• “saptığım bu yolun gül bahçesi

    olmayacağını biliyordum.”
  • 262 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Oliver Sacks'la ilgili, Wikipedia'dan aldığım çok kısa bir özgeçmiş bilgisi: Hastaları ile ilgili yazdığı kitaplarla tanınmış İngiliz nörolog. Doktor bir ailenin çocuğudur. Tıp öğrenimini Oxford Üniversitesi'nde tamamladı. 1965 yılından yaşamının sonuna kadar, New York'ta yaşamış ve nöroloji profesörü olarak doktorluk mesleğini sürdürmüştür.

    Nörolojiye özel bir ilgi ve alakam var. Bu konuda yazılanları araştırırken doğal olarak bu kitap da sürekli karşıma çıkıyordu. Kitap, daha çok ismini aldığı "karısını şapka sanan adam, Dr. P" vakasıyla anılsa da içinde toplamda 24 ayrı hastanın hikâyesi var. Her biri de birbirinden ilginç ve eşsizdi. Daha önce nörolojiyle ilgili çok vaka okuyup duymuş olsam da karşılaşmadığım türden rahatsızlığa sahip pek çok insan gördüm bu kitapta.

    Ben bana bilimsel anlamda katkı sağlayacak bir kitap okumayı bekliyordum. Nitekim öyle de oldu. Nöroloji alanında yılların deneyimine sahip bir doktordan çok şey öğrendim ama kitabın duygusal anlamda beni bu kadar etkileyip sarsacağı aklımın ucundan geçmemişti. Sacks sayesinde zihinsel engeli, ruhsal bozukluğu olan herkese bakış açım büyük ölçüde değişti. Üzülerek söylüyorum spastik bir çocuk ya da çok büyük bir zihinsel engeli olan başka birini görünce, onun duyguları ve düşünceleri hatta ruhu bile olmayan nefes alıp veren, beyni hasarlı öylece bir beden olduğunu düşünürdüm. Beni bilinçlendirdi, o insanların da benim gibi yaşayan, hüzünlenen, sevinen ve her duyguyu hisseden insanlar olduğunu hatırlattı Oliver Sacks'la ilgili internette yazılanları okurken şu cümleye denk gelmiştim: "Hastalığından dolayı görünmez hale gelmiş insanları görülür hale getirme konusunda bir düşünce yapısı geliştirdi." Doktorun beni en çok etkileyen yanı da bu oldu. Oliver Sacks hastalarını sadece psikiyatrik bir vakadan ibaret görmüyor, insan olarak duygularına, düşüncelerine ve hayallerine de önem veriyor. Onun tek yaptığı, nöroloji gibi pek çok vakada çözümsüz kalan bir alanda, hastaları üzerinde ampirik tedaviler uygulayıp sonuçlarını izlemek olmadı. Bazı hastalarının (kesin biçimde iyileştirememiş olsa bile) hayatlarını tamamen değiştirdi. Nietzschevari bir şekilde hastalarına hastalıklarıyla nasıl ihtiyatlı bir ilişki kuracaklarını ve hastalıklarını nasıl olumlu yönde kullanabileceklerini öğretti. Onun da elinin kolunun bağlı kaldığı ve hastasını bir şey yapamadan kadere teslim ettiği durumlar olmadı değil; kitaba adını veren, Dr. P de olduğu gibi. Ama belirtmeden geçmeyeyim, bu olay Dr. Sacks'ın üstüne gitmediği için sonradan pişmanlık duyduğu bir vaka olmuştur.

    Benim gözlemlediğim kadarıyla Dr. Sacks ciddiyeti ve profesyonelliği elden bırakmadan hastalarına her zaman samimi ve içten bir ilgi gösteren, yüzlerinde acı ve ızdırap izi görünce kederlenen, dertleriyle dertlenen bir insan oldu. Sadece nörolojideki yetkinliğiyle değil insanlığıyla da beni çok etkiledi. Meslek hayatı boyunca işini hakkıyla yapmış, çok okumuş, daima araştırmış, çalışmalarıyla nöroloji alanında iz bırakmış, her yönüyle saygıyı hak eden bir insan. Onun hastalara ve hastalıklara yaklaşımını; araştıran, sorgulayan ve açık fikirli olan bakış açısını her daim kendime örnek almaya ve yazdığı her şeyi okumaya çalışacağım.


    Okurken gözyaşlarına boğulduğum yerler olsa da bu benim hassasiyetimden kaynaklı bi durum sanırım. Duygusallığı bırakıp olaya profesyonelce yaklaşmak için belki daha çok toyum. Kitabın dili asla romantik değil ve yazarın hiçbir şekilde asıl noktadan, tedaviden uzaklaşıp durumu dramatize ettiği yok. Sadece olanı söylüyor ve olan şey o kadar acımasız ve acıklı ki insan hüzünlenmeden edemiyor. O insanların da kendi hastalıklarının esiri olmadan yaşamaya; arkadaşlıklar, dostluklar ve kendi ailelerini kurmaya hakları olmalıydı ama bu hastalıklardan muzdarip oldular ve itilip dışlandılar. Bazıları durumlarının trajikliğinin farkına varamayacak kadar bilincini kaybetmişti bazılarıysa her şeyin farkındaydı ve bundan dolayı ızdırap içindeydi. Onların zihinlerine girmeye ve onları anlamaya çalışmak çok farklı bir deneyimdi. Kitap bende çok yer etti. Umarım ömrüm boyunca bana öğrettiklerini unutmam.

    Kitap hem ufkumu açtı hem de geleceğimle ilgili meslekî kaygılarımı arttırdı. Kuşkusuz tıbbın her bölümünde çözümsüz kalınan, hastanın tedavisinin imkansız olduğu durumlar vardır. Ama hekim, bildiği tüm tedavi yöntemlerini uyguladıktan ve elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra o hastası ölse bile sonradan vicdanen büyük bir rahatsızlık duyacağını sanmam. Psikiyatri ve nörolojiye gelinceyse işler öyle değil. Bu alanlarda da diğer bölümlerdeki gibi belirli bir bilgi birikimi var ve tıp tahsili alırken hangi durumlarda hangi tedavinin uygulanacağı öğretiliyor ama kör noktası çok fazla olan alanlar bunlar. Yani insanoğlu bugüne kadar yeryüzünden vebayı, cüzzamı ve çiçek hastalığını neredeyse tamamen sildi. Bu hastalıklara sebep olan etkeni, virüsü buldu ve eradike etti ama bugün hâlâ şizofreni, bipolar ya da epilepsi hastası birini kesin bir şekilde iyileştiremiyoruz, sadece ilaçlar yardımıyla semptomları kontrol altında alabiliyoruz. Hiçbirinin radikal bir tedavisi yok. Bu hastalıkların seyri bile çoğu zaman tahmin edilebilir değil. İlaçların dozunu ayarlamak bile kendi başına bir problem. Beyin çok komplike ve içerdiği tüm yapıların birbirleriyle sayısız bağlantı ağına sahip bir organ. Bugün karaciğerin, midenin, dalağın vs. a'sını b'sini biliyoruz. Hangi durumlarda hangi hasarlar oluşur, oluşan hasar nasıl ve ne ölçüde tedavi edilebilir, ilaç tedavisine organ nasıl karşılık verir tahmin edebiliyoruz. Ama beyin konusunda hâlâ çok büyük bir cahillik içindeyiz. Beyinle ilgili okuduğum tüm kitaplarda geçen spot bilgi buydu: Hali hazırda uyguladığımız tedaviler yetersiz ve hâlâ birçok şeyi bilmiyoruz. Yani bir sirozla epilepsi kıyaslanamaz bence. Hastaya verdiği ızdırap açısından demiyorum tabi. Teşhis ve tedavi anlamında beyin her zaman daha zor bir alandır. bende uyandırdığı farkındalık ve omzuma bindirdiği sorumluluk şu oldu: Tıp bu hastanı tedavi edilemez görse bile tedavi etmenin bir yolu olabilir. İleride gerçekten bu alanda bir kariyer edinirsem bu bilginin ağırlığıyla nasıl yaşarım bilmiyorum. Çünkü Dr. Sacks'ın kitap boyunca birkaç hastasını; kendi geliştirdiği tedavi yöntemleri, bazen aniden aklına gelen bir terapi şekli ile iyileştirdiğini ya da en azından hastasının hayatını kolaylaştırdığını gördüm. Çoğu zaman bu yol sanattan geçiyordu. Yani hastalarını müzikle, resimle, tiyatroyla iyileştirdi ve alıntılarıma denk geldiyseniz müziğin gücüyle ilgili kısımları paylaştım. Zaten müziğin, çoğumuzun hayatında için tedavi edici bir gücü vardır. Bunu kendi hayatınızda kesinlikle deneyimlemişsinizdir. Benim de müziğin yardımıyla atlattığım, nihayet tekrar nefes alarak devirdiğim karanlık çok dönemlerim oldu.

    Kitapla ilgili olumsuz eleştirimse, yazarın daha önsözden itibaren devamlı kendi kitaplarına atıfta bulunmasıydı. Önsözde bahsetmesi anlaşılır olabilir ama kitap boyunca fırsatını bulduğu anda "şu kitabımda da şu vakaya benzer bir şeyle karşılaşmıştım, bu hasta şu kitabımdaki şu hastaya benzer şikayetler bulunduruyordu" tarzı göndermeler yapması bir süre sonra beni gerçekten sıktı. Bu durum sadece birkaç yerde olsa göz ardı eder ve burda bahsini geçirmezdim ama çok fazlaydı ve her ama her bölümde vardı. Üstelik kitap içindeki bölümler için de aynı şeyi yapıyordu. Yani 2. bölümü okuyorsunuz atıyorum satır arasında "4. bölümde de buna benzer böyle bir durum var bkn: syf 56" tarzı şeyler. Belki dipnot olarak verilse daha iyi olurdu ama öyle de olsaydı benim dikkatimi dağıtır ve okumamı bölerdi. Umarım diğer kitaplarında da aynı rahatsızlığı yaşamam.

    Bir diğer eleştirim de kitaba değil ama Türkiye'deki bilimsel literatür eksikliğine ve bu konudaki ilgisizliğe. Kitabın başlarında çevirmenin bir teşekkür yazısı var ve yazının sonunda şöyle bir notu var: "Konuyla ilgili pek çok referans kitap içinde, Türkçe olarak önerebileceğim, Nobel Tıp Kitabevleri'nden 1994 yılı basımı Prof. Dr. Oğuz Tanrıdağ'ın Teoride ve Pratikte Davranış Nörolojisi adlı kitabıdır." Bu notu okuduktan sonra kendi kendime "Nasıl ya?" dedim, kitabı aldığımda karıştırırken sondaki kalabalık kaynakça kısmını görmüştüm. "Bunca kitap içinde önerebileceği sadece bu kitap mı var?" demiştim. Gerçekten, yazarın ismi geçen kendi kitapları hariç sadece bu kitap varmış. Kaynakça kısmına gelmeden önce, metin içinde de bazı atıflar ve kitap tavsiyeleri vardı. Yazar bazıları için "mutlaka okuyun" diye not düşmüştü. O kitapları özellikle o an araştırdım ki çevirisi varsa okuma listeme hemen alayım. Ama hiçbirinin Türkçe basımını bulamadım ve inanamadım. Yani hâlâ inanamıyorum, kitabı okurken göreceksiniz. Yazar, A.R. Luria'nın kitaplarından ve çalışmalarından o kadar çok faydalanmış ki ve zaten A. R. Luria çalışmalarıyla nöroloji alanında öyle iz bırakmış öncü bir bilim insanıymış ki tek bir kitabının dahi bu zamana kadar Türkçe'ye çevrilmemiş olması beni şok etti. Abartmıyorum 24 bölümlük kitabın 24 bölümünde de en az bir tane Luria referansı var. Aynı şekilde kaynakça kısmında Alexandr Luria ile birlikte nörolojinin en önemli isimleri diye atfedilen ve kitapları referans olarak gösterilen Huglings Jackson, Kurt Goldstein ve Henry Head'in de hiçbir kitabının Türkçe basımını bulamadım. Sırf bu durum yüzünden, yani Türkçe'deki kaynak kıtlığı yüzünden bile çok iyi İngilizce öğrenmek zorunluluk benim gözümde. O yüzden kendimi yetiştirmek için bu yerli literatür sıkıntısını bahane edip kaçmayacağım ama tüm bu kitapların çevirisi yapılmış olsa daha iyi olmaz mıydı ülke adına? Bu arada ben kaynakça kısmındaki kitapları aramaya devam ederken bi süre sonra, çevirmenin notunun da etkisiyle yıldım "herhalde ismi geçen hiçbir kitabın çevirisi yok" diye düşündüm ama yine de tüm kitaplara tek tek bakıp bitirdim. Sonuç başta tahmin ettiğim gibi çıksa da muhakkak bu isimlerin çalışmaları bazı yerli kaynaklarda kullanılmıştır. Yani öyle umuyorum, Türkçe bir makalede Luria'dan, Jackson'dan veya Head'den bahsedilmiştir belki kitaplarından kesit kesit çeviriler yapılıp kullanılmıştır. O denli kapsamlı bir araştırma yapmadım.


    Çok uzattım, toparlayacak olursak, bizim algılayabileceğimiz ve sahip olduğumuz zihinlerden çok uzak başka zihinleri görmek, tanımak, dünyaya o zihinlerin sahiplerinin gözünden bakmaya çalışmak hem yorucu hem karmaşık hem güzeldi. Yani o insanları tam olarak özümseyebilmek ve empati kurabilmek imkansız görünse de onları anlamaya çalışırken insan tüm hayatı sorguluyor. Özellikle aklı sağlığı konusunda yargıya vararken hangi davranış ve tepkileri nasıl kıstas alabileceğimizi, birilerini "deli" diye etiketlemeye ne vasıfla hakkımız olduğunu sorgulayıp durdum. Onun gerçekliği benim gerçekliğimden farklıysa ve bu onu benim gözümde hasta yapıyorsa, ben de onun gözünden hasta konumunda olmuyor muyum o zaman.. Kafamda deli sorular...

    İncelemeyi buraya kadar okuduysanız kocaman teşekkürler. Muhtemelen şimdiye kadar yazdığım en uzun yazıyı yazdım. Bazı paragrafları da okuma esnasında telefona not etmiştim. Kopyala-yapıştır yaptım. Anlam bütünlüğü ve süreklilik sağlamaya çalıştım ama olmadıysa ve birbirinden alakasız şeyler alt alta geldiyse kusuruma bakmayın.Kitabı çok sevince çenem de çok düştü -_- Nörolojiye ilgisi olan mutlaka okusun vesselam.