Yaşı ilerledikçe insan çocukluğunun bahçelerini nerede arar? Belleğimiz bizi ninnilere, saklambaç oyunlarına, uçurtmaların iplerine nasıl götürür? Nasıl canlanır çocukluktaki eski çarşılar, panayır yerleri, bayram sabahları? Bizi bir yerlerde bekler mi buğday başakları arasına yuvasını yapan tarla kuşu? Yoksa büyüdüğümüz için ödediğimiz bedel kaybetmek midir doğduğumuz evi, sokağı, köyü? Yitirdiysek eğer, nasıl yaşatmalı onları anılardan çıkarıp?
Bir aile ne kadar kötü de deseler, gene ailedir; ana, baba insanın kötülüğünü istemez. Yılda bir kez de olsa bir sevgi gösterirler. Bir evin, bir yuvan olduğunu bilirsin...
Bir gün yaşlı bir bilgeyle genç bir adam sohbet ederken, genç adam iç çekerek, "Yıllardır mutluluğu arıyorum ama bir türlü bulamıyorum. Bulmak için her şeyi yapıyorum, ne yaparsam yapayım hep bir şeyler eksik kalıyor, bir türlü mutlu olamıyorum.
Beni mutlu edecek şeyleri düşünüyorum ama onlara da ulaşamıyorum..." der. Bilge, hafifçe gülümseyip genç adamın elindeki fincanı göstererek, "Bak o elindeki fincan boş değil, içinde su var..." diye karşılık verir. "Ama sen sürekli başka fincanlarda su aradığın için elindekini görmüyorsun bile. İşte bu yüzden aradığın mutluluk biraz da görmediğinde saklıdır. Mutlu olmak için elindekilerinin değerini bilmek gerekir..."