• Ah diye bağırdı beş on metre önümde yürüyen sarı saçlı kız. Ah dedi bir daha, yere oturdu ayağını tutuyordu. Yaklaştım yanına iyi misin dedim. Kafasını kaldırdı ayağım dedi, ayağım çok acıyor, kanadı galiba. Ayağında ayakkabı yoktu. Uzun bir süredir önümde yürüyordu ama ayağında ayakkabı olmadığını fark etmemiştim. İnsan kendi derdine düşünce başkalarınınkini görmüyor sanırım. Ya da dert sandığı şeyleri başka birinin hayatını görünce hiç de dert olmadığını görüyor. Ben hiç ayağımda ayakkabının olmadığı bir durumu yaşamadım. Ya da hiç kuru ekmek yemedim bir yemekte, zeytini üç ısırıkta yemedim mesele kahvaltıda. Ya da kardeşim aç kalmasın diye kendimi aç bırakmışlığım da hiç olmadı.
    Gözünden ufak ufak yaşlar dökülmeye başlamıştı. Ayağına baktım, cam kesmişti ayağını. Neden ayakkabı giymedin ki diye hiç sorulmaması gereken bir soruyu sormuş bulundum bir kere. Aceleyle evden çıktım ağabey o yüzden giyemedim dedi. Ayakkabım yok ondan giyemedim demedi, diyemedi.
    “Adın ne senin?”
    “Elif, adım elif”
    – ben de Murat, memnun oldum küçük hanım.

    Biraz gülümsedi, mercan mavisi gözlerinin içi parladı biraz. İnci gibi dizilmiş dişleri göründü gülümserken. Derdi çok olanın gülümsemesi daha naif olur derler ya, işte o sözü Elif’in gülmesini görüp söylemiş olabilirler.

    – Nereye gidiyorsun böyle, aynı tarafa gidiyorsan beraber yürüyelim mi biraz.
    – Olur dedi, yürüyelim.

    Ayağını cebinden çıkardığı ufak bir bezle sardıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi hadi gidelim dedi. Yürümeye başladık. Çok uzun zaman olmuştu biriyle yürümeyeli. O an fark ettim ki iş güç derken hayatı yaşamayı ıskalamışız. Birkaç adım attıktan sonra elif koşarak geri döndü, düştüğü yerde kalan poşetini alıp geldi.

    – ekmek almıştım da fırından, kardeşlerim bekliyor. Ayağımın ağrısından neredeyse unutuyordum.
    – kaç kardeşin var Elif?

    İki ağabey, biri yedi biri dört yaşında. Beni de soracaksın kesin. Ben de 12 yaşındayım.

    – okula gidiyor musun peki, derslerin nasıl?

    Sustu, bir süre konuşmadı. Biraz daldı uzaklara, bir şeyler diyecek ama dili varmıyor sanki. Ya da susarak anlatmıştı meramını.

    – Gidiyordum ama bıraktım.
    – Neden bıraktın, baban mı bırakmadı okumanı, bak öyle bir şey varsa gidelim polise anlatalım seni tekrar okula gönderebiliriz.
    – Babam öldü benim, hem benim babam dünyanın en iyi babasıydı. Okula kayıt parası vermediğimiz için beni okula almak istemeyen okul müdürüyle kavga etmişti. Sonra polisler geldi yaka paça dışarı attılar babamı. Gözümün önünde babamı dövdüler. Ben babamı hiçbir zaman o kadar çaresiz görmedim ağabey. Kayıt parası veremedi diye dövdüler babamı. Hem de okula kayıt yaptırmak için getirdiği kızının gözleri önünde. Gazetede okumuştum bir keresinde, devlet okulları parasızdır diye. Madem parasız benim babamı neden dövdüler peki. Babam uzun bir süre yüzüme bakamadı utancından. Sonra mahalledeki Hayriye abla araya girmişti de beni okula almıştı. Ama hiç sevmedi beni müdür.

    Sustu, bu kadar uzun konuşabileceğini hiç düşünmemiştin. Daha doğrusu bu kadar anlatacağını düşünmemiştim. Gözleri dolmuştu yine, bu seferki acı ruhunun acısıydı. Ok iki yaşında bir çocuk yaşamanın yahut yaşayamamanın yükünü omuzlarına almış, ağırlığı altında gözyaşları döküyordu. Başka başka çocuklar da karne hediyesi olarak ailesi tarafından Avrupa seyahatleri ile veya çok daha büyük şeylerle ödüllendiriliyorlardı. Hayat terazisinin bir tarafı arşa dayanırken diğer tarafı henüz yerden bir gram dahi kalkmamıştı henüz.

    – Müdür neden sevmedi seni, çok mu yaramazdın?
    – Yok ağabey ondan değil, fakiriz diye sevmezdi bizi. Sadece beni değil Zehra’yı da, Ali’yi de sevmezdi. Bizim babalarımız işçiydi çünkü. Ama sınıfta okumayı ilk biz sökmüştük. Yine de sevmezdi bizi.
    İkimiz de aynı anda sustuk. Sanki uzun yıllar boyunca birbirini hiç görmemiş hiç olmadık bir zamanda karşılaşmış da konuşacak bir şey bulamayan iki insan gibiydik. Yürüdük, yürüdük. Sonra bir anda koşarak uzaklaştı benden. Hiçbir şey demeden, bir Allah’a ısmarladık demeden gözden kayboldu gitti.

    Küçük bir kız, ayağına cam batmış ve sadece ufak bir bezle ayağı sarılı bir şekilde gözlerimin önünde koşarak uzaklaşmış ve ben hiçbir şey yapamamıştım. Bir an yapayalnız kaldım, ruhum sıkıldı, nefes almam zorlaştı, ayaklarımın bağı çözüldü. Yürüyecek dermanım kalmamıştı. Başımın döndüğünü hissettim. Oturacak bir bank buldum ve düşmeden oturabildim. Kravatımı çıkardım, nefes almaya çalıştım. Ama nafile, boşaydı çabalarım. Biraz önce küçük bir kız, babası ölmüş bir kız., hayatta belki de babası onun hiçbir dileğini yerine getirmediği halde benim babam dünyanın en iyi babası diyen bir kız. Ve ben; yıllarca çalışıp çabalayan, bana koca şirketi bırakan babamla tam iki senedir konuşmuyorum. Her şeyimi borçlu olduğum babam, ömrü boyunca benden bir tek şey istemiş, ben yapmamış ve bu konuda ısrar edince istediğini yapmayacağım deyip konuşmayı kesmiş ve bir daha da hiç konuşmamıştım. Bayramda seyranda bile bir telefon açmayı çok görmüştüm.
    Babam şirketi bana devrettikten sonra yoksullar için her gün bir tas sıcak çorba dağıtmamı istemiş ve ben o kadar çalışıp didiniyorum boşa harcayacak param yok demiştim.

    Utandım, sıkıldım, yer yarılsa o an tereddüt etmeden yerin dibine girmek isterdim doğrusu. Elif’in fakir olduğumuz için müdür sevmezdi bizi cümlesi kafamın derinliklerinde dolaşıyor, bu zamana kadar bende olduğundan bile şüphe ettiğim vicdanımı sızlatıyordu. Öyle ki Elif’in de o çorbadan içme ihtimalini düşündükçe aldığım her nefesin ziyan odluğunu düşündüm.
    Uzun bir süre bankta oturmuş, hiçbir şey yapmadan öylece kalmıştım. Çok sonra havanın karardığını fark ettim ve yakın bir camiden gelen ezan sesiyle kendime gelebildim. Telefonum, telefonum nerede? Babamı aramalıydım, hemen vakit kaybetmeden babamın yanına gidip, ayaklarına kapanıp ondan af dilemeliydim.

    Çantamı kurcalayıp telefonumu buldum. Babamı aradım, telefon çaldı, çaldı, çaldı. Cevap vermedi. Belki de haklıydı babam. İki senedir kendisiyle tek kelime etmeyen, bayramda bile arama gereği duymayan bir evladın telefonunu neden açsın ki. Tam umudu kesmişken telefonum çaldı. Arayan babamdı. Telefon ekranında babamı görünce içimde çok büyük bir mutluluk, bunun yanında bir korku, bir heyecan da oluştu. Telefonu açtım. Oğlum dedi babam.
    – Beni mi aradın oğlum. Kusura bakma yetişemedim telefonuna, açamadım.
    – yok baba ne ne kusuru, evde misin hemen yanına gelmek istiyorum.
    – evdeyim oğlum gel.

    Konuşurken babamın sesinin titrediğini, ağlamaklı olduğunu hissetmiştim. Telefonu kapattığımda benim de gözlerim dolmuştu. Hemen bir taksi çevirdim ve babama gittim. Yol kısaydı belki ama ömrümün en uzun yoluydu benim için.
    Eve geldim, kapıyı çaldım, kısa bir süre sonra kapıyı babam açtı. Öylece durduk ikimiz de. Hiçbir şey konuşmadık. Kapı eşiğinde iki aşık gibi, iki suçlu gibi kalakaldık öylece. Oğlum diyerek sarıldı babam. Bir baba evladına bu denli içten sarılabilir ve bu, dünyadaki her şeyden daha değerli olabilirdi. Sahi bir baba evladı için ne yapardı ki? Bu sorunun cevabı çok basittir esasında.. Bir baba evladı için her şeyi yapabilir. Ama evlat babası için her şeyi yapabilir mi? Yapan vardır belki, belki çok daha fazlasını yapan da vardır. Ben yapmamıştım. Hem de hiçbir şey yapmamıştım. Bir evlat olarak, bir insan olarak ne babam için ne ne bir başkası için bir şey yapmıştım.

    Oturduk, konuştuk. İki yılın küskünlüğü bir anda bitmiş, babam beni sandığımdan çok daha kolay bir şekilde affetmişti.

    – şu yoksul insanlar için çorbacı diyordun ya baba
    – evet. Açtın mı yoksa
    Yok baba açmadım. Onu diyecektim hemen açalım. Belki Elif ve kardeşleri de gelir.
    Elif kim evladım
    -Elif? Hiç baba, hiç kimse…
  • sunu

    bedenini bir dünya haritası gibi dizlerime
    serip de, yollar aradım yürümek için

    içime çekmek için hava, koklamak için çiçek
    ve bir kadın, yaşamı benimle bölüşecek

    sevdiğim şeyleri sevecek, bir incir ağacından
    damlayan süt dolarken memelerine

    çocuklar doğuracak, kara gözleri
    dünyaya bıkıp usanmadan sorular soran

    kendiyle yüzleşmekten çekinmeyen, doğayla
    ve insanla sonuna dek barışkın...

    yüzünü ak bir kitap gibi ellerimde
    açıp da, umutlar aradım yaşama ilişkin

    uçurumların yamacında kök salacak ağaçlar
    boğulanlara uzanacak bir kol belki

    bunun için sevgilim, seninle başlattım bu şiiri.

    şiir i

    sen bir deniz kızısın, saçları
    düşlerimin erimince uzayan
    yağmurda kıpırtılı, güneşte gümüşsün
    bir yakamoz ağı, geceyle atılan

    sen bir deniz kızısın, doğanın
    yüzgörümlüğü olsun diye bana sunduğu
    allayıp pulladığı ayışığının
    yelin, terkisine atıp kapıma koyduğu

    sen bir deniz kızısın, yaşamla ölümü
    iki kaşının arasında öpüşür buldum
    yaşamı seçtiysem sensin nedeni
    ölümdeki sonsuzluğa seninle erdim...

    şiir ii

    sen yollara yürürsen, çiçekler de yürür
    şaşarım gülüşünün ardından güneş doğmazsa
    bir çocuk, kapıları kırıp kırlara koşmazsa
    o ufuk çizgisinin düşüncesiyle özgür

    bedeni ışık olup da yüzüme akan düş
    eğninde samanyolu, ülker, çobanyıldızı
    o uzak kıyıların, mersinlerin kızı
    deyin ki, şairin yüreğinde açan bir gülmüş...

    şiir iii

    günlerce gözlerinin aylasında
    dağılıp, devindi bütün biçimler
    kimi bir çocuk sevinci buldum orada
    kimi de uçsuz bucaksız keder

    günlerce gözlerinin aylasında
    dönüp durdum bir gece kelebeği gibi
    kanına sinmek için, o ipek soluğuna
    işığına gömüldüm de yaktım kendimi...

    şiir iv

    seviyorum, ırmaklar gibi boşanıyor
    bu sözcükler yüreğimden
    deniz oluyor da sonra, köpürüp inleyen
    bütün kıyılarımda saçların uzanıyor

    seviyorum, hiç solmayan bir çiçeğe
    dal olmanın sevincini duyar gibi
    uçsuz bucaksız gökyüzü belki
    senin kanatlandığın bir mavilikte

    seviyorum, bu sevdanın seninle
    bitmeyeceğine inanacak kadar
    yüreğimi dolamadım ki ben telörgülerle
    sen gidersen, sana benzeyenler var...

    şiir v

    ellerini tutarken kanın sızıyor damarlarıma
    gözlerinle gözlerim arasında incecik bir köprü
    kuruluyor ve üstünde iki yürek düşe kalka
    yürüyor, kirpiklerinin kıvrımlarına düğümlü

    usuldan bir yağmur başlıyor sonra
    bir damla düşüyor aramıza ve giderek bir ırmak
    oluyor da, biz iki ayrı kıyıda
    bakışıp duruyoruz el sallayarak...

    şiir vi

    bedeninin her noktasından söz alıyorum
    öpmek için, uğurlarken seni ayrılığa
    boğazımdaki taş güle dönüşüyor
    öyle görünüyor, dudaklarımın ucunda

    beni böyle anımsa, böyle düşün istiyorum
    gülümseyen bir adam, ağlar gibi, sarsak
    anla ki, yitik bir ülkeyi korumaya benzer
    bir şairin sevgilisi olmak...

    şiir vii

    okyanusun taşması bile bir damlanın günahıdır
    ki sen bir ırmaktın yaşamımda
    bütün çelişkilerin barıştığı bir alan
    aykırı bir düş, bütün karabasanlara

    bir çiçeği sıkıştırıp dudağımın ucuna
    tek bir söz söylemeden insanlara seni soruyorum şimdi:
    o ki, yürek gönderlerine her sabah çektiğim bayraktır
    ölümden sonra inandığım tek dünya... görmediniz mi?

    şiir viii

    seni gülüşü gül olup da açan kız
    uzandığım her kapıda yüzümü saran esinti
    seni, yürüyüşü yağmur, kokusu nergis
    seni, turuncu düş, seni deniz mavisi...

    eksik kalmış tek sözcüğü uzun bir şiirin
    bir dalın açmamış o son tomurcuğu
    yüreğime selamsız sabahsız girdiğin
    belli, geçerek o dikensiz yolu

    seni, yaz günleri topraktan tüten buğu
    o bir anlık, bir solukluk yağmurlardan sonra
    seni, sevincin yangını, acının külü
    gittin artık, bu şiirler kaldı bana

    gittin artık, ardında mavi bir tütsü
    saçarak, geniş ufuklarından sonsuzluğun
    ey kara sevdalarımın göçmen kuşu
    diyemem istesem de, seni unuttum...

    şiir ix

    gene şiirlere dönmeliyim, dargın ve uzak
    bir gülüşü parçalayarak içimde
    yaşamım hep böyle sürüp gidecek
    karşılıksız soruların bildik seyrinde

    gene şiirlere dönmeliyim, yenilmiş
    binlerce kez taşlanmış bir adam olarak
    şiirde kazanan aşkta yitirirmiş
    zar tutanlar gülebilirmiş ancak

    gene şiirlere dönmeliyim, öyle kırgın
    öyle yalnızım ki, sığmıyorum sözcüklere
    gene şiirlere, şiirlere sevgilim
    burgaçlar yaratarak yorgun beynimde...

    şiir x

    yazıya dökülmemiş masallar, saza vurulmamış türküler gibisin içimde
    unutulmaya yakın, bir köşede saklanan
    uyanılmış düşler gibisin gecenin bir yerinde
    sabah olunca kopuk kopuk anımsanan

    yüreğime oyalar işledi sevdan, turuncu, mavi
    ipekten portakallar, deniz köpükleri, ama
    bütün turuncular donuk kırmızıya
    ve bütün maviler mora dönüşüyor şimdi..

    şiir xi

    yardım et bana, çıkayım bu uçurumdan
    biraz da senin ellerinle kurtulur dünya
    sen beni seversen çocuklar büyür
    karşılık bularak bütün sorularına

    yardım et bana, çok acı çekiyorum
    bu şiir her sözcüğüyle bir yara bende
    nasıl ki, yayından fırlayan ok
    yatağına gerisin geri dönerse

    sensin, sevgilimsin, beni bilirsin
    usandım artık dünyayı sorgulamaktan
    yardım et bana, kendimle barışayım
    kanıtlar devşirerek taştan, topraktan..

    şiir xii

    şair, sevmedi seni o esmer çiçek
    bu sevdada konuşacak şimdi ne kaldı?
    o havva ki, adem’i kaburga kemiğinden
    bir kez olsun yaratmadı

    şair, sevmedi seni o esmer çiçek
    bedeni bir taş gibi gömülse de sularına
    boğuldu bütün denizlerinde, bunaldı
    ve birdenbire çekip gitti sonra

    şair, sevmedi seni o esmer çiçek
    o aykırı düşlerin senin, soruların gelini
    yitirdi rengini, yadsıdı anlamını artık
    hep kendine bakan bir ayna gibi..

    şiir xiii

    burada bitiyor bir sevda, yenisi nerde?
    başlar; ya da başlar mı bilmem?
    kendi derinliğiyle dolan bir kuyu mu
    yüreğim; kendi boşluğuyla yetinen?

    burada bitiyor bir sevda, ele avuca
    sığmayan kederle, kimi gülüşler ve bir
    o kadar da unutulmaya yatkın anılar
    bırakarak geride; belki de birkaç şiir..

    sürüp gidecek yaşamım, kimi yerlerde
    sanki yeniden okur gibi bir romanı
    ve gülümser gibi yine aynı şeylere
    sıkıntılı, dalgın; çoğunlukla acılı.

    burada bitiyor bir sevda, kaldım işte
    yine dağlar, uçurumlar arasında bir başıma.
    burada bitiyor bir sevda, önsöz gibiydi
    bir çağrıydı, daha nice yeni sevdaya...

    şiir xiv

    onun dolaştığı yollara yağmur yağmasın
    yıllar sonra bulayım ayak izlerini
    onun saçlarını yel savurmasın
    dursun kıvrımları öyle, öptüğüm gibi

    nasıl unuturum ki gülüşü gül olanı
    sevgilimdi, ya da ben öyle sanırdım
    o gitti, elimde bir çiçek dağınıklığı
    bütün yolların ucunda kalakaldım.

    deniz, ona çok sevdiğimi söyle
    bir gün gelir de kıyına böyle durursa
    sularını kollarım bil, o ak köpüklerinle
    onu bir de benim için okşa...

    sonu

    ben dünyanın yitiği, yaşamın üveyoğluyum
    acıyım, acıdan da öte bir şeyim belki

    bir kız sevdim gülüşü düşlere akan
    benim dışımdaki her yerden gelirdi sesi

    burgaçlandı birdenbire gözleri- boğuldum...
  • https://youtu.be/A31wv1kX9pk

    Yok anlamadım, farkına varmam çok zaman aldı
    Sanki musallat oldum başını belaya sardım
    Git diyemedi, sevdi mi, sevmedi mi anlayamadım
    Hayatının en kıyısına, en köşesine sığamadım
    Can veremedi, kış bahçelerinde soldu aşkım
    Baharlarına, yağmuruna, Yazlarına varamadım
    Sevme beni, Senin sevmelerine kalmadım
    Tutma elimi, Gecelerce için için ağlamadın
    Bir of çektim içimden oooooooo
    Aşk gitti ya, aşk veda etti
    Sevme beni, Senin sevmelerine kalmadım
    Tutma elimi, Gecelerce kahrını baglamadın
    bir ahtım içimden ahhhhhh
    Aşk lazım aşk, deyan gitsin
    Can veremedi, kış bahçelerinde soldu aşkım
    Baharlarına, yağmuruna, Yazlarına varamadım
    Sevme beni, Senin sevmelerine kalmadım
    Tutma elimi, Gecelerce için için ağlamadım
    Bir of çektim içimden oooooooo
    Aşk gitti ya, aşk veda etti
    Can veremedi, kış bahçelerinde soldu aşkım
    Baharlarına, yağmuruna, Yazlarına varamadım
  • İncitti kalbimi kırdı sözüyle
    Dönüp de bakmadı seven gözüyle
    Sevmedi gitti ah içten özüyle
    Çok sevdim çok ama o hiç sevmedi
  • Ayrılığa mahkumdum
    Ellerinin gölgesinde kaldığım günden beri
    Kalbinin içinde uzaklığa daldığından beri
    Bıraktım hasretim seninle yansın
    Bir damar kanı sızarcasına ruhuma
    Tüm umutlar seni bırakıp gitti başucuma
    Bakışlarım kitlendi dokunamadığım sana
    Ve gitmek fısıldadı soluma
    O seni sevmedi
    sen de bugünü yaşamamışçasına
    Kalmalısın kendi yalnızlığında
  • İlk görüşte aşktı, benim yaşadığım... O kadar harika bir insandı ki... Daha ilk buluşmamızda tamam demiştim; benim evleneceğim erkek bu…
    Onu tanımadan geçen yıllarıma bakıyorum da meğer ne kadar da yaşanmamışlıklar vardı, ne kadar boşmuş her şey... Nefes alıp vermeyi yaşamak sanıyor, kendimi aldatıyormuşum meğer…
    O da beni sevdi. Hem de çok... Konuşurken hep gözlerime bakıyor, gülümsüyordu. O kadar mutluydum ki yanında, dünyanın en şanslı kadını olduğumu düşünüyordum.
    O gün... Bana evlenme teklif ettiği gün... Nasıl da heyecanlanmıştım, nasıl da ayaklarım yerden kesilmişti. Evet, dedim sadece... Yüzlerce, binlerce kez evet diye haykırmak istiyordum. Herkes duysun, şahit olsun istiyordum bu mutluluğa…
    Kısa zaman sonra evlendik.
    Bir prensesmişim gibi davranıyordu bana... Yüreğinin, evinin kraliçesi olduğumu söylüyordu. Kölesi olmaya dünden razıydım oysa...
    Bana şiirler yazıyor, her gün tek bir gül ile dönüyordu eve... Üstelik sürprizler yapmayı seviyor, sürekli şaşırtıyordu. Böylesine harika bir erkeği karşıma çıkardığı için tanrıya dua ediyordum. Her günümüzü balayı tadında yaşıyorduk.
    Aradan aylar geçmişti. Bir gün;
    --Sana bir sürprizim var Koray, dedim
    Gülümseyen gözlerle yüzüme baktı. Meraklanmıştı.
    Böylesine bir sürprizi basit bir şekilde paylaşmayı düşünmüyordum. Bir koltuğa karşılıklı oturduk. Elimi karnıma koydum.
    --Bir misafirimiz gelecek, dedim.
    Bir insanın sevincine tanık olmuşsunuzdur. Ben de öyle... Ama böylesine değil.
    Önce bir şok geçirdi.
    --Yoksa...?
    Evet anlamında başımı salladım.
    Heeyytt...!! diye o bağırışını asla unutamam. O kadar garip hareketlerde bulunuyordu ki… Koltuğundan ayağa kalktı ve salonun ortasında dönmeye başladı. Bir ara bana sarıldı. Hatta kucaklayıp havaya kaldırmayı düşündü sonra vazgeçti. Defalarca beni sevdiğini söyledi. Onu ilk kez bu kadar coşkulu görüyordum. İyi bir kocaydı. İyi bir baba olacağından emindim.
    Sonraki günler eve daha erken geliyor ve bana her konuda yardımcı oluyordu.
    --Sakın ha, ağır bir şey kaldırma. Sakın ha kendini fazla yorma. Yapılacak bir şey varsa ben yaparım.
    Gündüzleri defalarca beni arıyordu. İş yerinden fırsat bulduğunda sadece beni görmek için geliyor, kısa bir süre sonra da rahatlamış vaziyette gidiyordu.
    Geceleri baş başa kaldığımızda sadece bebek üzerine konuşuyorduk.
    --Galatasaraylı olacak, bebeğimiz... En iyi okullarda okuyacak. Onun hayatını kolaylaştırmak için var gücümle çalışacağım. Göreceksin, Bahar; ona çok iyi baba olacağım.
    --Bundan eminim, sevgilim.
    --Her zaman iki çocuğum olsun istemişimdir. Şimdi düşünüyorum da üç çocuk bile az bana…
    Onun heyecanını anlayışla karşılıyor, sadece gülümsüyordum.
    Oğlumuz doğduğu gün şiddetli bir yağmur yağıyordu. Bunu bereket olarak değerlendirmiştik. Daha öncesinde çeşitli isimler düşünsek de o günün anısına Yağmur ismini verdik.
    Koray o kadar mutluydu ki, bebeğimizin her şeyiyle ilgilenmek istiyordu. Daha şimdiden Yağmur’un odasını oyuncaklarla doldurmuştu. Bu gereksiz harcamalara karşı çıksam da “benim oğlum her şeye sahip olsun. Ona bir şey aldığımda ben mutlu oluyorum, lütfen bana karışma”, diyordu.
    Deli adam... O kadar sempatikti ki…
    Yağmur çok uslu bir bebekti. Pek fazla ağlamıyordu. Koray bu durumu dostlarımıza övünerek anlatıyordu. Ama ben onun kadar rahat değildim. Sanki bir şeyler yolunda gitmiyor gibiydi.
    Zaman geçtikçe kuşkularım artıyordu. Diğer bebeklerin kucağa alındığında gösterdiği mutluluk refleksini Yağmur ağlayarak gösteriyordu. Yüzüne bakarak onunla sürekli konuşuyordum. Bana boş gözlerle bakıyordu.
    Bir yaşına geldiğinde hala tek başına yürüyememesi ve anlamlı tek kelime etmemesi canımı sıkıyordu.
    Koray bu durumdan hiç de şikayetçi değildi.
    --Ne var yani… Ben de geç konuşmuşum. Ben de geç yürümeye başlamışım. Demek ki bana çekmiş, aslan oğlum... Hem bu durumdan ne diye şikayet ediyorsun ki; bak, evin içinde kırılan dökülen tek bir eşya bile yok.
    Oysa Yağmur etrafını tanımak için hiçbir çaba göstermediği gibi benimle göz temasında bile bulunmuyordu. Kucağıma aldığımda direniyor, sonra da ağlamaya başlıyordu. Eline bir şey verdiğim zaman bir süre elinde tutuyor sonra da bırakıyordu.
    Yerde sürünmeyi hiç sevmedi. Ancak 15 aylıkken kendi kendine yürümeye başladı. Ona seslendiğimizde karşılık vermiyor, sanki bizi duymuyordu. İki elin parmaklarını geçmeyen kelimeleri vardı. Bunların içerisinde defalarca tekrar ettiğimiz halde o iki kelime; anne ve baba yoktu. Birşeyler söylüyordu ama daha çok kendi kendine mırıldanıyor gibiydi.
    Koray zamanla her şey düzeleceğini düşünüyordu. Ona göre ikimizde sağlıklı insanlardık, bebeğimizin en küçük bir sorunu olamazdı.
    Ben onun kadar rahat değildim. Yağmur’un bilmediğim, tanımadığım bir sorunu vardı. Daha fazla dayanamazdım, Koray’ın karşı çıkmasına rağmen bir doktora götürdüm.
    Çocuk doktoru yaptığı muayeneden bir sonuca varamadı. Beni çocuk psikiyatrına yönlendirdi. Şaşırmıştım. Daha doğrusu buna hazır değildim yine de... İki yaşında bir çocuğun psikiyatrda ne işi olabilirdi ?
    Dediğini yaptım, hem de fazlasıyla... Üstelik de çocuk nörologlarına hatta pedagoglara bile gösterdim.
    Koray’a göre ben parayı sokağa atıyordum. Bu doktorlar sadece para kazanmak için bir şey yapıyor görünüyorlardı. Yağmur’un hiçbir sorunu yoktu. Olsa da zamanla düzelecekti.
    Kısa bir zaman sonra doktorlar teşhisini koydu.
    Benim yavrum; Otistik’di.
    Anlamsız gözlerle doktorun yüzüne baktım. Şaşkındım. Neydi bu otistik denen şey, tedavisi var mı. Hiçbir şey bilmiyordum ki...
    Doktor karşımda konuşuyor teknik terimlerle Yağmur’un durumunu anlatıyordu ama kendimi ne kadar da zorlasam bir şey anlamıyordum. Sadece iletişim geriliği olduğunu ve hayatı boyunca ona ilgi göstermemiz gerektiğini anladım. Bir de bu konuyla ilgili kurumlar varmış, onlardan destek alabilirmişiz.
    Eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. Komşu kadına bıraktığım yavrum bir köşede sessizce oturuyordu. Kadının ısrarlı sorularını geçiştirdim. O gidince bir koltuğa çöktüm ve Yağmur’u izlemeye başladım. O kadar masumdu ki, o kadar dünyadan habersizdi ki...
    “Daha çok küçüksün yavrum... Üstelik de otistik... Ben ne yapacağımı hiç bilmiyorum. Bu sorunla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Korkuyorum, oğlum... İnan ki çok korkuyorum.”
    İlk kez yüzüme baktı. Belki de ben öyle hissettim. Hızla yanına gidip ona sarıldım. Hüngür hüngür ağlıyordum. Gözyaşımla ıslanan yüzünü sildi, sonra da elini elimin üzerine koydu. Sanki bana korkmamam gerektiğini, bu işin üstesinden birlikte geleceğimizi söylüyordu. Uzun zaman onu kollarımla sardım, bırakmadım.
    Akşam Koray geldiğinde durumu ona anlattım. Üzgün görünüyordu ama yine de doktorlara fazla güvenmememiz gerektiğini söylüyordu. Yağmur’un bir şeyi yoktu. Çocuktu ve zamanla düzelecekti. Aslında her baba gibi çocuğuna toz kondurmuyordu.
    Bir gece aniden bir çığlık sesiyle uyandık. Acaba yavrumuza bir şey mi olmuştu, telaşla odasına baktım ama yoktu. Sonra onu salonda yüzünü duvara dönmüş halde bulduk. Ayakta duruyordu. Elindeki su kabını sürekli sallıyordu.
    --Yağmur, birtanem…
    Sesimizi duymuyordu sanki… Hiçbir tepki vermedi. Sadece elindeki su kabını sallamaya devam ediyordu. Loş olan salondaki tüm lambaları yaktım. Yine tepkisi olmadı. Ancak televizyonu açtığımda reaksiyon gösterdi ve reklamlara bakmaya başladı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
    --Rain Man, dedi Koray...
    --Efendim...?
    --Yağmur Adam filminde vardı ya... Dustin Hoffman oynamıştı hani…
    Koray’ın yüzüne bakıyordum. O devam etti.
    --Yağmur; Yağmur Adam oldu.
    Onun bu tavrına kızmıştım. Şefkatlice Yağmur’a yaklaşıp onu yatağına yatırmayı düşündüm ama ona dokunduğumda yeniden çığlık atmaya başladı. Elleriyle kulaklarını kapatıyordu. Korktum. Ne yapacağımı bilemedim. Koray onu kucaklayıp kaldırdığında ise debelenmeye ve bağırmaya başladı. Çığlıkları daha da artmıştı. Mecburen yere bıraktı.
    --Ne yaparsan yap ama şunu bağırtma. Komşular uyanacak. Ben yatıyorum, sabah erkek kalkmam lazım.
    Koray yatmaya gittiğinde ben bir koltuğa oturup onu izlemeye başladım. Sadece televizyona bakıyor ve kendince bir şeyler mırıldanıyordu. Sesimi çıkarmadan sabırla bekledim. Gözümü ondan ayırmıyordum. Bir süre sonra kendiliğinden yatmaya gitti. Benim uykum kaçmıştı. Yerimden kıpırdayamıyordum. Birşeyler yapmalıyım ama ne... Bunun cevabını arıyordum.
    Emin olduğum bir gerçek de; benim otistik bir çocuğumun olduğuydu. Bu gerçekle yaşamam gerektiğini artık biliyordum.
    Ertesi günü bir arkadaşımdan Yağmur’a birkaç saatliğine bakmasını söyleyerek evden çıktım. Bir kitapçıya uğradım ve otizmle ilgili ne kadar kitap varsa satın aldım.
    Yağmur’umun yağmura karışmaması için elimden geleni yapacaktım.

    Okul yıllarından beri elime almadığım kitaplarla yeniden buluşmuştum.
    Üstelik hiçbiri de roman, hikaye türünden değildi. Bir aşk yaşanmıyordu içinde... Macera yoktu. Mutlu son diye bir kavram hiç yoktu.
    Okuduğum kitaplarda otizmin bir davranış ve iletişim bozukluğu olduğundan bahsediyordu. Doğumdan sonra ilk üç yıl içinde kendisini gösteriyormuş. Hayal gücü yoksunluğu, takıntılı ve tekrarlayıcı davranışlar olarak görülebiliyormuş. Müzik, matematik konularında bir deha olabilirken; günlük hayatta basit becerilerden bile yoksunluk yaşayabiliyormuş…
    Okudukça otistiğin ne olduğunu anlamaya başlamıştım ama onunla hala nasıl baş edeceğim konusunda en küçük bir bilgim yoktu.
    Koray’dan Rain Man filminin CD sini almasını söyledim. Akşam eve döndüğünde her zaman getirdiği gül yoktu ama CD elindeydi. Hoşnutsuzluğumu ona belli etmedim.
    Ertesi gün filmi izlemeye başladım. Normal zamanda herhangi bir filmden farkı olmayan bu filmin o an benim için farklı bir anlamı vardı. Hiçbir sahnesini kaçırmadan izliyordum. Sanki o filmin içindeydim, canlı olarak gözlemliyordum Raymond’u...
    Film; 1989 yapımıydı. Raymond için yapılan bir tedavi yoktu. Hem o günden bu yana uzun zaman geçmişti. Belki de yeni tedaviler bulunmuş olabilirdi.
    Koray eve geldiğinde eskisi gibi neşeli değildi. Belki de bunun sebebi biraz da bendim. Çünkü yemekten sonra ya Yağmur’la ilgileniyor ya da kitap okuyordum. O ise sessizce televizyon izliyordu. Arada bir yağmur çığlık attığında “sustur şunu” diyerek bana bağırıyor sonra da yatak odasına geçiyor, televizyon izlemeye oradan devam ediyordu.
    Son dönemlerde eve geç gelmeye de başlamıştı. Belki de haklıydı, onu ihmal ettiğimi biliyordum.
    Okuduğum bir kitapta çocukları otistik olan annelerin yaşadıklarıyla ilgili bölümler vardı. Kitaptan kendimi alamıyordum. Çünkü o annelerin çocuklarıyla ilgili anlattığı her şeyi ben de yaşıyordum. Benim oğlum da çığlık atarken kulaklarını kapatıyordu. Çamaşır makinesi ya da halı süpürgesi çalıştığında sesinden rahatsız oluyordu.
    Ben o kadınları anlamıştım, biliyorum ki onlar da beni aralarına alacaklardı.
    Bu konu ile ilgili bir derneğe gittim. Başımı öne eğmeden, kararlı bir ses tonuyla “benim oğlum otistik” dedim. “Sizden yardım istiyorum.”
    Yağmur’un rahatsızlığı ortaya çıkınca dostlarımız artık bize gelmez olmuşlardı. Yağmur’un yaptığı birkaç olay onları rahatsız etmişti. Uzun zamandır evimize bir misafir gelmiyordu. Yakınımızdaki çocuk parkında bile komşular çocuklarını Yağmur’dan uzak tutuyorlardı. Akıllarınca kendi çocuklarını koruyorlardı.
    Ne diyebilirdim ki…
    Ama o dernek sayesinde o kadar çok kişiyle tanıştım ki. Benim çocuğumu sahiplenen o kadar çok anneyle dost oldum ki…
    Ve o kadar çok Yağmur’um olmuştu ki...
    Koray’a da ilgi göstermeye başlamıştım. Evliliğimizin ilk günlerindeki gibi cilve yapıyor onu hoşnut etmeye çalışıyordum. Ama o bundan mutlu olmuyordu. Yağmur’la hiç ilgilenmiyor hatta zaman zaman ona bağırıyordu. Bu da evde huzursuzluk çıkmasına sebep oluyordu. Daha az konuşup daha fazla tartışır olmuştuk.
    Bir gece beni karşısına aldı ve hiç mutlu olamadığından bahsedip boşanmak istediğini söyledi.
    Sadece yüzüne bakıyor, konuşamıyordum. Şaşkındım.
    --Bu evi size bırakacağım. İkinizin de rahatça yaşayacağı bir rakamı nafaka olarak her ay ödeyeceğim. Maddi sıkıntı çekmeyeceksiniz.
    Sessizliğimi koruyordum.
    --Bu teklifimi düşün, Bahar... Sonra cevap verirsin.
    Gidip yattı.
    Tek başımaydım artık... Güçlü olacaktım. Duygularıma yenilmeyecektim.
    Koray’a da kızamıyordum. Ne de olsa her gece evde sorunlar yaşamaktan bıkmıştı. Belki de yorulmuştu. Onu anlamaya çalışıyordum. Ya da bu şekilde kendimi kandırıyordum.
    Kısa zaman sonra boşandık.
    Koray dediğini yapmış, her ay bankaya düzenli olarak para yatırmaya başlamıştı. Maddi sıkıntı çekmiyorduk. Evde değişen bir şey yoktu.
    Koray dışında…
    Derneğe daha fazla gitmeye başladık. Yağmur oradaki çocuklarla kendi yarattıkları oyunları oynamaya başlamıştı. En azından bir şeyler yapıyordu artık…
    Bir gün orada bu konuda uzman bir doktorla karşılaştım. Muayenehanesine gelmemi söyledi. İki saatlik bir muayene olacakmış. Yağmur o kadar zaman dayanamazdı ki...
    Gittiğimizde Yağmur içeri girmek istemedi. Çığlıklar atmaya, kulaklarını kapatmaya çalıştı. Kendi etrafında dönüyordu. Zor da olsa bir şekilde içeri girdik. Çığlıklarına doktorun odasında da devam ediyordu. Öyle kötüydüm ki; oğlum için bir şey yapamıyordum. Doktor ise sadece onu izliyor, benim de bir şey yapmama da izin vermiyordu. Bir saat boyunca ağladı. Sonra sustu ve gelip benim yanıma oturdu, elimi tuttu. Yağmur ilk kez bana sokulmuştu. Bu; mucizevi bir andı benim için... O kadar mutluydum ki...
    Tedaviye olumlu tepki vermişti.
    Başlangıçta aynı tepkileri verse de zamanla doktorun yanında uysal olmaya başlamıştı. Zor dönemler yaşıyordu, yavrum... Benim canım yansa da duygusal olmanın ne yeri ne de zamanıydı.
    Bir yandan tedavisi devam ederken diğer taraftan da onunla insan içine çıkıyor, bir yerde yemek yiyor ya da alışveriş yapıyorduk. Bazı takıntıları değişmemişti hala... Elbise deneyeceği zaman kendisine yardım ettiğimde çığlık atıyordu. Dokunmamı istemiyordu. Olsun, en azından kendisi giyip çıkarıyordu ya...
    Aradan uzun zaman geçmişti. Yağmur 7 yaşına gelmişti. Okula bile gidiyordu. Tabi ki normal çocukların gittiği okul değildi. Olsun... Üstelik de okumayı çok kısa zamanda başarmıştı.
    Doğum gününü kendisi gibi otistik arkadaşları ve onların ailesiyle geçirdi. Davete Koray da geldi. Zaten bazı haftasonları Yağmur’u alıp dışarı çıkarıyor, baba-oğul birlikte birkaç saat dolaşıyorlardı.
    O gün o kadar mutluydu ki... Hatta bir kızla dans bile etti. O an gözlerimden akan yaşları durduramıyordum.
    Oğlumla gurur duyuyordum.
    Artık doğru kelimelerle doğru cümleler kuruyor, üstelik soru bile soruyordu bana... Hatta o kadar iyi gözlemciydi ki; televizyonda izlediği belgeselleri bana heyecanla anlatıyordu. Hiçbir şey zihninden silinmiyordu. Bir arkadaşın telefonu için rehbere bakmaya bile gerek yoktu. Rakamlar konusunda beni hep şaşırtıyordu.
    Bazen onunla normal iki arkadaş gibiyiz. Bazen de o benim hayat arkadaşım. Bildik hareketlerini yine de zaman zaman yapıyordu. Ama olsun... O benim dünyama giremezse ben onun dünyasına girerim, diyordum.
    Çünkü ben anneyim…
    Yağmur okula gittiğinde ben de derneğe gidiyordum. Orada diğer Yağmurlarla ilgileniyor elimden geldiğince onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Bu bana o kadar huzur veriyordu ki… Belki de anneliği yeniden tatmaya başlamıştım. Onların hepsi benim çocuklarımdı. Ve biz çok kalabalık bir aileydik.
    Belki otizm konusunda hala uzman değilim ama annelik konusunda uzman olduğumu söylüyorlar. Bunu duymak beni çok sevindiriyor.
    Yağmur’un yanında olmayı seviyorum. Onun büyümesini seyretmeyi, elele dolaşmayı, onunla saçma sapan oyunlar oynamayı, konuşmayı seviyorum.
    En çok da ona sarılmayı…
    Sanırım uzun zamandan beri bu duyguların özlemini çektiğimden olsa gerek her fırsat bulduğumda ona sarılıyorum.

    Biraz önce alışveriş yaptık. Bana hediye aldı.
    Anneler günü için…
    Üzerine “seni çok seviyorum, anneciğim” diye yazacakmış.
  • Geldi, darmadağın etti ve gitti…
    Genelde böyle olmaz mı zaten? Geçer diye kendimi avuttuğum hiçbir şey geçmedi aksine daha çok acıttı canımı.
    Çok seviyordum oysa ona sarıldığımda onun kalp atışından daha çok kendi kalp atışımı duyduğuma yemin edebilirim. Ses tonunu hiç çıkartamıyorum aklımdan. O bir kere bana seslenirdi ben dünyanın en güzel şiirini dinliyorum sanırdım.
    Bir gün biteceğinden korkuyorum dediğimde bitmeyecek diye her defasında inandırıyordu beni. Bana hep inan bana diyordu. Kimse güvenmiyor bana, sen güven diyordu.
    Bende kendime en büyük kötülüğü yaptım inandım. Kendi inancımı kendi ellerimle yaraladım.
    Uzakta okuyordu herkes gidince bitecek diyordu. O kadar güzel sevdiğine inandırıyordu ki insan kıyamıyordu. Nasıl bu kadar güzel sevebilir diyordum. Daha önce hiç kimse bu kadar çok sevmemişken onunda sevmesi tuhaf geliyordu. Nitekim haklı çıkan taraf ben oldum. Bazen haklı olmakta insanın canını yakıyormuş bunu öğrendim. Can bırakmıyormuş hatta.
    Sevmedi, dahası ayrıldıktan sonra benim aklımdan çıkmazken ben onun aklına bile gelmedim.
    Kaç defa dön dedim kaç defa tekrar deneyelim dedim ama olmadı.
    İnsan o tüm olumsuz cevaplarda kendini çok daha değersiz hissediyor.
    Her yazdıktan sonra belki düzelir diye bin bir ümitle bekledim. Ama her defasında beni pişman etti.
    Niye yazdım bilmiyorum bunca şeyi. Az önce bir yazı okudum en çok istediğim şey ona sarılmaktı ama yapamadım, yapamayacağım yazıyordu.
    Ben o cümlede uzun süre takılı kaldım. Muhtemelen bende bir daha asla sarılamayacağım. Başım bir daha asla sol göğsüne denk düşmeyecek.
    Peki bu acı ne zaman bitecek?
    Ne zaman saçma sapan bir filmde aklıma gelmekten vazgeçecek?
    Ne zaman dinlediğim müziklerde kendini belli etmekten vazgeçecek?
    Ne zaman mutlu bir şey olduğunda gülümsemelerimi yarıda bırakmaktan vazgeçecek?
    Ben ne zaman aklımdan, kalbimden onu atabileceğim?
    O benim sol tarafımın en hüzünlü yanı…
    O benim canımın acısı, kalbimin ağrısı…