• ..bir erkek başka bir kadını seviyorum, ne yapayım, kaza ve kader diye zevcesini boşayamaz. Başka bir kadını sevmek mazeret değildir. Çünkü insanların irâde-i cüz'iyesi vardır. Cenâb-ı Hakk'ın irâde-i külliyesine karşı gelemeyiz, kaza ve kader budur. Fakat benî beşerle münasebetlerimizde irâdemize hâkimiz.
  • Ruhumuza aşılar yapan doktor olarak muallim, ruh dünyamı­zın hem duygu, hem bilgi, hem de irade bölgelerinde tedavisini ve aşılarını yapmaya mecburdur. Şayet bunlardan bir kısmı ihmal edi­lirse ruhî yapı buhran içinde kalır, sayıklar ve kendine gelemez. Duygular sahasında eğitim en küçük yaşta başlıyacaktır. Kalbe ya­pılan ilk aşı, merhamet aşısıdır. Sonra, hemcinsini sevmek ve sev­diği için aldatmamak, ihmâl etmemek aşıları yapılır, cemaat sevgi­si verilir. Böylece aşkın terbiyesinden sonra ferdin şahsiyeti işlenir. Her hareketinde kendinin olma, kendi kendine bağlı kalma aşıları verilir. Arkasından mesuliyet duygusu gelir ve fert bu köprü vasıtasiyle hareketlerin alemine aktarılır.
  • 256 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    “İki şey ruhumu merak ve huşu ile dolduruyor: Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası...”
    Immanuel Kant

    Öncelikli niyetim kitaba ilişkin birkaç yorumumu paylaşmak, sonrasında ise kitabın bende çağrıştırdığı ‘şeytanî’ fikirlerden bahsetmek.
    Kitabın tek olumsuz özelliği diyebileceğim şey konunun klişe olması. Istıraplı hayatlar, divane aşıklar, melankolik ayrılık. Ama bu kitabı değerli kılan şey-üstadın diğer kitaplarında olduğu gibi- konunun çok ötesinde seyreden anlatımı. Yazarın tarifi zor denen duyguları müthiş akıcı anlatımıyla nasıl tarif edebildiğini göreceksiniz bu kitapta. Kahramanların iç seslerini; kıskançlık, pişmanlık, aşk, kızgınlık gibi duygular üzerine yaptığı ruhi analizleri okuyunca hayran kalacaksınız. Kitap sizi sevmek, empati, hayat, ölüm, irade, vicdan gibi pek çok kavram üzerine düşünmeye sevk edecek. Özetle ruha olgunluk katan bu eseri okumanızı tavsiye ederim.
    Gelelim şeytan bahsine...Mesleğim gereği ‘suç’, inançlarım gereği ‘günah’ kavramları üzerine kafa yoruyorum bazen . İkisinde de çoğunlukla ilgili fiili işleyenin ortak mazereti: “şeytana uydum.” Gel gör ki ikisi için de kanun koyucu bunu mazeret olarak kabul etmiyor. Ki normal. Kimsenin bu duruma itirazı olduğunu zannetmiyorum. Fakat fail bizsek kendimizi haklı çıkarmak için şeytan dahil her şeyi ve herkesi işin içine dahil edebiliyoruz.
    Çok sevdiğim ‘Şeytanın Avukatı’ filminde şeytanı şeytandan daha iyi oynayan Al Pacino’nun avukatımıza kurduğu cümlelerden biri şudur:”20. yüzyılın tamamen benim eserim olduğunu söyleyebilirim. Gücümün zirvesindeyim.” Gerçekten de yaşadığımız çağın şeytanca bir zekanın ürünü olduğu belli. Kötülüğün ve kötülerin bu kadar rağbet görüyor olması başka türlü açıklanamaz. Herkesin içindeki şeytanın sesi yüksek çıkıyor ve kabul görüyor. İyilik şaşılası bir şeye dönüştü...! Evet ne güzel yine kendimizi haklı çıkaracak bahaneler, yine suçu atacak bir yerler bulduk. Ama bi dakika... filmimizdeki şeytan bununla yetinmiyor: “Ben kukla oynatıcısı değilim. Sadece sahneyi kurarım, iplerinizi kendiniz oynatırsınız.” Bu mesele konuya biraz daha açıklık kazandırıyor. Kitapta Sabahattin Ali’nin vardığı sonuç da aynı: “içimizde şeytan yok... içimizde tembellik, iradesizlik, bilgisizlik var... Hepsinden daha korkunç bir şey var: Hakikati görmekten kaçmak itiyadı var...”

    Şeytan demişken Faust’u anmamak olmaz. Hazzın peşinde şeytana satılan bir ömür... Goethe’nin şaheserini okurken Faust’u kandıranın Mefisto değil kendi arzuları ve iradesi olduğunu anlarız. Mefisto kitabın başlangıç bölümünde keyifle Tanrı’ya:
    “Dünyanın küçük efendisi hala hiç değişmedi
    Ne şaşırtıcı hala ilk günkü gibi
    Gerçi biraz rahat yaşardı hani
    Gökyüzünün ışığını vermemiş olsaydın
    O buna akıl diyor ve bir tek amaç için kullanıyor
    Hayvandan daha hayvan olmaya uğraşıyor”
    Burada da şeytan, aklı ve iradesi olduğu için kabahatin insanda olduğu fikrinde. Yani biz topu şeytana atıyoruz, şeytan da bize... Ama maalesef bu konuda şeytan haklı gibi. Burada şeytanın avukatlığını yapmıyorum. Seçebildiğimiz her şeyden sorumluyuz. Ve şeytanın da bu sorumluluğu bizle paylaşmaya niyeti yok gibi.
    İçimizde şeytan yok ama şeytani bir tarafın olduğu kesin. Onun yanı başında da Kant’ın hayranlık duyuyorum dediği ahlak yasası duruyor. Kazananı belirlemek bizim elimizde. Siyah ve beyaz köpeğin kavga ettiği Kızılderili hikayesindeki gibi biz hangisini daha fazla beslersek o kazanacak. Faust’la bitirelim:
    “Kime hürmet ediyorsanız
    Onu göreceksiniz “
  • Tümüyle sevmek her şeyin yok olması tehdidini de beraberinde getirir.
  • Ahmet Altan

    Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.

    Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.

    Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.

    Sonra sessizlik...

    Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.

    Ağır bir yük ruhum bazen bana.

    Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

    İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...

    Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.

    Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?

    Ne istiyor tanrı bizden?

    Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?

    Parmak uçlarımız bile farklı.

    Şu küçücük parmak uçları...

    Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?

    Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.

    Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.

    Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.

    Başka izler bırakmamızı...

    Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı "tekleştirmek", herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.

    "Farklı olun" diye buyuruyor tanrı.

    "Birbirinize benzemeyin."

    Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?

    Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.

    Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.

    Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.

    Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.

    Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.

    Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.

    Hayatı hayat yapan ne?

    Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:

    Hareket.

    Hayat, hareketle var olur.

    Rüzgarı düşünün...

    Esip duran rüzgarı...

    O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.

    Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.

    Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.

    Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.

    "Polenlerimizi," tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.

    Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi... Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.

    Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.

    İnsanlar da bunun için böylesine değişik.

    Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.

    Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.

    Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği...

    Tanrı, bize bunu söylemiyor.

    "Sevin" diyor.

    Ama nasıl?

    Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?

    Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?

    Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?

    Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.

    Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.

    Sadece onu düşüneceğiz.

    Sadece onu kaybetmekten korkacağız.

    Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.

    Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.

    Bu, nasıl mümkün ey tanrım?

    İnsan kendinden nasıl vazgeçer?

    Biliyorum, bu mümkün.

    Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.

    Tanrının en tehlikeli mucizesi.

    Bir insanın bir insanı sevmesi.

    İmkansız görünen bir gerçek.

    Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.

    Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.

    Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...

    Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.

    Ne düşünüyor, ne hissediyor...

    Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...

    Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.

    Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.

    Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.

    Her yere bakarsın sen.

    Her yere, her ize...

    Rüyalarını bile merak edersin.

    Ama insan insana sırdır.

    Kimse kimseye benzemez çünkü.

    Tanrı "benzemeyin" buyurdu.

    Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.

    Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.

    Bu da tanrının buyruğu çünkü:

    "Sana benzemeyeni seveceksin."

    Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.

    O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.

    Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.

    O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.

    Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.

    Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.

    Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.

    "Sana benzemeyene akacaksın."

    Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.

    Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.

    Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.

    İnsan kendi acısını taşır...

    Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."

    Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.

    Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.

    Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.
  • - "... Sevgi bir irade eylemidir; yani o hem bir niyet, hem de bir eylemdir!
    İrade ayrıca seçimi ima eder!
    Biz sevmek zorunda değiliz!
    Biz sevmeyi seçeriz..."
  • Ruhumuza aşılar yapan doktor olarak muallim, ruh dünyamızın
    hem duygu, hem bilgi, hem de irade bölgelerinde tedavisini ve
    aşılarını yapmaya mecburdur. Şayet bunlardan bir kısmı ihmal edilirse
    ruhî yapı buhran içinde kalır, sayıklar ve kendine gelemez.
    Duygular sahasında eğitim en küçük yaşta başlıyacaktır. Kalbe yapılan
    ilk aşı, merhamet aşısıdır. Sonra, hemcinsini sevmek ve sevdiği
    için aldatmamak, ihmâl etmemek aşılan yapılır, cemaat sevgi si verilir. Böylece aşkın terbiyesinden sonra ferdir, şahsiyeti imlenir.
    Her hareketinde kendinin olma, kendi kendine bağlı kalına aşıları
    verilir. Arkasından mesuliyet duygusu gelir ve fert bu köprü vasılasiyle hareketlernı âlemine aktarılır.