• Şayet mü'min zikrullaha devam edip, "Allah, Allah, Allah" derse, Allah tarafından verilen bir güce, izzete ve zafere nâil olur. Yalan söyleyene Allah lanet etsin.

    Bu yönüyle (esas güzellik) iyiliklerin kaynağı, kalbden dünya sevgisinin sökülüp atılmasıdır. Vesselâm.
    Şeyh El Arabi
    Sayfa 182 - İnsan Yayınları
  • Ehl-i ma'rifet ve ehl-i muhabbet, kendilerine eziyet edecek kişilerin tasallutundan kurtulamazlar. Bu, Allah'ın önceden beri uyguladığı bir sünnettir. Allah'ın sünnetinde ise değişiklik bulamazsın.
    Şeyh El Arabi
    Sayfa 180 - İnsan Yayınları
  • tahirü'l-mevlevî, istiklâl mahkemesi hatıraları
    2. feridüddin attar, esrarnâme
    3. mehmet nusret tura, o'nun güzel isimleri; sunullah gaybi, sohbetnâme
    4. erzurumlu ibrahim hakkı, insan-ı kamil
    5. ibn ataullah el-iskenderî, gelin tacı
    6. darkavî, mektuplar; ahmed el-alavî
    7. hz. ali cenkleri
    8. köstendilli ali alaeddin el halveti, telvihât
    9. abdulkadir geylani, fethu'r-rabbani
    10. ibn arabî; mevlana, fihi ma fih
    11. aynülkudat hemedanî, temhidat
    12. nizamülmülk, siyasetnâme
    13. imam gazali, kimya-i saadet, eyyühel veled, mişkatü'l-envar
    14. nuşirevan, zafernâme; kenan rıfai, sohbetler
    15. azizüddin nesefi, insan-ı kamil
    16. şebüsteri, gülşen-i râz
    17. ismail rusuhi dede, minhacu'l-fukara
    18. feridüddin attar, hüsrevnâme
    19. muhammed sadık erzincanî, terbiyenâme
    20. ihvan-ı safa; mahmud erol kılıç, ayırmaya değil birleştirmeye geldik
    21. el-kindî, risâleler; imam gazalî, tehafütü'l-felasife
    22. hazinî, cevahirü'l-ebrar min emvac-ı bihar
    23. eşrefoğlu rumî, müzekki'n-nüfus
    24. imam rabbani, mükaşefat-ı gaybiyye
    25. şah veliyullah dıhlevî, hüccetullahi'l-baliğa
    25. el-muhasibî, er-riâye
    26. hz. süleyman'ın meselleri
    27. hucvirî, keşfu'l-mahcûb
    28. kamile ünlüsoy, anadolu'da hz. ali tasavvurları
    29. hüseyin vassâf, vakıat
    30. molla camii, şerh-i rubaiyyat
    31. nasıruddin tusî, ahlâk-ı nasırî
    32. sultan murad han, fatih sultan mehmet'e nasihatler
    33. mustafa bin muhammed el kastamonî, şerh-i kemalat-ı çehar yar-ı güzin
    34. abdulcebbar en-nifferî, mevakıf
    35. şeyh bedreddin, varidat
    36. imam nevevî, kırk hadis
    37. fahreddin-i ırakî, uşşâknâme
    38. ebu nevid sühreverdi, yol ahlâkı
    39. ismail hakkı bursevî, şerh-i rümuzat-ı hacı bayram veli
    40. ismail hakkı bursevi, niyazi-i mısrî, çıktım erik dalına
  • Şeyh Salim adında bir sahtekar, vakıflardan kendine günde 1000 Akça maaş bağlatmıştı. Köprülü Mehmed Paşa onun gibi vergi kaynaklarına el koyanları bertaraf etmek için genel yoklama yaptırdı. Varlıklı, çalışabilir olanların maaşlarına el koydu. Hak edenleri kayıt altına aldı. "Duâgûy umûm üzere" kaldırıldı.
    Şeyh Salim, Köprülü huzuruna çıkıp beratlarını gösterdi. Şeyhe günde 200 akça yeter diye, hazineye ait öteki gelirlerine el koydu. Şeyh hiddete gelip tehdide kalkıştı; Köprülü, durumu padişaha terhis ile arz edip Ases-başı Zülfikar eliyle Arabı gece boğdurup, ölüsünü denize attırdı. Rivayette Köprülü döneminde bu ases-başı yedi (veya 4) bin kişiyi katledip denize atmış.
    Halil İnalcık
    Sayfa 24 - Türkiye İş Bankası
  • Bu incelemenin konusu olan Kur'an tefsiri, bu son asrın sonundan beri Tefsîru'ş-Şeyh Muhyiddin ibn Arabî başlığı altında Mısır'da ve Hindistan'da basıldı. Bununla beraber bu eserin, Endelüslü büyük bir irfan adamına (theosophe) nisbet edilmesinin bir yanlışlık olduğuna kesin gözüyle bakılabilir. Ve bunun da pekçok nedeni vardır:
    Her şeyden önce, bu eserin el yazmaları bütünüyle Abdurrezzâk el-Kaşânî'ye nisbet edilmektedirler1. Bu tesbit bile tek başına, basımcıların hatasını göstermek için kâfi gelecektir. Bununla birlikte şunlar da eklenebilir:

    Keşfu'z-zunûn, Te'vîlâtu'l-Kur'an maddesinde şunu zikreder: "(Bu kitab), Te'vîlâtu'l-Kaşânî ismi ile tanınmıştır. Bu, Sâd suresine kadar devam eder ve, sûfîlerin ifadesiyle işarî (esoterique) bir tefsirdir (tefsîr bi’t-te'vîl). Bu eser, Şeyh Kemaluddin Ebu'l-Ganâim Abdurrezzâk ibn Cemaluddin el-Kâşî es-Semerkandî (ö. 887 H.) tarafından telif edilmiştir. Şöyle başlar bu eser: Kelâmının lafızlarını, ilahî sıfatlarının güzelliğinin tezahür ettiği yerler kılan Allah'a hamdolsun...”

    Katib Çelebî'nin, sûfî Abdurrezzâk el-Kaşânî ile, tarihçi Abdurrezzâk el-Kaşî es-Semerkandî arasında yapmış olduğu ve, kolayca ortaya konabilecek olan bu karışıklığa rağmen, Te'vîlâtu'l-Kur'an'ın ilk cümlelerinin zikredilmesi, bu eserin Kaşânî'ye ait olduğu tezini kesin olarak ispat eder.

    Nihayet, Kasas Suresi'nin 32. ayetinin tam hizasında müfessirin bizzat kendisi şunu zikredir: "Şeyhimiz Nuruddin Abdussamed (Allah mübarek ruhunu kutsasın)'den işittim; babasının anlattığına göre, Şeyh Şihabuddin Suhreverdî'nin hizmetinde zahid bir sûfî bulunuyordu..." (2/228).

    Oysa biz, Nefehâtu'l-uns'den biliyoruz ki, Nuruddin Abdu's-Samed, kesin olarak Abdurrezzâk el-Kaşânî'nin şeyhi idi2. Kaldı ki, hicrî VII. asrın sonlarında vefat etmiş olan Nuruddin Abdu's-Samed'in, 638 H.'de vefat etmiş olan ibn Arabî'nin şeyhi olabileceğini düşünmek makul olmayacaktır.

    Bütün bu gerekçeler yine de, son baskının (Beyrut, 1968) yayıncılarını eski başlığı muhafaza etmekten ve eserin İbn Arabî'ye ait olduğunda ısrar etmekten alıkoymamıştır ki bu da muhtemelen, ticarî menfeatle alakalı nedenlerden dolayıdır. Çünkü İbn Arabî adı, çok açık bir biçimde, Kaşânî adından daha çok şöhretli ve tanınmıştır. Kimbilir, onlar belki de, çok sık olarak Kur'an tefsirinin alışılmış normları dışına çıkan bir eserin basımını bir büyük ismin arkasına (sığınarak) korumaya çalışıyorlardı.



    1 Bkz. Brockelmann, G.A.L., S II, s. 280 ve S I, s. 791, 3.
    2 Câmi', Ncfehatu'l-uns, Tahran, 1336, s. 482.

    Tefsir-i Kebir Te'vilat, Muhiddin-i Arabi
    Şeyhimiz Mevla Nuruddin Abdussamed'den (Allah aziz ruhunu kutsasın), vahdet müşahedesi ve fena makamı ile ilgili olarak babasından şöyle aktardığını duymuştum: Dervişlerden biri, büyük Şeyh Şihabuddin Sühreverdi'nin hizmetinde vahdet müşahedesi ve fena makamını yaşıyordu. Büyük zevk alıyordu. Bir gün şeyh onu ağlarken gördü, derin bir üzüntü yaşıyordu. Şeyh halini sordu. Dedi ki: Ben, kesretten dolayı vahdetten perdelendim, geri çevrildim, artık eski halimi bulamıyorum. Şeyh, bunun beka makamının başlangıcı olduğunu ve bu halin önceki halinden daha yüksek olduğunu haber verdi ve kendini güvende hissetmesini sağladı. "işte bu ikisi...Rabbin tarafından iki kesin delildir." Yukarıda zikredilen yararlandırma kapsamına girerler.
    #38217594


    https://i.hizliresim.com/V9vVDn.jpg
  • Eski zamanların fukarâsı (Allah onlardan razı olsun), nefslerini öldürecek ve kalblerini ihyâ edecek olandan başkasına hırs göstermiyorlardı; ya da şöyle diyelim: bunlardan başka şeylere çalışmıyorlardı. Şimdi ise biz onların tersini yapıyor, kalplerimizi öldüren ve nefislerimizi ihyâ eden şeyden başkasını yapmıyoruz. Onlar ancak arzularını terk etmeye, nefslerinin menzilesini indirmeye hırs gösteriyordu; biz ise şehevî arzularımızın tatmininden ve nefslerimizi yüceltmekten başka şeye arzu göstermiyoruz. Böylece kapıyı ardımıza, duvarı ise önümüze almış olduk.
    Şeyh El Arabi
    Sayfa 43 - Şeyh El-Arabî Ed-Darkavî, İnsan Yayınları
  • Prof. Dr. Mehmet Salih ARI

    İslâm Tarihinde ortaya çıkan siyasi ve itikadî ekoller, belli şahsiyetleri ön plana çıkarmaktadırlar. Ehl-i Sünnet mensupları Hulefa-yı Raşidin olarak adlandırılan dört halifeyi ön plana çıkarırken özellikle onlar arasında adaletiyle, ilk kurumları tesis etmesiyle ve diğer uygulamalarıyla Hz. Ömer’i birçok açıdan örnek gösterirler. Bunun yanında Hariciler, Mutezile ve Zeydiler Hz. Ömer’in hilafetini meşru kabul ederek onun uygulamalarını örnek olarak gösterirler. Hatta birçok konuda onun dönemindeki uygulamaları icma konusu yapmaktadırlar. Yine sözü edilen mezhep mensupları Ömer b. Abdülaziz’e de ayrı bir önem atfetmekte ve onun uygulamalarını örnek göstermektedirler. Onun döneminde Şiî ve Harici isyanların durma noktasına geldiği bilinmektedir. Bu iki önemli tarihi şahsiyetin örnekliği gibi Harici İbadiler arasında da önemli bir konuma sahip olan menkıbeleri dilden dile dolaşan bir lider (imam) bulunmaktadır. Bu kişi Rüstemîler devletinin kurucusu İran’dan Afrika’ya göç eden bir ailenin çocuğu olan Fars asıllı Abdurrahman b. Rüstem’dir. Onun soy şeceresi genellikle şu şekilde gösterilmektedir: Abdurrahman b. Rüstem b. Behram b. Sabûr b. Bâzân b. Sabûr Zi’l-Ektâf (Fars Kralı).[1]Abdurrahman b. Rüstem’in Emevîlerin son döneminde Kayrevân’a geldiği anlaşılmaktadır. Buradaki ilim ortamında iyi bir seviyeye gelen İbn Rüstem, İbâdîler’in Basra’ya gönderdiği ilk beş bilgin arasına girebilmiştir.[2]


    Abdurrahman b. Rüstem, Hâricî-İbâdî mezhebine ait temel bilgileri ilk olarak Kayrevân’da öğrenmiştir. Hâricîlik mezhebine ilgisi Mağrib’de İbâdî mezhebine davet eden (ed-Dâ’î) Seleme b. Sa’d aracılığıyla başlamıştır. Yine Seleme’den etkilenerek Mağrib’de bir Hâricî-İbâdî devletinin kurulması fikrine sahip olmuştur.[3]

    Abdurrahman b. Rüstem, Kayrevân’daki İbâdî eğitimin kendisine yeterli gelmediğini anlayınca hocası Seleme b. Sa’d’ın tavsiyesi üzerine dört arkadaşı ile birlikte Basra’da ilim tahsil etmeye karar verdi. Zira o dönemde Basra İbâdî mezhebinin eğitim merkezi idi. Tavsiye üzerine Abdurrahman ve arkadaşları Basra’daki İbâdî mezhebinin lideri Ebû Ubeyde Müslim b. Ebî Kerîme’nin yanına giderek birkaç yıl ilim tahsil ettiler. Abdurrahman ile birlikte Basra’ya giden ve kendilerine hameletü’l-ilim (ilim taşıyıcıları) adı verilen diğer dört kişinin adları ise şöyledir: Ebû’l-Hattâb Abdula’la b. es-Semh el-Me’âfirî, ‘Âsım es-Sidrâtî, İsmail b. Dirar el-Ğadamisî ve Ebû Davud en-Nefzâvî.[4]Bu kişiler Afrika’daki değişik kabileleri ve yerleşim birimlerini temsil ediyordu.

    Bu kişiler Basra’da zor şartlar altında ve alabildiğince gizli bir şekilde eğitimlerini sürdürdüler. Zira Basra’daki Abbâsî yöneticilerinden korkuyorlardı. Ebû Ubeyde, yeraltında bir odada onlara ders veriyordu. Oranın başına da bir bekçi dikerek tanımadıkları kişiler yaklaştıklarında bekçi elindeki zembili sallayarak onları uyarıyordu. Onlar da tehlike geçinceye kadar sessiz kalıyorlardı.[5] Basra’ya giden bu kişiler orada beş yıl kaldılar.[6] Bu süre zarfında İbâdiyye mezhebi üzerine eğitim gördüler. Mağrib’deki İbâdîler’in durumunu etüt ettiler. Orada bir devlet kurmanın temellerini attılar.

    Abdurrahman ve arkadaşları belli bir eğitimden geçtikten sonra hocaları Ebû Ubeyde onlara memleketlerine dönmelerini orada belli bir güce ulaştıklarında kendilerine bir lider (imâm) seçmelerini tavsiye etti. Ebû’l-Hattâb’ın lider olmasına işaret etti. Bu beş kişi Mağrib’e ulaştıklarında ilk olarak Abdurrahman’ın imâm (yönetici) olmasını istediler. Fakat o özür beyan etti ve yöneticilik yapmaktan çekindi. Bunun üzerine Ebû’l-Hattâb’ı imâm (yönetici) yaptılar.[7]

    İbâdîler’in ilk imâmı Ebû’l-Hattâb el-Meâfirî’nin imâmeti boyunca Abdurrahman b. Rüstem Kayrevân’ın valisi olarak hizmet etti. 144/761 yılında Abbâsî ordusu komutanı İbnü’l-Eş’as bu imâmete son verip Kayrevân’a yaklaştığında Abdurrahman b. Rüstem ailesi ile birlikte batıya yani Orta Mağrib’e doğru gitti.[8] Sufeccec vadisine yerleştikten sonra ona destek vermek üzere Trablus’un İbâdî âlimlerinden altmış kişi gelerek onun hareketine katıldılar.[9] Trablus ve Cebelü Nefûse bölgesindeki İbâdîler’in reisi Ebû Hâtim’in öldürülmesinden sonra Orta Mağrib’deki İbâdî kabilelerden Lemâye, Levâte ve Nefzâve gibi kabileler İbn Rüstem’in liderliği etrafında toplanmaya başladılar.[10] Bu İbâdî cemaati, Trablus’ta meydana gelen isyan ve ayaklanmalardan sonra gerçekleşen göçlerle daha da güçlendi. İbn Rüstem bu kabilelere yöneticilik yaptı. Daha doğrusu 160/777 ya da 162/779 yılında İbâdîler’in tam anlamıyla resmi imâmı oluncaya kadar onlara İmâmü’d-difa’a (savunma imâmı)[11] oldu.[12] Daha sonra birçok kabile ittifak ederek, “Allah’ın kitabı, Resûlullah’ın sünneti ve Hulefâ-yi Raşidîn’in takip ettiği yol üzerine”Abdurrahman b. Rüstem’e imam olarak biat ettiler. İbn Rüstem de onların biatini kabul etti.[13] Bu seçim aynı zamanda imâmet konusunda Kureyşli olmayı şart koşmayan İbâdîler’in temel esaslarına da uygundu. Zira İbâdîler, Ehl-i Sünnet’ten farklı olarak imâmın Kureyş’ten veya herhangi başka bir kabileden olmasını şart koşmamışlardır. Bilakis imâm olacak kişinin güçlü bir kabilesinin olmamasını tercih sebebi olarak görmüşlerdir.[14]

    Ortaçağ İslâm coğrafyasında iktidara gelen hemen hemen her hanedânın yeni bir şehir kurması gelenek haline gelmişti. Bu düşüncenin siyasi, ekonomik ve stratejik arka planı bulunmaktadır. Temelde sorun her ne kadar güvenlik ile ilgili olsa da yeni bir şehrin kuruluşu aynı zamanda bir hanedânlığın kuruluşunun hatırası ve adını tarih boyu ölümsüzleştirmek istemesi gibi düşüncelere dayanmaktadır.[15]

    Abdurrahman b. Rüstem de bu geleneğin dışına çıkmadı. Etrafında bulunan İbâdîler ile beraber kuracakları devlete bir başkent edinmek istedi. Birçok yeri inceledikten sonra Benî Hammâd kalesi ile Tilimsan arasında yer alan eski Bizans kenti Tiart’e 5 mil (9 km.) uzaklıkta olan bir yerde 161/778 tarihinde Tahert şehrini kurmaya karar verdi.[16] Şehrin yerini tam ıslah ettiklerinde namaz kılmak için bir yer düzelttiler ve orada namaz kılıp bir mescid inşa ettiler.[17] Camii, Fas’taki Zeytuniye ve Kayrevân camisi örnek alınarak inşa edilmiştir.[18]

    İbâdîler, caminin akabinde yerleşim birimleri inşa etmeye başladılar. Şehrin inşasında da Kayrevân’ı örnek aldılar. Şehirde evler, köşkler, hamamlar, oteller, mağazalar, değirmenler ve çarşılar yapmaya başladılar. Kısa sürede Tahert bayındır bir şehre dönüştü. Zengin bir topluluk ve parlak bir ticarete sahip oldu. İslâm dünyasının her köşesinde insanlar Tahert’e gelmeye başladı. Bunun sonucunda Tahert’in ekonomisi gittikçe gelişti ve parlak bir medeniyet haline geldi.[19] Ordugâh olarak kurulan bu şehir gittikçe içinde büyük evlerin, sarayların ve çarşıların olduğu bayındır bir şehre dönüştü ve şöhreti her tarafa yayıldı.[20]Tahert 296/908’de Şiî dâî Ebû Abdullah tarafından zapt edilerek tamamen tahrip edildi. Şehir bu tarihten itibaren Berberîler’in tarihinde ancak çok silik bir rol oynamıştır.[21]

    Abdurrahman b. Rüstem’in Basra İbâdîler’inin Yaptıkları Yardımlar Karşısındaki Tavrı

    Abdurrahman b. Rüstem’in takip ettiği siyaset, İslâm coğrafyasının değişik bölgelerinde hem duyuldu hem de oralarda yaşayan özellikle İbâdîler’in beğenisini topladı. Arap yarımadasının güneyinde, Irak’ta ve Farsların yaşadığı bölgelerde yaşayan İbâdîler’in birçoğu yeni kurulan devletlerine göç etmeye başladılar.[22] Bu devlete göç edemeyen doğudaki İbâdîler’in merkezi Basra’daki İbâdîler aralarında birçok maddî yardım toplayarak kendi mezheplerinden güvenilir buldukları birkaç kişiye teslim edip onlara şöyle dediler: “Mağrib’de bir imâm ortaya çıkmıştır. Adaletiyle orayı kuşatmıştır. İleride doğuya da hakim olacaktır. Oraya da adaletle hükmedecektir. Bu mallarla birlikte onun ikamet ettiği şehre gidiniz. Şayet o anlatıldığı gibi iyi bir inanca ve sağlam bir yaşam biçimine sahipse, toplanan bu malları ona veriniz. Şayet bu özellikler sözü edilen İmâm’da yoksa onun uygulamaları, hal ve davranışları ile tebaasına karşı nasıl davrandığına bakarak bize onun hakkında bilgi getiriniz.”[23]

    Böylece Basra’daki İbâdîler, Rüstemîler Devleti’ne yardım etmek için üç deve yükü mal ile birlikte Tahert’e elçilerini gönderdiler. Elçiler Tahert’e yaklaştıklarında getirdikleri malı şehrin dışında bırakarak şehre girdiler ve yönetim binasını sormaya başladılar. Yöneticinin evine vardıklarında onu evin damında çalıştığını gördüler. Kölesi de ona yardım edip çamur taşıyordu. İmâm ile görüşmek için kölesi aracılığıyla izin istediler. İbn Rüstem onların sözlerini işittiğinde işaret ederek onların biraz beklemelerini söyledi. İşini bitirdikten sonra vücudundaki çamuru yıkadı ve onlara izin verdi. Onlar İmâm Abdurrahman’ın yanına girip selam verdiler. Abdurrahman b. Rüstem onlara yemek olarak eritilmiş yağ ve ekmek ikram etti.[24] İmâm Abdurrahman’ın evinde bir hasır ve hasırın üstünde kendisinin üzerinde oturduğu bir deriden başka şahsına ait bir yastık, bir kılıç, bir mızrak ve evinin bir köşesinde bağlı bulunan bir atı vardı.[25]

    Gördüklerinden hareketle İmâm Abdurrahman b. Rüstem’in sade bir hayat yaşadığı ve tam arzuladıkları bir yaşam biçimi sürdürdüğü kanaatine vardılar. Yemeklerini yedikten sonra İbn Rüstem’den izin isteyerek kendi aralarında gizlice konuştular. Sonunda getirdikleri malı İmâm Abdurrahman’a vermek konusunda görüş birliğine vardılar. Gördükleri konusunda hoşnut olduklarını açıkladılar. Malları getirip İbn Rüstem’e teslim ettiler. Bu malların Basra’daki İbâdîler tarafından yardım için gönderildiğini ona söylediler.[26] Bu sırada namaz vakti girdiğinden insanlar namaz kılmak için camide toplanmışlardı. İbn Rüstem onlara namaz kıldırdıktan sonra kabilelerin ileri gelenleri ile bir toplantı düzenledi. Basra’dan gelen yardım hakkında onların görüşlerini sorarak onlarla istişare etti. Toplantı sonunda çıkan karara göre gelen yardımın üçte biri ile deve ve at gibi hayvanlar, üçte biri ile silah satın aldılar. Üçte birini ise fakirlere dağıttılar. İbn Rüstem gelen yardımı elçilerin huzurunda belirtilen şekilde dağıtımını sağladıktan sonra onlara memleketleri olan Basra’ya gitmeleri için izin verdi.[27]

    Rüstemîler Devleti’nin gelişip ilerlemesinde bu yardımın büyük katkısı oldu. Devlet aldığı silah, deve ve atlar sayesinde güvenliğini teminat altına aldı. Zayıflarını ve yoksullarını güçlendirdi, fakirlerini kalkındırdı. Düşmanlarına karşı kendisini daha güvenli hissetti. İbâdîler tüm bu açıklarını kapattıktan sonra imar işlerine başladılar. Boş toprakları değerlendirerek yeni bahçe ve bostanlar edindiler. Nehir yataklarını ıslah ettiler, değirmenleri daha işlek hale getirdiler. Buna benzer gelir kaynakları oluşturdular. Şehirlerini genişleterek daha rahat yaşamaya başladılar.[28]

    Tahert’ten dönen elçiler Basra’ya gittiklerinde arkadaşlarına İmâm Abdurrahman b. Rüstem’in yaşantısı, adaleti ve fazileti hakkında bilgi verdiler.[29] Bu durumdan memnun kalan Basra’daki İbâdîler üç yıl sonra ikinci kez yardımda bulunma kararını alarak öncekinden daha fazla yardım topladılar. On deve yükü yardımı daha önceki elçilerle Tahert’e gönderdiler. Elçiler şehre vardıklarında Tahert’in değişip geliştiğini gördüler. Şehirde köşklerin yapıldığını, bağ ve bahçelerin ekildiğini, şehrin etrafının surlarla çevrildiğini ve refah düzeyinin yükseldiğini fark ettiler.[30]

    Basra’dan gelen elçilerin ikinci kez getirdiği bu mallar İbn Rüstem’e ulaştığında, namazdan sonra ileri gelenlerle bu konuyu oturup istişare etti. Sonunda İmâm Abdurrahman’ın görüşü sorulduğunda, İmâm elçilere dönerek şöyle dedi: “Mallarınızı geri götürün. Kuşkusuz bu malları bize gönderenler ona daha çok muhtaçtırlar. Zira biz adaletin egemen olduğu bir yerde yaşıyoruz. Onlar ise zulmün hakim olduğu bir ülkededirler. Bu mallarla canlarını, mallarını ve dinlerini koruyup geçimlerini sağlasınlar.”[31]

    Bu karar elçilere çok zor geldi, onları üzdü. Fakat İmâm’a itaat etmek zorundaydılar. Getirdikleri yardımı geri götürdüler. Bu haberi duyan Basra’daki İbâdîler İbn Rüstem’in dünyalıklar karşısındaki zühdünü ve ahirete olan rağbetini beğendiler. Onun imâmlığını onayladılar bunu mektuplar aracılığıyla İbn Rüstem’e ulaştırdılar.[32]

    İbn Rüstem’in birinci defa gelen yardımı kabulü bazı önemli eksikliklerin giderilmesi içindi. Devletin yerli yerinde oturmasından sonra gelen yardımı reddetmesi ise gelen malın zekât olması ve bu zekâtın toplandığı yerdeki fakirlere dağıtılmasının daha öncelikli olduğu düşüncesinden dolayıdır. Birinci defa gelen yardımın zekât olmadığı ikinci defa gönderilen yardımın zekât olmasından dolayı geri çevrilmiş olabileceği de söylenmektedir.[33]Gerekçe her ne olursa olsun elçilerin bütün ısrarlarına rağmen Abdurrahman b. Rüstem, devletin ihtiyaç duymadığı bir yardımı geri çevirerek doğudaki İbâdîler’in gönlünde taht kurabilmiştir.

    Abdurrahman b. Rüstem’in Takip Ettiği Siyaset

    Abdurrahman b. Rüstem imâmet görevine geldikten sonra İbâdîler’in hoşnut olduğu bir siyaset takip etti. Böylece Kuzey Afrika’daki İbâdî cemaatleri Tahert İbâdî imâmeti etrafında toplandılar. İbn Rüstem, Kur’an ve Sünnet’e bağlı, iyiliği emredip kötülükten yasaklayan, zühd sahibi ve çok ibadet eden bir imâmdı.[34] Malikî mezhebine bağlı İbnü’s-Sağîr’in, İbn Rüstem hakkındaki aşağıdaki değerlendirmesi, onun takip ettiği siyasetin anlaşılması konusunda yardımcı olmaktadır: “İbn Rüstem, yönettiği toplumun insanlarıyla övgüye değer güzel bir yaşam sürdü. Onun uygulamalarına hal ve tavırlarına kimse karşı çıkmadı, ona kimse kin beslemedi.”Bu değerlendirmeyi yaptıktan sonra İbnü’s-Sağîr, İbn Rüstem’in mescitte zayıf, dul ve çaresiz insanların dertlerini dinleyip çözmeye çalıştığını, insanların işlerinden yüz çevirmediğini, hep insanlarla ilgilendiğini, Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadığını kaydetmektedir.[35]

    Rüstemîler döneminde yaşayan İbnü’s-Sağîr, Abdurrahman b. Rüstem dönemindeki kadıların seçkin kişilerden seçildiğini, beytülmâlın dolu olduğunu, güvenlik memurlarının (şurta) görevlerini yerine getirdiğini, zekât memurlarının kimseye haksızlık etmeden gerekli zekât miktarını toplayarak fakir, yoksul, ihtiyaç sahipleri ve görevlilere dağıttıklarını, artakalan devlet gelirlerini Müslümanların yararlı işleri için harcadıklarını belirtmektedir.[36]

    Abdurrahman’ın dönemi huzur ve sükûn içinde geçti, zamanında hiçbir ayaklanma olmadı. O herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Darbımesel olacak kadar nezih bir hayat yaşadığı söylenen İbn Rüstem’in aynı zamanda büyük bir âlim olduğu aktarılmaktadır. Günümüze intikal etmeyen bir tefsiri ve hutbelerini topladığı bir mecmuası olduğu da rivâyet edilmektedir.[37] İbâdî âlimlerden bazıları onun dönemini Hulefâ-yi Raşidin dönemi gibi görmektedir.[38]

    Abdurrahman b. Rüstem’in Halefini Seçmek Üzere Şûrâ Oluşturması

    İbn Rüstem öleceğine yakın günlerde ileri gelen kişileri ve âlimleri toplayıp kendinden sonraki imâmı seçme görevini yedi kişilik bir şûraya havale etti. Şûrâ üyeleri şu kişilerden oluşuyordu: Mesud el-Endelüsî, Ebû Kudâme (ya da Kaddame), Yezid b. Fendîn el-Yefrinî, ‘Imrân (Osman) b. Mervân el-Endelüsî, Abdülvehhâb b. Abdurrahman b. Rüstem, Ebû’l-Muvafık Sa’dus b. Atiyye, Şükr (Şakir) b. Salih el-Kutâmî ve Mus’ab b. Serman (Sedmân).[39] Abdurrahman b. Rüstem 171/787 yılında vefat ettiği rivayet edilmektedir.[40] İbâdî kaynaklar İbn Rüstem’in Hz. Ömer’i örnek edinerek imâmı seçmek için böyle bir şûrâ oluşturduğunu kaydetmektedirler. Ancak İbn Rüstem’in şûrâsı ile Hz. Ömer’in şûrâsı arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Zira Hz. Ömer’den farklı olarak Abdurrahman b. Rüstem, oğlunun halife olarak seçilmesini açık bir şekilde yasaklamamıştır. Hz. Ömer ise oğlu Abdullah’a sadece seçme yetkisini vermişti, seçilme yetkisini vermemişti. Yine Hz. Ömer üç gün zarfında halifenin seçilmesini şart koşmuştu. Abdurrahman b. Rüstem ise bir-iki ay süre tanımıştı.

    İbn Rüstem’in ölümünden sonra şûrâ toplandı. Kimi halife seçecekleri konusunda bir veya iki ay müzakere ettiler. Sonuçta tüm İbâdî Müslümanlar iki kişinin imâmlığına eğilim gösterdiler: Mesud el-Endelüsî ve Abdülvehhâb b. Abdurrahman. Bazıları Mes’ud’un; bazıları ise Abdülvehhâb’ın imâm olarak seçilmesini istediler. Çoğunluk Mesud’un imâm seçilmesi eğilimindeydi. Halkın birçoğu acele davranarak ona biat etmeye koşuştular. Mesud ise zühd ve takvasından dolayı imâmeti istemiyordu. Bundan dolayı kaçıp gizlendi. Bunun üzerine halk Abdurrahman b. Rüstem’in oğlu Abdülvehhâb’a biat etmeye başladı. Mesud halkın kendisini terk ettiğini Abdülvehhâb’a biat ettiklerini duyduğunda o da acele bir şekilde Abdülvehhâb’a ilk biat edenlerden olmak için çabuk davrandı.[41] Abdülvehhâb’ın imâm olabilmesi için ileri gelen İbâdîler’in Mes’ud el-Endelüsî’ye baskı uygulayarak onu imâmetten vaz geçirmiş oldukları da muhtemeldir.[42]Her ne kadar Abdülvehhâb özgür irade ve seçim ile imâm olarak seçildiği söylense de sonuçta işin verâsete dönüştüğü gerçeği göz ardı edilemez. Birçok İbâdî’yi kızdıran husus da bu olmuştur. Ayrıca çoğunluğun Mes’ûd el-Endelüsî’yi imâm olarak seçmek istemelerinin nedeni de imâmetin verâsete dönüşmesine engel olmak istemelerinden dolayıdır.[43] Nihayet bütün inanç ve gayretlerine rağmen bu devlette de imamet saltanata dönüşmüştür.

    BİBLİYOGRAFYA

    ARI, Mehmet Salih, Haricilerin Kurduğu Devlet Rüstemiler, 2009 Van.

    BÂRUNÎ, Süleyman b. Şeyh Abdillah, el-Ezhârü’r-Riyâdiyye fî E’imme ve Mülûki’l-İbâdiyye, Tunus 1986.

    DERCİNÎ, Ebû’l-Abbas Ahmed b. Said b. Süleyman (670/1271), Kitâbu Tabakâti’l-Meşâih bi’l-Mağrib, y.y., t.y.

    el-BEKRÎ; Abdullah b. Abdülazîz b. Muhammed Ebû Ubeyd, el-Muğrib fî Zikri Biladi İfrikıyye ve’l-Mağrib min Kitâbi’l-Mesâlik ve’l-Memâlik, nşr. Baron de Slane, ed. Fuat Sezgin, Frankfurt 1993.

    FIĞLALI, Ethem Ruhi, İbâdiye’nin Doğuşu ve Görüşleri, Ankara 1983.

    HAREİR, İdris Saleh, The Rustumid State 144-296/762-909, University of Utah, Utah 1976, Basılmamış Doktora Tezi.

    HARİRÎ, Muhammed İsa, ed-Devletü’r-Rüstemiyye bi’l-Mağribi’l-İslâmî: Hadaretuha ve Alakatuha el-Hariciyye bi’l-Mağrib ve’l-Endelüs (160-296), Kuveyt 1987.

    HASAN, Ali Hasan, Ahbâru Eimmeti’r-Rüstemiyyîn İbn Sağîr el-Malikî, Kahire 1916.

    HAŞİM, Mehdi Talib, el-Hareketü’l-İbadiyye fî’l-Meşriki’l-Arabî, London 2001.

    HİZMETLİ, Sabri, “Abdurrahman b. Rüstem”, DİA., İstanbul 1988, I, 171-172.

    İBN HALDÛN, Abdurrahman b. Muhammed (808/1405), Kitabü’l-’İber ve Divânu’l-Mübtede ve’l-Haber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men Âsarahum min Zevi’s-Sultani’l-Ekber, Beyrut 1968.

    İBN İZÂRÎ, Ebû Abdillah Muhammed el-Merraküşî (695/1295), el-Beyanü’l-Muğrib fî Ahbâri’l-Endelüs ve’l-Mağrib, I-IV, (thk. Georges Colin), E. Levi-Provençal, Beyrut 1983.

    İBNÜ’S-SAĞÎR el-MALİKÎ, (3.yy./9.yy.),Ahbâru’l-Eimmeti’r-Rüstemiyyîn, (thk. Hasan Ali Hasan), Kahire 1984.

    MARÇAİS, Georges, “Tahert”, İA, İstanbul 1993.

    MU’NİS, Hüseyin, Tarihu Mağrib ve Hadaretuhu, I-III, Beyrut 1992.

    MUAMMER, Ali Yahya, el-İbadiyye fi Mevkibi’t-Tarih el-İbadiyye fi’l-Cezâir, Kahire 1979.

    SÂLİM, Abdülaziz, Tarihu Mağribi’l-Kebir el-Asru’l-İslâmî, I-IV, Beyrut 1981.

    ŞEMMÂHÎ, Ebü’l-Abbas Bedruddin Ahmed b. Saîd b. Abdilvahid (928/1522), Kitâbü’s-Siyer, (thk. Ahmed b. Suud es-Seyyabî), Maskat 1987.

    TALBİ, M. “Rustamids” The Encycleopaedia of Islam (New Edition), III. Leiden 1971.

    VERCELÂNÎ, Ebû Zekeriya Yahya b. Ebî Bekr (471/1078), Kitâbu’s-Sîre ve Ahbâru’l-E’imme, (thk. Abdurrahman Eyyub), Tunus ts.

    ZEKKÂR, Süheyl “ed-Devletu’r-Rüstemiyye fi Tihert”, Dirasatu Tarihiye, Sayı: 12 (1403/1983 Şam) ss. 74-90.



    [1] el-Bekrî, s. 67; Vercelânî, s. 58; İbn İzârî, I, 197; Dercinî, I, 19.

    [2]     Sâlim, Tarihu Mağribi’l-Kebîr, II, 539.

    [3]     Vercelânî, 58; Şemmâhî, I, 113; Hasan Ali Hasan, s. 110.

    [4]     Vercelânî, s. 57-58; Dercinî, I, 19-20; Şemmâhî, I, 113.

    [5]     Vercelânî, s. 59; Dercinî, I, 20.

    [6]     Vercelânî, s. 59; Şemmâhî, I, 113.

    [7]     Vercelânî, s. 60; Dercinî, I, 20-21.

    [8]     Hareir, s. 49.

    [9]     Vercelânî, s. 76-77; Dercinî, I, 36

    [10]    İbn Haldûn, el-’İber, VI, 112.

    [11]    Difa’a imâmı: İbâdîler’in gerçek imâmlarının vefatı veya yokluğu sırasında gelecek tehlikelere karşı savunma yapmak için biat ettikleri imâmdır. Geniş bilgi için bkz. Haşim, s. 267-269; Fığlalı, s. 112.

    [12]    Mu’nis, I, 325; Hareir, s. 50-51.

    [13]    Vercelânî, s. 87; Dercinî, I, 42.

    [14]    Hasan Ali Hasan, s. 121.

    [15]    Hareir, s. 51.

    [16]    Bk. Vercelânî, 85-86; Dercinî, I, 40-41; Yâkût el-Hamevî, II, 7.

    [17]    Vercelânî, s. 86-87; Dercinî, I, 41; ayrıca bkz. İbn İzârî, I, 196.

    [18]    Sâlim, Tarihu Mağribi’l-Kebîr, II, 542.

    [19]    Sâlim, a.g.e., 542.

    [20]    Zekkâr, s. 76.

    [21]    Marçais, “Tahert” İA., XI, 630.

    [22]    Harîrî, s. 101-102.

    [23]    İbnü’s-Sağîr, s. 241-242.

    [24]    İbnü’s-Sağîr, s. 242; Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45; Şemmâhî, I, 125-126.

    [25]    İbnü’s-Sağîr, s. 242.

    [26]    İbnü’s-Sağîr, s. 242-243; Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45.

    [27]    İbnü’s-Sağîr, s. 243.

    [28]    İbnü’s-Sağîr, s. 243-244.

    [29]    Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45.

    [30]    İbnü’s-Sağîr, s. 246.

    [31]    Şemmâhî, I, 126.

    [32]    Vercelânî, s. 88; Dercinî, I, 45

    [33]    Dercinî, I, 46

    [34]    Hasan Ali Hasan, s. 123; Fığlalı, s. 101.

    [35]    İbnü’s-Sağîr, s. 241.

    [36]    İbnü’s-Sağîr, s. 248-249.

    [37]    Hizmetli, “Abdurrahman b. Rüstem”, DİA., I, 171.

    [38]    Muammer, el-İbâdiyye fi Mevkibi’t-Tarih, s. 32, 57.

    [39]    Bu isimler hakkında bkz. Vercelânî, s. 89; Dercinî, I, 46; Şemmâhî, I, 130; Bârûnî, s. 99. Vercelânî şûrâ üyelerinin altı kişiden oluştuğunu söyler, fakat yedi kişinin adını sıralar. Dercinî’nin kitabında ise Mesud b. Sedman bulunmamaktadır.

    [40]    Bârûnî, s. 101; M. Talbi, “Rustamids”, III, 639.

    [41]    Vercelânî, s. 89; Dercinî, I, 46-47.

    [42]    Mu’nis, I, 327.

    [43] Daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Salih Arı, Haricilerin Kurduğu Devlet Rüstemiler, 2009 Van, s. 49-89.