• Birbirlerine bakarak ve başka hiç kimse için anlam taşımayan ancak kendileri için büyük anlamı olan önemsiz şeylerden konuşarak oturabilirlerdi.
  • Ya biz beceremiyorduk sevmeyi, yada sevmek sanırım böyle bir şeydi. Her insan bir şekilde, öldürüyordu işte sevdiğini...

    -Edibe Toğaç-
  • “Eline tüfeğini alıp, fişekleri göğsüne çaprazlamasına asıp, atını üstlerine sürse, kasabanın sokaklarında ölüm saçarak, önüne geleni yağmalayarak, yakıp yıkarak dolaşsa, kasabayı yerle bir etse bile, gözlerinden okunan bu sevginin ürküttüğü kadar ürkütemezdi onları...”

    Bu sözler, belki elli yıl önce, Meksika’nın hayatın çok sert geçtiği taşrasında söylenince daha anlam kazanıyor. Her gün insanların tavuk gibi boğazlandığı, jandarmaların on, on iki yaşındaki kız çocuklarına kasabanın meydanında tecavüz ettiğinde, babalarının “nasıl olsa başına bir gün gelecek bir şeydi” dediği ve hayatın normal aktığı bir kasaba tahayyül edin.

    Aşk... Sevgi...

    Bu insanları o kadar korkutuyordu ki, ve sanırım, dünyanın uygar ve ilkel ülkelerinde, savaş veya barışın yaşandığı türlü yerlerinde de benzer bir korku vardı, sevgiye karşı. Ölüm ve kıyasıya şiddetin bile çekindiği bir şey haline gelmişti, sevgi.

    İki yıl önce sevmişti o Kızılderili kızı. Çölde uzun zaman geçiriyordu. Çölün vahşiliği, kasabada yaşanan türden sahtelikten daha çekilir gelmişti ona. Bir şeyler farklıydı onda. Ağabeyi gibi düzene ayak uyduramamıştı. Ağabeyi çoktan kasabanın hatırı sayılır bir esnafı olmuştu, ama o...

    O öyle değildi işte. Kasaba onu boğuyordu. Hayatına çok da ehemmiyet vermiyordu, ama hayatı boyunca canı sıkılsın da istemiyordu. Yankilerle Meksikalıların arası iyi değildi. O kızı ırmakta görmüştü. Sol göğsünün altındaki yarası kanıyordu. Kız ondan ürkmüştü, ama göğsünün altına çamur sürüp şifalı otlarla kaplamasına izin vermişti. Ona karşı “bir şey duymuştu”, onu iyileştirmek istemişti. Bunun aşk olduğunu anladı sonra.

    Kilisenin onu aforoz etmesine ve kasabadan kovulmasına hiç aldırmıyordu. Dik yamaçlara tırmanmışlar, yarları aşmışlar, kendilerine yükseklerde bir kulübe yapmışlardı. İki sene büyük bir dinginlik ve aşkla geçmişti. Konuşmaya dahi ihtiyaç duymamak, yan yana olmanın verdiği huzur.. birbirine bakmaktan haz almak ve sevmek...

    Sonra sol göğsün altındaki o yara açılmıştı yine, karısı gitmişti...

    Ona borçlu olduğu bir şey olduğunu düşündü. Onu usulüne uygun gömmek istedi. Çünkü, ölse de, ölmese de, bir giden varsa, ayrılık vardır. Gideni, usulüne uygun gömmezse, yeniden başlayamazdı.

    Karısını yıkadı, en iyi elbiselerini giydirdi, rugan pabuçlarını ayağına geçirdi, onu bir sedyeye bağladıktan sonra, ölümcül yolculuğuna çıktı. Kilise töreni olacak ve kasabanın mezarlığına dinî törenle gömülecekti. Sonra...

    Terk edecekti bu kasabayı, o uzak sahil kentine gidecek ve her şeyi unutacaktı.

    Yolda battaniyeyle çepeçevre sardığı sedyede gümüş taşıdığını zanneden haydutların saldırısına uğradı. Eşkıyalar gerçeği öğrenince, onu sevdiler ve öldürmediler. Hatta hikâyesinden ve sevgisinin gücünden çok etkilendiler. Kasabadaki esnaf ağabeyinden, çok daha iyi anlıyordu bu haydutlar onu. O da buna şaşacak biri değildi zaten, yoksa dağlarda olmazdı.

    “Ona karımı sevdiğimi söylemek zorunda değildim. Bunu karıma bile söylememiştim, birlikte yaşadığımız iki yıl boyunca bir kere sözünü etmemiştim, gereği yoktu çünkü. Bir yabancıya açılmamın nedeni belki de inancımı yitirmeye başlamamdır. Peki, kendim inanmıyorsam, ölüp gittiği halde, onu neden doğru dürüst bir mezara gömebilmek için çırpınıyorum böyle? Hele baştan beri sevdiğim birinin ölüsüyse taşıdığım? Yok, asıl amacım onu lanet çukura tıkıp bu sevgiden kurtulmak, iki yılın anılarından sıyrılıp herkesin yaşadığı bugüne varmaksa, o zaman neden bana ateş eden, belki bir kere daha etmekten kaçınmayacak birine yalan söylemek zorunda kalıyorum? Neden cesedi şuraya bırakıp gitmiyorum?”

    “Sevdiği kızla evlenmek, yeşil gölgeli iki yıl boyunca onu sevmek, başka hiç kimseye gereksinme duymamak kolaydı belki, gelgelelim bunlara tek başına son vermek hiç de kolay değildi...”

    Her tarafı kan revan içinde kasabaya varıp, karısının cesedini kasabanın meydanındaki havuzun yanına kadar sürüklediğinde, tüm kasabanın ondan ürkmesinin nedeni buydu: Gözlerindeki vahşi aşk...

    Ağabeyi onu anlamamıştı... en sonunda, karısının cesedini yine sarp kayalıklara geri götürüp yardan aşağı atmak ve o yarın dibinde onu usulüne uygun biçimde yakmak zorunda kalmıştı. O töreni yaparken, ağabeyi uzaktan seslenmişti ona, gerçekten başka bir evrenden sesleniyordu aslında:

    “Böyle yapmak gerektiğini nereden biliyorsun?”

    “Ne yaptığımı nereden bilebilirim? Doğru olup olmadığını nereden kestirebilirim? Daha önce hiç karşılaşmadım ki böyle bir durumla!”

    Tören bitti ve döndü gitti. Yürürken, iki yeşil gölgeli yıl boyunca ağzına alma gereği duymadığı sözler döküldü dudaklarından ilk defa.

    “Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm...”