• Ufak bir öykü denemesi arkadaşlar, yorumlarsanız sevinirim.

    ARAF
    Alarmın sesiyle kendine gelen Efe yatağından doğrulduğunda etrafın hâlâ zifiri karanlık olduğunu görünce içinden okkalı bir küfür etti. Okula yetişmesi için her gün 6’da kalkıyordu ve çocuklar, yetişkinler, akıllılar ve delilerle birlikte daha gün doğmadan tatlı uykularını terk edip hayatın koşturmacasına başlıyordu.
    Her sabah M.... dolmuşlarının kalkacağı durağa giderken sadece uykusuzluğu değil, her an karşısına çıkabilecek sokak köpeklerini, geçtiği sokaktaki harabe evden çıkıp yolunu kesebilecek tinercileri düşünmek zorunda kalacaktı. Tekrar okkalı bir küfür savuracaktı ki, İstanbul’da yaşamadığı geldi aklına. Her sabah, istisnasız bir şekilde her sabah İstanbul’da yaşamadığı için dua ediyor, bu dertlerine yeni dertler eklemediği için Allah’a şükrediyordu.
    Modern hayatın robotlaştırdığı tüm beyaz yakalılar gibi ne yediğinin farkına varmadan kahvaltısını etti, dişlerini fırçaladı, giyindi. Bu sefer alarmın onu okuluna yetiştirecek dolmuşu hatırlatan sesini duyunca hareketlerini hızlandırdı ve koşar adımlarla durağa doğru yürümeye başladı.
    Durağa vardığında kulağında kulaklıklarıyla etraftan soyutlanmış gibi duruyordu. Aslında müziği hiç açmamıştı. Açmazdı hiçbir zaman. Kendisiyle yaptığı bitmek bilmeyen konuşmaları vardı kimselerin bilmediği. Büyük hayallerle başlayan üniversite hayatı hiçbir hayalinin gerçekleşmediği acı bir hayat dersi ve elinde öğretmenlik yapabileceğini söyleyen bir diplomayla bitti. Geçmişe dönebilse her şeyi daha farklı yapacağını söyleyerek başladığı her konuşma, eninde sonunda hiçbir şeyi farklı yapamayacağını kabul etmesiyle sonuçlanıyordu. Çok yalnız olduğunu düşünüyordu ve belki de çok yalnızdı gerçekten. Aynı yalnızlığı paylaştığı milyonlarca insan vardı ülkesinde. Arada derede kalmışların yaşadığı bir şehirde, zıtlıkların içinde yolunu kaybedenlerin ülkesinde yaşayanlardan sadece biriydi Efe. Laiklerin kurduğu, dindarların yaşadığı bu ülke uzun süre kavramların içini boşaltanlar tarafından yönetilmiş; hal böyle olunca laik laikliğini, dindar dindarlığını unutmuş; herkes bir tarafın yolunu tutmuş; ne tuttukları tarafı anlamış ne de karşı tarafı dinlemişti. Efe bu kavganın bile tarafı olmayı başaramamış, onu hem laiği dışlamış yobaz demiş hem de dindarı dışlamış dinsiz demişti. Gerçi yobaz bir dinsiz olma ayrıcalığı ne kadar hoşuna gitse de Efe’nin, bu durum onun yalnızlığını sadece içinden çıkılmaz bir noktaya getirmişti.
    Yaklaşan M... dolmuşunun önüne doğru ilerlerken kendisi gibi M... ’ta yaşamayıp B...’dan gidiş geliş yapan insan kalabalığını görünce oturacak yer bulma telaşıyla uyandı düşüncelerinden. Bir metrobüs seli değildi belki de yüzleşmek zorunda olduğu. Ancak daha önceki duraktan dolu olarak gelen dolmuşa ilk binenlerden olmazsa 50 kilometrelik yolu ayakta gitmek zorunda kalacaktı. Otobüslerde, dolmuşlarda yolculuk her gün yeni bir maceraydı arada kalmışların ülkesinde. Şoförün ruh haline göre ölmekle okula,işe geç kalmak riskinin zaman zaman dengelendiği bir yolculuktu bu. Her gün, her an bir ruh hastasıyla karşılaşıp öldürülebilirim korkusuyla yaşayan insanlar gibi Efe de, her geçen gün biraz daha ruhunu zehirliyor, olmaktan korktuğu insanlar gibi davranmaya başladığını gördükçe dehşete kapılıyordu.
    Yaşadığı bu dehşete rağmen iyi bir ruh hastası olmuş, içinde yaşayan herkesi kendi kurallarına uymaya zorlayan bu ülkede oyunu kuralına göre oynamayı öğrenmişti. Her gün bir şekilde dolmuşa en erken binenlerden biri olmayı başarıyor, çoğu zaman oturacak yer bulabiliyordu. Bu hangi şehirde yaşadığınız fark etmeden dolmuşa bindiğinizde oynayacağınız oyunlardan ilkiydi, çünkü ödül bir koltuk gibi gözükse de aslında kimse gerçekte oturmanın derdinde değildi.
    Koltuk size sadece şanslı seçilmişlerin faydalanabildiği başkalarının koltuk altını koklamadan, kaza anında pencereden fırlamadan ve hatta taciz edilmeden yolculuk etme imkânı sağladığı için değerliydi ve Efe erkek olmasına rağmen taciz edildikten sonra anlamıştı koltuğun değerini. Bir gün aniden arkasına dönmek zorunda kaldığında iri kıyım bir adam özür dilemişti ondan. Aslında hedef Efe’nin o an fark ettiği mini etekli kızken, kaptan şoförün yaptığı ani fren kızı kurtarmış Efe’yi hedef haline getirmişti.
    Lanet etmişti Efe ve o da başlamıştı oyunu kuralına göre oynamaya. Koltuğa oturduğunda hemen gözlerini kapayıp uyuklama numarası yapmaya da ondan sonra başlamıştı. Yaşlı teyzelere yer vermemek için uyuyor numarası yapmak, yandaki sohbet sever amcayla konuşmamak için kulaklarına kulaklık takmak dolmuş ve otobüslerle seyahat etmenin adetleriydi.
    Durulacak duraklar bitip şehir arkada kaldığında o gün diğer günlerden farklı hissediyordu Efe. Uyuyor taklidi yapmasını gerektirecek yaşlı bir teyze yoktu dolmuşta. Hava oldukça sisliydi. Yeni filizlenmeye başlayan buğday tarlalarının ortasındaki ağaçlar korku filmlerini çağrıştıran resimler bırakırken insanın hafızasında Efe karamsarlığa kapılmadığını fark ettiğinde şaşırdı.
    Uzun zamandır karamsar olmaya alışan her insan gibi kendindeki değişikliğin sebebini anlamaya çalışıyordu. Pazartesi sabahı diyete başlayıp öğlende bir buçuk İskender götürenlerin ülkesinde yaşayan her insan sürekli kendinden şüphe etmeliydi ona göre. Hayat mutsuzluktan mutsuzluğa koştururken biriktirebildiğin kadar mutlu an biriktirip acıya, göz yaşına ve yitirilip giden onca sevdaya, nice yitip giden hayata birkaç tebessüm sığdırmak değil miydi zaten? Bilmiyordu Efe cevabı ve bu onu daha da şaşırtıyordu. Pencereden ufka baktığında güneşin uzaklarda bir yerde sisle verdiği mücadeleyi kazanmaya başladığını gördü. Güneşin sıcak ve parlak yüzü sisi dağıtmaya, etrafı aydınlatmaya, gönüllerdeki karamsarlığı dağıtmaya geliyordu. Heyecanlanmaya başladığını fark etti Efe. Tam anlamadığı, anlamlandıramadığı bu yeni düşünceleri kâğıda dökmezse çıldıracağını hissediyordu. “Aklın, yüreğin, umutların, hayallerin tükendiğinde kendini fırtınanın ortasında kalmış kadar çaresiz, dalgaların dövdüğü kayalar kadar yorgun hissetsen de devam et yoluna, yolculuğuna. Değil mi ki sınav aslında yürümeye devam etmek, güneşin yüzünü gösterdiği günlere, yerlere gitmek…” noktaları kâğıda koyup yazdıklarını okuduğunda yalnızlığın mı, karamsarlığın mı yoksa yeni yeni yeşermeye başlayan iyimserliğin mi onu delirtmeye başladığını düşündü.
    İnsanları anlamlandırmaya çalıştığı zamanlarda insanların bir gruba, bir zümreye ya da bazen tek bir kişiye ait olma isteğini anlayamamıştı bir türlü. Önce birey olarak güçlü olmalı insan diyordu kendi içinde, ülkesinde yaşayanların güçlüden korktuklarını bilmeden. Ülke tâbi olmayı öğütlüyordu yaşayanlarına.
    Tâbi olmayanlar dışlanıyordu ve işte belki de o yüzden insanlar sadece tâbi olmak için tâbi oluyorlardı içinde bulundukları zümrelere. Belirli bir yaşın üstündeki bekârlar sadece toplum tarafından dışlandığı için evleniyorlar, sonrasında ise hem kendilerini hem de eşlerini evlilik hastalığının aman vermeyen mutsuzluğuna kurban ediyorlardı.
    Sürüden ayrılanı kurt kapar diyordu ataları yaşayanlara. Sürünün yaptığını yapın evlen dedikleri zaman evlenin, çocuk yap dediklerinde çocuk yapın. Kendi hayatınız ve istekleriniz olmasın. Birey olmayın. Birey olursanız güçlü olursunuz. Birey olursanız insan olursunuz. Olmayın, insan olmayın. Tâbi olun. Mutlu olmanın yolu tâbi olmaktan geçiyor. Hayatınızı mutlu olmaya adayın ve sorgulamayın, tâbi olun.
    Efe hayatını tâbi olmayı reddetmeye adamıştı. Önce birey olmalıydı olabildiği kadar. Bu hayatta belki başka hiçbir şey başaramadan birey olabilmişti sadece ama olsun birey olabildiği için gurur duyuyordu kendisiyle ve bir birey arıyordu yoluna yarenlik edecek. Yol arkadaşını bulduğu zaman, sürünün geri kalanı gibi onu kendi yalnızlığına hapsetmeyeceğine söz vermişti. Aynı yolu onunla yürümeyi tercih edecek bir yol arkadaşı arıyordu çünkü. İnsan dayatmalarla değil tercihlerle mutlu olurdu, buna inanıyordu. Aynı yolu yürümek için aynı olmaya gerek yoktu çünkü. Hatta aynı yolu yürümek için çaba göstermeye de gerek yoktu. Çünkü yol zaman zaman birlikte yürümesini istediği insanları birleştirmek gibi bir hüner geliştirmişti Efe’ye göre. O yüzden yoluna yarenlik edecek yoldaşını yollarda aramıyor, sabırla tevekkül ediyor, ince bir tefekkürle bekliyordu. Kimi zaman oldukça zor gelse de yalnızlık yükü, Efe biliyordu. Can yoldaşı da onu bekliyordu. Öyle olmalıydı başka türlü yaşamanın bir anlamı kalmaz, hayatını oturttuğu temel ortadan kalkardı Efe için ve Efe ruh halindeki bu değişikliği beklenen yolcunun gelişine bağlıyordu…
  • Ben, oldukça hor görülmekle birlikte, bir vatandaşım. Vatandaşın hakları şunlardır: Bir: İstediği gibi gezer, yani seyahat hürriyeti vardır. Ben, bugüne kadar bir yere gidemedim, pek fırsat olmadı, para kazanmakla uğraşıyordum, fakat borçlardan bir türlü kurtulamadım. Seçmek de hürriyettir, insan istediğini seçer; fakat o seçtiği kimse, seçimi kazanmayabilir, çünkü demokrasi vardır.
  • Farzedelim ki biraz daha erken, 1914'de, bu taşı toprağı altın memlekette değil de, Berlin'de yeni doğmuş bir canım bebeğiz. Yine varsayalım ki bu kez Allah'ın sevgili kulu olmamışız da, "kutsal imtihan" gereği annemiz Katolik, babamız Yahudi olmuş. Ne olduğumuzun ya da neye inandığımızın tüm anlamını ve tüm gerçekliğini yitirdiği bir gelecek, açmış kollarını bizi bekliyor. Ama tuttuğunda ne yapacak bilmiyorum. Yıl olmuş 1935! Ariyenler öpecek adam arıyor sokaklarda. Fikir ayrılığı kalmamış, ne âlâ, tüm mundarlığın sebebi bu Yahudi köpekler! Bunda hiç şüphe yok. Vatansızlar yol alıyor bir zamanki vatanlarından seçeneksiz. Ve mülteci ruhlar aramızda, hoş geldiniz. Avusturya, Çekoslovakya, İsviçre, Fransa... Kaçınız dayanabilecek gözleri olmayan ve kulakları duymayan insansılara... Mültecilere Yardım Komitesi yardım edememekle, Birleşmiş Milletler birleşememekle ve bir türlü çıkartamadıkları kanunlarla meşguller! Beş medeniyet ülkesi, kapıları kapalı. Bize ait değilsiniz, ülkenize gidin! Ama biz vatansızız, kovulduk? Orası bizi ilgilendirmez. Suçlusunuz, dört hafta hapis. Bir daha dönerseniz altı ay! Avusturya sınırına bırakın bunları. Sınırda azgın namlular bekliyor. Ne işiniz var burada. İsviçre polisi buraya gönderdi. Öyle mi? Suçlusunuz, iki hafta hapis. Bir daha ki sefere, üç ay! Alın atın bunları, yallah Fransa sınırına. Sınırda horozlar düdükleyecek, bekliyor. Ne işiniz var burada? Avusturya polisi tarafından ... Öyle mi? Atın bunları. Vesselam mülteciler tükenene kadar gidiyor bu açlık, ikiyüzlülük, sefillik, rezillik, tutuklamalar ve kovalamaca... Öyle ki Baba Moritz artık ölecek, ne hikmetse cennete gidecek, cennet kapısında bir bekçi görüyor, o kadar işlemiştir ki benliğine bu kapı dışarılık, gümrük memuru sanıyor, kaçıp saklanmaya çalışıyor, ama nafile! Tutup getiriyor melekler! Ama benim pasaportum yok diyor Moritz. Ne seyahat iznim, ne de ikamet tezkerem. Üstelik bir Yahudi'yim. Alman vatandaşlığından çıkarıldım ve senelerden beri vatansız olarak gizli yaşıyorum. Öyle mi? Ey vatansızların meleği gel! Çok ıstırap çekmişlerin meleği, sen de gel! Atın bunu cennete! Sırtında gözyaşları ile dolmuş küfe taşıyan Moritz ve yüzü dünyanın bütün analarının yüzüne benzeyen melekler kapıdan içeri girerler ilk defa. "Steiner etrafındaki yüzlere, kader rüzgarıyla buralara atılmış bu bir sürü küçük varlıklara baktı ve bardağını kaldırarak, "Baba Moritz" dedi "ey durmadan yol alan kral, ey Ahasverin son halefi ve ey ebedi mülteci, hoş geldin! Bu yılın bizlere neler getireceğini şeytan bilir ancak. Yaşasın yeraltı bölüğü. İnsan yaşadığı sürece hiçbir şey kaybolmamıştır." Remarque, 1939'da kitabını yayımladığında henüz savaş başlamamıştır. Nazi taşları yerine oturduğunda, hayal ettiğinden çok daha fazlası gerçek olmuştur. Zamanında o kadar şiddetli öfke ve kıyıma maruz kalan vatansızların, şimdi bir vatana kavuştuklarında benzer bir kutsanmış idealle, Gazze'de bir nevi dünyanın en büyük toplama kampı oluşturmaları hayret vericidir. Demem o ki insan her yerde, aynı soyka galiba, beş para etmez! Prosit!
  • “Aslına bakılırsa, bir otomobil alabilecek durumda olduğu halde, seyahat etmeyi ya da iyi bir kitaplığa sahip olmayı tercih eden birisi, farklılığı nedeniyle daha çok saygı görür.”
  • Kederin ağına takılan balıklar, çırpına çırpına ölüyorlar. Mutluluk bir seyahat şekli olması gerekirken, bir türlü ulaşılamayan hayali istasyonlar haline geliyor. Yüzlerimiz, hüznün yüzlerce elbisesinden hangisini seçeceğine bir türlü karar veremiyor.
    A. Ali Ural
    Sayfa 16 - Şule Yayınları- 18.baskı, Şubat 2009
  • “Ben çok seyahat ettim , dünyayı avcumun içinde çevirdim ve bir şeyi iyice anladım .İnsanı en mutlu eden şey,ihtiyaçlarıyla varlıkları arasında bir denge bulunmasıdır .
    Trevanian
    Sayfa 280 - E Yayınları
  • Hayat istemeden çıkılan, deneysel bir yolculuktur. Zihnin maddenin içinde yaptığı bir yolculuktur ve seyahat eden zihin bize ait olduğundan, bizim de ömrümüz yolda geçer. Nitekim, dışarıdaki hayatta yaşamış olanlara kıyasla çok daha derin, zengin, gürültülü hayatlar sürmüş, içine kapanık, dalgın ruhlar vardır. Önemli olan sonuçtur. Hissedilmiş olan neyse, yaşanmış olan da odur. İnsan, bir düşten de somut bir işten olduğu kadar yorgun dönebilir. En çok yaşadığımız zaman, çok düşündüğümüz zamandır.