Mesele sevmek değil azizim,
Kime sorsam herkes seviyor zaten…
Mühim olan güzel sevebilmek,
Kırmadan, dökmeden, yormadan, acıtmadan…!


Mühim olan bir şey daha var efendim,
Güzel sevene, güzel karşılık verebilmek,
Yahut güzel sevebilecek isek ‘karşılık vermek’
Boş ümit vermeden, aldatmadan kullanmadan ..!

Eylem Okur, bir alıntı ekledi.
21 Oca 19:38 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Sevmek var Sevebilmek Var...
"Benim ki sana geldim ey hasta canıma derman, ey nefesime biçilen ferman. Haberini alınca iğnenin mıknatısa koşup geldiği gibi geldim. Ecel, senin aşkının sıkıntılarıyla kavrulduğumu görüp acıdı da uçup geldim. Ne olur, bir kez baksan yüzüme..."

Efsane, İskender Pala (Sayfa 337 - Kapı yayınları)Efsane, İskender Pala (Sayfa 337 - Kapı yayınları)

SEVMEK

Üzülür insan hep gördüklerine duyduklarına...Kendi yaşamında üzülecek,düşünülecek o kadar meseleleri var iken.Bir başkasının üzüntülerine ortak eder kendini... Kesilen bir ağaca,sokakta gördüğü kimsesiz hayvanlara yok olan doğaya...Her şeye üzülür.
Aslında olması gereken bu değil mi? Tek kişilik değil hayatlar,kocaman bir atmosfer ve kocaman bir çevre var...Aklı olan kalbinde sevgi ve saygı hisseden herkes bu duyguları yaşar ve duyarlılık gösterir. 
Zaman öyle de bir zamana geldi ki, elimizde tek kalan şey galiba sevebilmek...
Sevmek korumaktır,vicdandır,merhamettir,saygıdır...Her şeye rağmen üzülebiliyor bir başkasının kederine kaderine ortak olabiliyor çevremizde gördüklerimize aman diyebiliyorsak ne mutlu bize ki direniyor,mücadele ediyor,zaman ayırıyor ve sevgilerimizin arkasında durabiliyoruz...
Çoğu zaman üzülsek de beklentilerimiz gerçekleşmese de çok kırıldığımız yaralandığımız olsa da kişi doğru bildiğini yapmalı. Doğru olan nedir... Sevmek.. Sevmek hayata tutunmak ve direnmektir...
Kimse sevgisiz kalmasın...Sevgiler içten ve doğal,yalın ve gerçek olsun...

Sana Benzemeyeni Seveceksin...
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.
Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.
Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.
Sonra sessizlik...
Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.
Ağır bir yük ruhum bazen bana.
Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...
Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.
Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?
Ne istiyor tanrı bizden?

Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?
Parmak uçlarımız bile farklı.
Şu küçücük parmak uçları...
Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?
Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.
Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.
Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.
Başka izler bırakmamızı...
Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı "tekleştirmek", herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.
"Farklı olun" diye buyuruyor tanrı.
"Birbirinize benzemeyin."
Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?
Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.
Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.
Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.
Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.
Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.
Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.
Hayatı hayat yapan ne?
Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:
Hareket.
Hayat, hareketle var olur.
Rüzgarı düşünün...
Esip duran rüzgarı...
O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.
Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.
Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.
Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.
"Polenlerimizi," tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.
Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi... Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.
Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.
İnsanlar da bunun için böylesine değişik.
Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.
Hepimiz birbirimize benzeseydik, düz bir toprak gibi olurduk, suların kımıldamayacağı gibi duygularımız da kıpırdamazdı.
Herkes birbirine benzeseydi kimse kimseyi sevmezdi, aşık olmazdı.

Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.
Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği...
Tanrı, bize bunu söylemiyor.

"Sevin" diyor.
Ama nasıl?
Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?
Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?
Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?
Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.
Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.
Sadece onu düşüneceğiz.
Sadece onu kaybetmekten korkacağız.
Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.
Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.
Bu, nasıl mümkün ey tanrım?
İnsan kendinden nasıl vazgeçer?
Biliyorum, bu mümkün.
Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.
Tanrının en tehlikeli mucizesi.
Bir insanın bir insanı sevmesi.
İmkansız görünen bir gerçek.
Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.
Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.
Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...
Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.
Ne düşünüyor, ne hissediyor...
Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...
Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.
Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.
Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.
Her yere bakarsın sen.
Her yere, her ize...
Rüyalarını bile merak edersin.
Ama insan insana sırdır.
Kimse kimseye benzemez çünkü.
Tanrı "benzemeyin" buyurdu.
Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.
Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.
Bu da tanrının buyruğu çünkü:
"Sana benzemeyeni seveceksin."
Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.
O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.
Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.
O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.
Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.
Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.
Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.
"Sana benzemeyene akacaksın."
Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.
Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.
Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.
İnsan kendi acısını taşır...
Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.
Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.
Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.
Sessizlik...
Tanrım, sen şimdi neredesin?

Ahmet Altan

Mrs. Mysterious, Leylim Leylim'i inceledi.
08 May 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Özlemek için nazım var,.Mavi için edip,rakı için can yücel,sevmek için Cemal süreya ve sevda için Ahmed Arif..
Kim istemez ki en sevdiği şairlerden birinin mektup gibi özel bir eşyasını okumayı? Kitap öncelikle bunu bana sundu.Leyla Erbil'e olan sevdasına değinmeden önce dönemin koşullarını da ele aldığı için tarihi birer de belge gibi aslına bakılırsa.
Ve Leyla Erbil'e aşkı,Leylim'i,yarı canı..Kitabı okuduktan Sonra Ahmed Arif gibi sevebilmek denilen bir terim olmalı diyor insan içten içe.Bu sevdanın hangi boyutu insan onu da o denli düşünüyor ki.Düşününüz artık bir sevgiliden öte bir dost sevdiğiniz insan,evli olmasına rağmen yine de pes etmiyorsunuz görmeseniz de yazdıkları hayati bir önem taşıyor.Yazdıklarıyla yetinebilmek..Bu sevdanın üst modeli sanırım,günümüzde de imkansıza doğru bir hayal artık.Bir şair ve özellikle Ahmed Arif'se de bundan farklısı olabilir miydi bilemiyorum.Naif sevebilmekle bakıştık kitapta ara ara.Satır aralarında durdum ve kuşlar yasına gider kitabında şöyle bir cümle vardı:"Aldatılmak da sana yakışırdı." Aldatılmak degil de böyle sevmek de Ahmed Arife yakışırdı galiba zaten.Güzel sevmişsin üstadım hem de çok güzel sevmişsin.Kitap sevdaya dair umutlarımızı tekrar yeşertecek cinsten.Ahmed Arif'i bir kez daha çok sevdim.

Ayşe Gül, bir alıntı ekledi.
24 Nis 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Çoğu zaman istediklerimi yapanları, bize uygun davranan insanları severiz. Onların yanında kendimizi güvende hissederiz. Aslında bize uygun olanı sevmek kolaydır. Zor olan, bize benzemeyenleri, istediğimizi yapmayanları sevebilmektir. Birini seni mutlu ettiği için değil, yalnızca kendi başına var olduğu için, bir başkası gibi değil, kendisi gibi olduğu için sevebilmek zordur.

Başucumda Müzik, Kürşat Başar (Sayfa 225)Başucumda Müzik, Kürşat Başar (Sayfa 225)

Karalama(Naçiz'Hane)
Varlığını yokluğuna armağan etmek bir bedeni,
Dökülen ve eriyen etlerini kanatırcasına sevebilmek...
Öylesine bağlı ve öylesine vazgeçmek kendinden...
Ölürken gülebilmek, gelirken gidebilmek, dokunurken özleyebilmek...
Ve en çokta susabilmek, susayabilmek konuşmaya...
Zamanda geriye adımlayabilmek, koşabilmek Fransız İhtilaline belki de...
Kelimelere ihtiyaç duymadan anlaşabilmek, anlayabilmek, anlatabilmek ve yine susmak, susamak konuşmaya...

Sevmek ya da...
Sadece sevmek...
İhtiyaç duyulmadan, ihtiyaç duymadan...

Ve ölmek eninde sonunda...
Varlığını yokluğuna devretmek...
Yokluğunda var etmek varlığını...
Anlatabilmek yokluğunu...
Kelimelere ihtiyaç duymadan, duyulmadan...

Anıl, Martin Eden'i inceledi.
 27 Ağu 2016 · Kitabı okudu · 18 günde · 10/10 puan

Tanıştırayım sizi Martin Eden, bundan böyle hikâyesi ile artık benim en yakın arkadaşımdır. Güvenin ona tüm samimiyetimle söylüyorum bizden, içimizden birisidir o. Tanışın onunla oldukça mütevazı birisidir, yanında olun onun, asla sizi yarı yolda bırakmayacaktır, anlatın bütün derdinizi, tüm sıkıntılarına rağmen sizi dinleyecektir elinden geliyorsa yardım da edecektir ve son olarak kulak verin anlatacaklarına öyle ki anlatacakları bir haykırıştır.

Kitabın daha ilk sayfasını okurken anladım Martin Eden’i seveceğimi. Belirli bir nedeni olmaksızın ve onun hayatına harici bir göz misafiri olarak tanık olmama rağmen sevdim onu. Ah ne kadar isterdim liseden, üniversiteden veyahut iş yerimden tanıdığım reel bir birey olmasını. Kitap okumanın en güzel yanı da bu olsa gerek hiçbir zaman var olamayacağını bildiğin bir karakteri sevmek, sevebilmek.

Hikâyeye dönecek olursak Örgü, Martin’in tesadüfi bir karşılaşma sonrası sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden ve zenginliğinden alan Ruth’a ilk görüşte âşık olması ile başlar. Eğitim ve zenginlik, Martin’in hikâyesi için bu noktada anahtar kelimelerdir ki Ruth’u elde etmek için öncelikle bu unsurları elde etmesi gerekecektir ve bunun içinde önünde alması gereken uzun bir yol vardır.. Yolculuk boyunca maddi olarak sıkıntılar çekecek ve yer yer bu yolda inancını da kaybedecektir fakat Ruth’a olan aşkı onun için bu yolda her daim itici bir kuvvet olmaktadır. Martin’in tek hedefi kitap yazmak ve bunun getirileri (para, ün, statü ve güç) ile Ruth’u elde etmektir. Daha sonrasında anlayacaktır ki ilk etapta Ruth için istediği para ve ün onu çok farklı bir toplumsal psikoloji sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun, her sınıfının ayrı ayrı profilinin çizildiği bu kitapta inanılmaz tespitler de göz önüne serilmektedir. Demek istediğim toplumun asıl önemsediği fikirlerden daha ziyade para ve ündür tezi gerekçeleri ile açıklanmaktadır. Bu noktada kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum; “Size ayın yeşil peynirden yapılmış olduğunu söyleyebilirim ve sizde beni onaylarsınız, en azından yadsımazsınız, çünkü dolar dağlarım var.”

İnanılmaz hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabı okumaya yeni başlayan arkadaşlara kesinlikle önermiyorum. Bu kitabın lezzetini tam manasıyla alabilmek ve anlayabilmek için bunun bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ben bu kitabı okudum kazanımlar benimdir ancak Martin Eden’i bir sonraki elime alışımdan önce araya en az elli kitap sıkıştırmak istiyorum ve inanıyorum ki o zaman geldiğinde kazanımlarım daha fazla olacaktır.

ksk skrn, bir alıntı ekledi.
03 Nis 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sevmek
Gerçekte olmayan "cici" birini sevmek yerine, sahiden var olan "hatalı", "eksik", "kusurlu" birini sevebilmek gerçek aşkın varlığını gösterir.

Ve Aşk Evliliğin Ellerinden Tuttu, Senai Demirci (Sayfa 74)Ve Aşk Evliliğin Ellerinden Tuttu, Senai Demirci (Sayfa 74)