• Yıldızların karanlık içinde parladığı gibi yoksulluk ve yoksunluk içinde de saflık ve yücelikle parlayan ruhlar yok mudur? Bir kalp ,sevmek için mutlaka servete ,soyluluğa mı ihtiyaç duyar? Bence en gerçek gelecek vaat eden konum , ruhun göründüğü iki güzel göz , en büyük servet, kalbini duygularını gösteren gül renginde dudaklardan yansıyan gülümsemedir. Güzellikten büyük soyluluk, temiz bir kalpten büyük servet mi olur?
  • 40 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kim yazdı bunları? Portekizli bir rahibe mi yoksa edebiyat düşkünü bir Fransız mı? Gerçekler bu kadar içten, korkusuzca aktarılabilir mi yoksa kurgu bu derece gerçeğe yaklaştırılarak oluşturulabilir mi? Kim bu yazıların arkasındaki kişi?

    Rousseau: "Portekiz Mektupları'nın bir erkek tarafından yazıldığına dünyada her şey uğruna bahse girerim." diyor. Fakat onun yorumunda büyük bir ön yargı gözümüze çarpıyor. Bu ön yargısının temelinde yatan nedeninin kadınların genellikle hiçbir sanatı sevmediğini, hiçbirini bilmediğini ve dehadan yoksun olduklarını söyleyerek açıklıyor. Varsayalım ki Rousseau haklı olsun fakat bu mektupların sanat kaygısı güdülerek yazıldığını kim iddia edebilir? İçtenlikle yazılan cümleler, kimi zaman sanatın önünde durmaz mı? Kurguda planlama esasken içten gelen yakarışların dökülmesinde bu ihtiyaç göz önünde bulundurulmaz. Öyle hissediyorum ki bu mektuplar, 17. yüzyıl kurgusundan çok daha uzakta yer alıyor.

    Evet, bu aşk olamaz, bu aşkın oldukça ötesinde, bu sıtmalı bir hastalık resmen! Bütün hücrelerini kontrolsüz bir şekilde kemiren, önüne geçemediğin, ilacını bulamadığın bir hastalık! Bütün alçaklığa, nefrete ve ilgisizliğe rağmen duyulan büyük bir aşk ve karşılığı görülmediği için kendini uçuruma sürükleme hâli...

    "Aşkımın aşırılığını ancak ondan kurtulmak için elimden geleni yapmaya karar verdikten sonra anlayabildim." (sf.35)

    İmkânsızdır, kurtulamayacaktır bu hastalıktan, ona bağlanmıştır artık, her ne kadar mücadele etse de kendiyle, böyle bir hastalığa yakalandığı anda bunun tedavisi yoktur. Onsuz yaşamanın bile alçaklık olduğunu düşünen bu hasta, iyileşme yolunda umut vaat etse de bir bacağı bataklıkta kalacaktır.

    "Ailem, dostlarım, bu manastır artık dayanılmaz geliyor; görmek zorunda olduğum, sırf zorunluluktan yapmam gereken her şeyden tiksiniyorum." (sf.30)

    İnsanın zorla bir yere tıkılması ve orada zoraki bir yaşam kurmaya çalışması ne kadar acı! 17. yüzyıl'da, Portekiz'de ve diğer birçok bölgede kadına tanınan sadece iki seçenek vardı: Ya eş olarak 'görev'ini sürdürmek ya da manastıra kapanıp her şeyden uzak bir hayat(!) sürdürmek. Günümüzde hissettiklerimiz güncel durumlar değil, birçoğunu geçmişteki insanların hislerinden miras alırız. Tıpkı biz, şehir hayatının boğucu yaşamından sıkıldığımız gibi, o dönemdeki insanların zoraki bir yaşam sürme hâli onlar için çileden çıkma hâli olabilmektedir.

    "Zaten binlerce acı içinde sizi sevmekle tattığım tek mutluluk da olmasaydı, yaşayamazdım." (sf.30)

    Rahibenin Tanrı sevgisinden hiç bahsetmemesi, manastıra zorla tıkılmasının ardından inancında bir zayıflama olduğunu gösterebilir. Çünkü ilahi aşktan ziyade beşeri aşkın üzerinde çok fazla durmaktadır. Ona acı çektiren, ilgisiz davranan Fransız soylusu bu kişi belki de onun hayatının, özgürlük ihlalinin tek kurtuluş noktasıdır. Buna biraz da dayanak olarak: "Sizin uğrunuza ahlak kurallarına karşı ne yaptımsa beni mutlu ediyor, sizi bir kez sevdiğime göre bütün yaşamım boyunca delicesine sevmek, artık benim onurum ve dinim." (sf.24) gösterilebilir.

    "Bütün bu acılara neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum; sizi artık sevmezsem hepsinden kurtulabilirim. Ama ne korkunç bir ilaç bu!" (sf.23)

    Hasta, korkunç derecedeki hastalığının farkında fakat bunun ilacını bulamamaktadır. İlaç diye sunulan çare, onun hastalığını daha da tetiklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

    Kısacık bir kitap olmasıyla birlikte her satırı duygu doluydu, her satırı tek tek incelenebilecek cinstendi. Oldukça etkileyici, merak uyandırıcı ve hüzünlü bir aşk hastalığıydı, terk edilmenin yarattığı feryadın duyulmasıydı. Gizemli bir hikâyesi olması da ayrı bir sos olarak eklenmiş gibiydi resmen.

    Keyifli okumalar diliyorum :)
  • Sesinde birdenbire peyda olan bir titreme zor zapt edilen bir heyecan vardı: “Bana sakın darılmayın.” diyordu. “Boş ümitlere kapılmamanız için sizinle apaçık konuşmak daha iyi olacak.

    Ama bana darılmayın.Dün yanınıza geldim.Beni evime götürmenizi istedim.Bugün beraber gezmeyi teklif ettim.Akşam yemeğini beraber yiyelim dedim.Adeta
    size musallat oldum.Fakat sizi sevmiyorum. Deminden beri hep bunu düşündüm.Hayır, sizi de sevmiyorum… Ne yapayım? Sizi belki hoş, hatta cazip buluyorum, belki de şimdiye kadar tanıştığım erkeklerin hepsinden ayrı taraflarınız olduğunu görüyorum, ama bu kadar… Sizinle konuşmak, birçok şeylerden bahsetmek, münakaşa, kavga etmek… Darılmak, tekrar barışmak, bunlar beni muhakkak ki memnun edecek.Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum.Şimdi ne diye durup dururken bunları söylediğimi merak edersiniz.Dediğim gibi, başka şeyler bekleyerek ileride bana darılmayınız diye.Size ne verebileceğimi şimdiden bildireyim ki, sonra sizinle oynadığımı iddia etmeyesiniz: Ne kadar başka olursanız olun, gene erkeksiniz.Ve bütün tanıştığım erkekler bunu, yani kendilerini sevmediğimi, sevemediğimi anlayınca, büyük bir teessür, hatta hiddetle beni terk ettiler.Güle güle… Ama niçin beni kabahatli zannettiler? Kendilerine asla vaat etmediğim, sadece kafalarında yaşattıkları bir şeyi vermedim diye mi? Bu haksızlık değil mi? Sizin de hakkımda aynı şekilde düşünmenizi istemem… Bunu da lehinizde bir nokta olarak kaydedebilirsiniz…”
  • Fakat sevmek? Bunu yapamıyorum… Şimdi ne diyip durup dururken bunları söylediğimi merak edersiniz… Dediğim gibi, başka şeyler bekleyerek ilerde bana darılmayanız diye… Size ne verebileceğimi şimdiden bildireyim ki, sonra sizinle oynadığımı iddia etmeyesiniz; ne kadar başka olursanız olun, gene erkeksiniz… Ve bütün tanıştığım erkekler bunu, yani kendilerini sevmediğimi, sevemediğimi anlayınca, büyük bir teessür, hatta hiddetle beni terk ettiler… Güle güle… Ama niçin beni kabahatli zannettiler? Kendilerine asla vaat etmediğim, sadece kafalarında yaşattıkları bir şeyi vermedim diye mi? Bu haksızlık değil mi? Sizin de hakkımda aynı şekilde düşünmenizi istemem…Bunu da lehinizde bir nokta olarak kaydedebilirsiniz.
  • 456 syf.
    ·18 günde·10/10
    Süper kahraman dünyasını Dc ile sevmek istiyorsanız bu seri ile değil de Batman ile başlamalısınız. Çünkü Batman ile vaat edilen harika insan tipi burada yerle yeksan ediliyor. Sanırım beni de kendine çeken o kinayeli süper kahramanlık çabalarıydı. Özellikle Rorschach, barındırdığı nevrozlarla bir kahramanın olabileceğini ama "süper" olamayacağını yansıtıyor.

    HBO güzel bir yapımla yeniden duyurdu bu çizgi romanı. Umarım kaliteli bir uyarlama olur.
  • Bir ağlama payı bıraktım vedalara..
    Sen kalırken öylece, şehrin soğuğunda
    ellerim hiç ısınmasın istedim..
    Veda edeli henüz bir kaç dakika oldu..
    Kendi ellerimizle hatıralar yazdık,
    Başka başka şehirlerde..
    O hatıralar ki; okurken ağlatır adamı..
    Oysa benim ezberimde saklı..
    Saçlarını rüzgarlara emanet ettim
    Ardıma takıp hasreti, gitmek denen eyleme;
    vuslatlar vaat edip bıraktım seni..
    Aşka inanmış kal şimdi..
    Yeis kuyularından çıkardım seni
    Bunca kötülüğe rağmen
    Değişmemiş yüreğin için hamd ettim..
    belki yoktum, belki vaktim değildi o zamanlar
    Ama o zamanlarda ben;
    seni daha güzel sevmek için yangınlardan yangınlara koşuyordum..
    Küllerimi sürdüm yaralarına..
    Sonra gitmem gerekti..
    Çünkü aşk, sabırla yoğrulunca tat verirdi.