• Peki bizler neden buzdağının görünmeyen dipsiz tarafı varken zuhur eden yüzüne yüklüyoruz tüm gerçekliğimizi. Neden bir zaaf oluşturuyoruz kendimize arkada bırakmakta zorlanacağımız ? Kendimizi aşık olmaya mı itiyoruz yoksa “aşkın büyüsüne” mi kapılmak istiyoruz ? Neydi aşkın büyüsü, neden sevmek varken aşık olur insan ? Kendine ızdırabı tattırmak için mi ? Oyalanmak, bir durak mı arıyoruz ? Kendimize, hayatımıza bir mola vermek ise gayemiz neden aşkta arıyoruz ? Acılarımızı paylaşacak insan mı arıyoruz ? Acı çektirmeyi mi seviyoruz yoksa acılarımızı başkasına yüklemeyi mi ? Peki neden vazgeçiyoruz insanlardan, kandırıyor muyuz onları duygularımızı ve bencilliklerimizi kusmak için ? O halde bizler mutluluğun peşinde miyiz yoksa başkasının mutluluğunun peşindeyiz miyiz ?
  • Fahiş fiyatlara satılan, ikinci gün solacak kokusuz kırmızı güllerin, kocaman kadife kalplerin, peluştan devasa ayıcıkların ve ısmarlama şarkıların arasında bir yerlerde “Aşk nedir” diye düşünüyorum.

    Ben kendi aşk tarifimi biliyorum da, şu toplumda insanların aşkı tarifi neydi ve şimdilerde ne oldu diye düşünüyorum.

    50’li yıllarda , Ahmet Muhip Dranas ne demiş bakın :
    “Yeşil pencerenden bir gül at bana
    Işıklarla dolsun kalbimin içi
    Geldim işte mevsim gibi kapına
    Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.”

    “Sana karşı yükseliyorum galibaaa” demiyor, dikkatinizi çekerim 
    Yeşil pencerenden bir gül at bana diyor.
    Kimbilir, kızın gözleri yeşil belki de, gül dediği de bir anlamlı bakış...
    Ve mevsim nasıl kaçınılmaz, nasıl doğallıkla gelirse, nasıl beklenerek gelirse, öyle gelmiş sevdiceğinin kapısına.
    İfadenin güzelliğine bakar mısınız? Gözlerimde bulut...Saçlarımda çiğ...

    “Sen mavi giyin / Ben denizi unuturum” diyor Edip Cansever. Aşk için dünyanın en güzel nimetlerinden vazgeçmeye niyet etmiş anlayacağınız.

    Şundan daha şahane bir evlenme teklifi düşünebiliyor musunuz mesela;
    “Yarın bizi beraber görenler
    Kimdi o yanındaki diye sorarlarsa
    Beni detaylı anlatma.
    Kısaca; ömrümün geri kalanı dersin.”
    Ah... Cemal Süreya, ah...

    Nazım, ne kadar basit ve yalın anlatır aşkı değil mi?
    “Seviyorum seni
    Ekmeği tuza banıp yer gibi.
    Geceleyin ateşler içinde uyanarak
    ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi”

    Göksu kasrında, narin bir elden yavaşça yere bırakılan işlemeli kumaş mendillerde başlayıp, leylak kokulu kağıtlara mürekkepli kalemle yazılan mektuplarla taçlanıp, ömür boyu birbirine “siz” diye hitap eden evliliklerden doğan çocukların torunları ve onların torunları...

    Aşk nedir diye düşünüyorsunuz bilemem.

    Ama ne değildir, onu söyleyebilirim.

    Cep telefonu mesajıyla başlayıp, onunla bitecek ucuz bir şey değildir aşk.
    Yemekleri nerede yediğinizle, hangi pahada hediye aldığınızla ölçülecek bir duygu da değildir.
    Her zaman güleç, her zaman mutlu, her zaman sabırlı olamazsınız.
    Her zaman yakışıklı, her zaman güzel, her daim bakımlı da olmazsınız.
    Hatta sağlıklı bile olmayabilirsiniz kimi zaman. Kalkıp traş olacak, saçınızı tarayacak, dişinizi fırçalayacak haliniz kalmamış olabilir.
    Süslenmek istemeyeceğiniz zamanlar, onun nazıyla oynamak istemeyeceğiniz, sinirinize dokunan hallerine sabredemeyeceğiniz vakitler de gelecektir.
    Onun en sevdiği filmler size eziyet, sizinkiler ona saçmalık gibi de görünebilir.

    İşte tam da bu sınırlarda gezinirken belli olur aşkınız. Eğer o durumda bile sevgi dolu gözlerle bakabiliyorsanız birbirinize, işte aşk o’dur.

    Aşk... Mükemmellik değildir kısacası.

    Hayalinizde yarattığınız mükemmel kadını/adamı sevmek değildir.

    Çünkü mükemmel bir kadın veya mükemmel bir erkek yoktur.

    Önemli olan nedir biliyor musunuz?
    Kendiniz gökkuşağı iseniz, renk körü bir adamdan uzak durmaktır.
    Kendiniz uçsuz bucaksız bir okyanusken, yüzme bilmeyen bir kadından da uzak durmaktır.

    Aşkın tarifinde karşı tarafı değiştirmeye çalışmak yoktur. Niyet ediyorsanız hemen vazgeçin bence.
    Sizi siz yapan yanlarınızı seven insanları alın kalbinize.

    Hani Ümit Yaşar’ın dediği gibi :

    Gülleri sarı severim
    Toprağı ıslak
    Türküleri yanık
    Şiirleri hoyrat

    Bir seni olduğun gibi
    Bir seni her şeye rağmen
    Bir seni, hâlâ.
  • Sevmek denen şeyin rolü bu kadar insanı yakıp titretecek bir şey olursa kendisi, kim bilir, neydi?
  • Sevmek denen şeyin rolü bu kadar insanı yakıp titretecek bir şey olursa kendisi, kim bilir, neydi?
  • Sevmek denen şeyin rolü bu kadar, insanı yakıp titretecek olursa kendisi, kim bilir, neydi ?
  • " Sevmek denen şeyin rolü bu kadar insanı yakıp titretecek bir şey olursa kendisi, kim bilir neydi? "