar listeniz, bu kitabı da o listeye ekleyin :)

Mükemmel değilim; çillerim var, kollarımda benlerim, yüzümde kırışıklıklar, bacaklarım kalın, ayaklarım büyük ama kalbim temiz. Güzel değilim ama insanım, zengin değilim ama insanım, zayıf ya da ince değilim ama insanım, yüzümdeki lekelerle insanım. Kalbimdeki sevgiyle, dilimdeki güzellikle, kilolarımla ve kalın bacaklarımla insanım. Erkek olmaktan önce ben insanım!

Arkadaşlar merhaba :))

Yaşımı öğrenmek isteyen arkadaşlar oluyor zaman zaman :)) Bu konuda ki düşüncemi paylaşmak istiyorum sizlerle, kimse kırılmasın diye :))

Yaş bir önyargı oluşturuyor insanlarda ve nasıl davranacaklarına dâir önceden öğrenilmiş kalıplar devreye giriyor beynimizde. Halbuki bir insanla ilgili tüm önyargılardan uzak olarak karar verebilme şansımız var sanalda. Paylaşımlarından, yorumlarından, tepkilerinden anlayabildiğimiz kadarını 'sevdiysek-saydıysak-kabul gördüyse bizden-ya da olumlu ilgimizi çektiyse' -o insan- bu yetmez mi arkadaş olmaya, hayatımızda bir kıymet olarak o kişiye yer vermeye?.. :))

Ayrıca her yaş grubundan arkadaşım oldu burada ve bu beni çok mutlu ediyor :)) Önemli olan insanların birbiriyle hoş geçim içinde olması değil mi? Mutlu bir tebessüm oluşturmak yüzlerde, kalpten gelen :)) Anlaşabilmek sevgiyle, saygıyla, anlayışla, gerektiğinde hoşgörüyle... Sevgiyle kalın dâimâ. Rabbim tüm sıkıntılarınızdan selamete Çıkarsın sizleri arkadaşlarım :))

2 Haziran'da görüşmek dileğiyle,kitapla kalın...
Sevgili 1k
Bu aralar pek giremiyorum kitap da okuyamıyorum. Dersler bayağı sıkıştı. İkisini birlikte yürütemiyorum. 2 Haziran'a kadar uğrayamayacağım.(lgs var 2 Haziran'da) Sevgiyle ve kitapla kalın. 2 Haziran dan sonra ilk iş buraya girmek. Yaz tatilinde okuyacağım kitapları ve sizleri çok özleyeceğim ama derslere biraz ağırlık vermek gerek. Uzun lafın kısası 2 Haziran'da görüşmek dileğiyle...:'(

Okuma Üzerine
Okumak Ve Tüketmek

Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü, kitap kurtları ile de arkadaş olunca, onu engelleyecek değil teşvik edecek insanları gördükçe, aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim... Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için zihnin -bence- hazır olması gereken kitapları yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı, tabiri caizse hatmetmek mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gidem de Musil okuyam gelem.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ye yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Hemen bana biri çıkıp da eniarcuokkey yapmasın. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. Artık konuşmak hakkımdır. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

<<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

Eğer bizlere okullarda adam gibi eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direk bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

Sevgiyle ve anlamla kalın...

Aziz Erdoğan, Ansızın Günbatımı'ı inceledi.
 04 May 11:17 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

İnceleme spoiler içerebilir. :)

Kitap bir günlükten birkaç cümleyle başlıyor. Bunu cümleler bitince farkediyoruz. Ardından biri (kadın mı erkek mi olduğunu kestirmek güç) "bunlar benim yazdıklarım degil" diyor. "Sahibinden ödünç aldım sadece". Bu kişi bir gün eski bir arkadaşından telefon alır. Hemen görüşmek istediğini, ona önemli bir şey getireceğini söyler. Bu önemli şey bir Cd'dir. Cd'yi evin kuytu bir köşesinde bulur. Evin önceki sabibinin bıraktığını düşünür. Arkadaşına verir Cdyi. Daha sonra olanlar olur zaten. Tüm kitap Cdye kayıtlı birkaç belgeden ibarettir:

Bir kadın, Şahika Ener. Ressamdır kendisi. Resimle uğraşmayı çok sever. Belki üzerine gelen hayattan az da olsa kurtulma çabasıdır, kim bilir.

Fikret Ener. Şahika Hanım'ın eşi. Bir süre sonra eşini ve çocuklarını bırakıp gidecektir.

Şahika Hanım'ın üç kızı vardır. İsimleri yok kitapta. Büyük kızı (prenses), ortanca kızı ve küçük kızı (sarı papatyam der hep).

Kitapta bir ailenin başından geçenler anlatılır. Aldatılmalar, yer yer ölümler. Yalnızlık hissi. Umut. Sevgi. Inanç vs. Kurguyu beğendim. Bir cd'nin içindeki belgelerin okunmasıyla başlayıp belge sonlandığında biten bir kitap. Cdye yaşadıklarını aha doğrusu tüm bu kitabı geçirenin kim olduğunu kitabın sonuna doğru öğreniyoruz. Onu da söylemeyelim. Okuyanlar görsün :)

Biraz Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonnası'na benzettim kurgusunu. Orada da tüm olay bir mektuptu.

Kitap genel olarak güzeldi. Yazarın akıcı bir üslubu vardı. Birçok usta şairimizden alıntılar kitabı daha da güzel bir hâle getirmiş.

Kitapla ve sevgiyle kalın. :)

İyi geceler sevgili kitap kurtçukları bilgiyle ve sevgiyle kalın hoşçakalın:))) haber bülteni sonu gibi oldu idare edin