• Renkler Ve Kişilik Analizi

    RENKLER İNSAN PSİKOLOJİSİNİ NASIL ETKİLİYOR?
    REEM Nöropsikiyatri Merkezi’nden Nöroloji Uzmanı Uzm. Dr. Mehmet Yavuz, renklerin insan psikolojisini nasıl etkisi altına aldığını şöyle açıkladı:

    MAVİ
    Yalnızlık, sadakat ve güvenin rengi; mavi: Mavi; yalnızlığı, üzüntüyü, depresyonu, bilgeliği, güveni ve sadakati simgeler. Sinir hastalıkları kliniklerinde kesinlikle mavi renkten özellikle koyu maviden kaçınılmalı, psikologların hasta görüşmelerinde mavi renkli giysiler asla giymemelidir. İş görüşmelerine mavi giyerek gitmek kararlılığı ve bağlılığı ifade eder. İş görüşmelerine giden kişilerin kostümlerinde mavi rengi tercih etmeleri işe kabul edilmelerini sağlayabilir.

    MAVİ DOĞAL BİR İŞTAH KAPATICIDIR
    Mavi en popüler renklerden biri olmasına rağmen, yiyeceklerle ilgili konularda mavi kullanımında dikkatli olmak gerekir. Çünkü mavi doğal bir iştah kapatıcıdır ve bazı durumlarda itici etki yaratabildiğinden kilo almak isteyenlerin mavi renkten uzak durmaları gerekir. Kilo problemi olanların evlerini maviye boyamaları, onların zayıflamalarına neden olabilir. Bu nedenle kilo problemi olanların, özellikle yemek odalarını ve mutfaklarını mavi renge boyatmaları gerekmektedir. Aynı şekilde müşterilerinin daha fazla yemek yemesini arzu eden restoran işletmecileri ise mavi renkten kaçınmaları gerekir.

    AÇIK MAVİ VERİMLİLİĞİ ARTTIRIR
    Mavi ve açık mavi boyanmış ortamlar, verimliliği ve performansı artırır. Ayrıca insanlar mavi renkle yazılmış yazıları daha fazla akılda tutabilmektedir. Bu sebeplerden dolayı çalışma odalarını mavi renge boyanmalıdır. Çalışırken akılda kalması gereken notların altını kalın mavi kalemle çizmek okunan şeylerin akılda kalmasını kolaylaştırır.

    RAHATLATICIDIR
    Açık mavi renk, koyu mavinin tersine rahatlatıcıdır. Mavi ve beyaz renkler hüzün verirken, açık mavi ve yeşil tonları ile pembe renkler teskin edici ve huzur verici etki gösterirler. Mavi rengi tercih edenlerin kişilik analizlerinde bu kişilerin toleranslı, hoş görülü, anlaşma yanlısı olduklarını ve huzuru aradıkları görülmüştür. Bu kişiler, çevreleri ve kendileri ile barışıktır; az ile yetinir, sabırlı ve metanetlidir.

    KIRMIZI
    Kırmızı; heyecan, agresiflik ve aşkın rengi temsil eder: Kırmızı rengi; sıcak, ateş, kan, aşk, samimiyet, güç, heyecan ve agresiflik gibi kavramları simgeler. Kırmızı kan basıncını ve solunumu hızlandırır, insanları çabuk karar almaya iter ve beklentileri arttırmaya teşvik edici bir etkisi vardır. Kırmızı renkteki kelimeler ve objeler insanların dikkatini hemen çeker. Dekorasyon ve dizayn yaparken kırmızı cisimlerin mükemmel olması önemlidir. Çünkü insanlar bu objeleri hemen farkedecektir.

    ÖZGÜR VE ENERJİK HİSSETTİRİR
    Kırmızı, duygusal yoğunluğu artıran bir renktir. Kırmızı kıyafetler insana özgür enerjik bir hareket moduna sokabilir. Kendini kontrol etmekte zorluk çekenlere kırmızı renkten uzak durmaları tavsiye edilir. Kırmızı, hakimiyet kuran bir renktir. Zemin olarak değil, vurgu yapmak için kullanılmalıdır.

    GÜÇ VE İKTİDARA DÜŞKÜN KİŞİLER TERCİH EDİYOR
    Kırmızı rengi tercih edenlerin kişilik analizlerinde, bu kişilerin güç ve iktidara düşkün olduklarını görülmüştür. Kırmızı güçtür, iktidardır, kırmızı tercih edenler kapasite ve gücünü dengeli kullanır. Ayrıca gücünü yetenekleri doğrultusunda kullanmasıyla tanınır. Bu kişiler aktif, atılgan, girişken olup kazanmayı ve elde etmeyi sever. Belirleyici ve yönlendiricidir. Arzuludur, iştahlıdır, hırslıdır. Etken ve etkilidir. Duygularını anlatırken tepkiseldir. Liderlik ve önderlik özellikleri toplumca hemen fark edilir. Coşkulu olup bazen abartılardan hoşlanır.

    SARI
    Davetkar, enerjik bir renk; sarı: Parlak limon sarısı gözü en çok yoran renktir. Aynı zamanda sarı renk metabolizmayı hızlandırır. Odanın parlak sarıya boyanması, bebeklerin ağlamasına ve erişkinlerin sinirlenmelerine yol açabilir. Ayrıca sarı sayfalı not defteri ve bilgisayar ekranında sarı renkli arka fon pek iyi bir fikir değildir. Beyninizi ve gözlerinizi yorar. Sarı, az miktarlarda kullanıldığında parlaklık ve sıcaklık hissi verir.

    SARI, GÜNEŞ IŞIĞI GİBİDİR
    Sarı rengi, şakacılığı aydınlığı samimiyeti ve hayata karşı rahat bir tutumu simgeler. Tıpkı güneşli bir gün gibi davet edicidir. Sarı, güneş ışığı gibidir, kendinizi iyi hissetmek için orda olmasını istersiniz ama gözünüzün içine girmesini istemezsiniz. Soluk sarı söz konusu olduğunda, çürümeyi, hastalığı, kıskançlığı ve hilekarlığı simgeler. Dolayısıyla sarı söz konusu olduğunda seçilen tonlar oldukça önemlidir.

    SARI TERCİH EDEN, ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ OLMAYI SEVER
    Sarı rengi tercih eden kişiler; özgür ve bağımsız olmayı sever, değişkenlikten hoşlanır, çapkın ve şıpsevdi bir yapı gösterebilir, çevrelerine enerji saçar ve ikna kabiliyetleri üst düzeydedir. Entellektüel olma, yöneticilik, hırs ve iddia bu kişilerin temel öğeleridir.

    YEŞİL
    Yeşil, sakinleştirici ve görme gücünü artıran etkisiyle öne çıkar: Yeşil, gözler için en rahat renktir ve görme gücünü artırır. Sakinleştiricidir ve sinir sistemi üzerinde doğal bir etki yapar. Televizyona çıkmadan önce insanların yeşil renkli odalara alınmaları onların heyecanlarını yatıştırabilir. Yeşil aynı zamanda hastanelerde de popüler bir renktir. Çünkü hastaların rahatlamasını sağlar.

    HER TONDA FARKLI MESAJ SAKLI
    Yeşil, rengin farklı tonları farklı mesajlar iletir. Koyu yeşil soğukluk, erkeksilik, tutuculuk ve zenginlik kavramlarını ifade ederken; zümrüt yeşili ölümsüzlüğü, zeytin yeşili barışı temsil eder.

    KENDİLERİNE DEĞER VERİRLER
    Yeşil rengi tercih edenlerin kişilik analizinde; bu kişilerin kendilerine değer verme duygularının çok fazla olduğu görülür. Bu kişiler doğru bildiğinde ısrarcıdır, otoritesi ve inandırıcılığı ile çevresindekileri etkilemeyi başarır. Bazen abartıya kaçarak megaloman küstah bir kişilik sergileyebilir.

    KARŞIT RENKLER: BEYAZ VE SİYAH
    Beyaz ve siyah renkleri ciddiyete dikkat çeker: Siyah tartışmalı bir renktir. Bir taraftan karanlık güçler, suç ve kötülük ile düşünülürken diğer taraftan sadakat, sebat, dayanıklılık, ihtiyat, bilgelik ve güvenilirlik ile ilişkilendirilir. Bir tarafta yönetim ve güç anlamına gelirken diğer taraftan acı, keder ve yas anlamına gelir. Siyah, pek çok insan için kıyafet rengidir. Bazıları siyahı güçlü ve ciddi görünmek için kullanır. Bazıları ise daha zayıf gösterdiği için tercih eder.

    BEYAZ SAFLIK, TEMİZLİK, MASUMİYET
    Beyaz saflığı, temizliği ve masumiyeti simgeler. Pek çok kültürde gelinler beyaz giyer. Ayrıca temizliği simgeler. Bu yüzden doktorlar, hemşireler ve laboratuvar teknisyenleri steril olmak için beyaz giyerler. Beyaz, ışığı yansıtır ve ortamı serin tutar. Dolayısıyla yaz ayının kıyafet rengidir. Genel olarak serin ve canlandıran bir his verir.

    MOR
    Renklerin en asili; mor: Mor, asaletin rengidir. Lüks hayat, zenginlik ve zarafeti simgeler. Aynı zamanda romantizmin, duygusallığın ve tutkunun rengidir. Bazı insanlar mor rengi, gösterişli havasından dolayı dekorasyonda kullanmayı sever. Bazıları ise suni bir renk olarak algılar.

    KAHVERENGİ
    Kahverengi, doğa ve güvenilirliğe işaret eder: Kahverengi, toprağın ve ahşabın rengidir. Sağlam ve güvenilir bir his verir. Kahverengi doğal, rahat ve açık bir atmosfer yaratmayı sağlar. Durağanlık, güçlülük, olgunluk ve güvenilirlik mesajlardır. Kahverengi, genelde erkeklerin favori rengidir.

    PEMBE
    Romantik pembe ile psikoloji sakinleşiyor: Pembe rengi, romantik ve narindir. Aynı zamanda sakinleştirici bir etkisi vardır. Araştırmalar gösteriyor ki, pembe insanları sakinleştirmekte ve kalpleri yumuşatmaktadır. Bir hapishane de kapı ve pencere demirleri pembeye boyandığında mahkumların agresif davranışlarının kaybolduğu müşahede edilmiştir. Pembe renkli bir odada, insan sinirlenmek istese bile başarılı olamaz. Pembe enerjiyi çeken sakinleştirici bir rol oynar. Ancak maalesef pembe rengin teskin edici etkileri bazen kısa süreli olabilir.
  • Eski resimleri karıştırdım bugün
    Onca acının üstüne bir buse
    Kondurmayı nasıl başarmışım diye
    Kendime hayret ettim
    Onca yaşanmışlıktan sonra
    Geriye kalan yalancı bir buse
    Ne çok saklanmışız bir şeylerin ardına
    Dersin ki mazi mazide kaldı.
    Bir bir kayboldu hayaller
    Ve sen artık öğrenmişsindir hayatı
    Yalanı
    İhaneti
    Gerçek sevgiyi
    Fedakarlıkları...
    Çaresizliğin en amansız olduğu
    Kapıdayız şimdi
    Korkuların pençesine sarılmış bekliyoruz
    İlk defa yenildiğimiz o gün artık
    Yenilmektende korkmayacak insan.
    Buna da alışıyor
    Önceleri hiç bilmediği ne varsa onlara da alışıyor
    Ki insan bu neye alışmıyor ki
    Gün oluyor ihanete bile alışıyor
    Unutuyor da çoğu şeyi
    Çocukken gökyüzüne nasıl baktığını
    En çokta masumiyeti unutuyor
    Nereye gitsem kulaklarımda o ses
    Çocukluğumun o masum sesi
    Susmak...
    Susmak...
    Susmak hiç bu kadar hüzünlü olmamıştı
  • Çileci rahibin kullandığı, şu ana kadar görmüş olduğumuz yöntemler - yaşam duygusunun topyekûn hafifletilmesi, mekanik etkinlik, küçük sevinçler, özellikle de “en yakındakileri sevme”nin verdiği küçük sevinç, sürü örgütlenimi, cemiyet gücü duygusu uyandırma ve bunun sonucunda bireyin kendine karşı duyduğu usancın onun cemiyetin büyüyüp gelişmesinden aldığı zevk yoluyla bastırılması - bunlar çileci rahibin bıkkınlıkla savaşında kullandığı, modern ölçülere göre masumane yöntemler: şimdi bir de daha ilginç olanlara, “suçlu” yöntemlere bakalım. Bunların tümünde söz konusu olan bir tek şey vardır: herhangi bir duygu taşkınlığı, - bunun o ağır, felç edici, uzun ıstırap vericiliğe karşı en etkili uyuşturma yolu olarak kullanılması; bu yüzdendir ki rahip yaratıcılığı, şu bir soruyu bulurken neredeyse tükenmez olagelmiştir: “bir duygu taşkınlığı hangi yolla elde edilir?”... Bu, kulağa haşin geliyor: “çileci rahip her zaman, tüm güçlü duygulanımların içerdiği coşkudan yararlanmıştır” demiş olsaydım kulağa daha hoş gelirdi kuşkusuz. Ama modern hanım evlatlarımızın yumuşamış kulaklarını neden daha da okşayalım ki? Neden kendi hesabımıza onların laf-ikiyüzlülükleri karşısında bir adım bile olsa geri atalım ki? Biz psikologlar için, bizi tiksindirecek olması bir yana, bir eylem-ikiyüzlülüğü demek olurdu bu. Nitekim bugün bir psikoloğun iyi beğeni sahibi olduğunu gösterir bir şey varsa, - kimileri onun “dürüstlüğü” de diyebilir buna - o da insan ve nesneye ilişkin neredeyse tüm modern yargılara bulaşmış olan o rezilce ahlaksallaştırılmış konuşma tarzına direnmesidir. Çünkü şu konuda aldanmaya gelmez: modern ruhların, modern kitapların en esaslı özelliği yalan değil, ahlakçı yalancılığın iliğine dek işlemiş olan masumiyettir. Bu “masumiyet”i her yerde tekrar tekrar ortaya çıkarmak zorunda olmak - bizim işimizin, bugün bir psikoloğun üstlenmek durumunda kaldığı, kendi de pek sakıncasız sayılamayacak o işin en iğrenç yanı budur belki de; bizim büyük tehlikemizin bir parçasıdır, - belki tam da bizi büyük tiksintiye götüren bir yoldur... Modern kitaplar (diyelim ki kalıcı oldular, ki bu konuda endişelenmeye gerek yok elbet ve yine diyelim ki günün birinde daha kesin, daha haşin, daha sağlıklı bir beğeniye sahip bir nesil geldi) - tüm modernlik bu neslin ne işine yarardı, yarayabilirdi bundan hiç kuşkum yok: onları kusturmaya yarardı, - bunu da ahlaki güzelleştirmesi ve sahteliği sayesinde ve kendini “idealizm” diye adlandırmaktan hoşlanan ve mutlaka kendini idealizm sanan en içsel feminizmi sayesinde becerirdi. Günümüzün okumuşları, “lyi”lerimiz yalan söylemezler - doğrudur; ama bu onlara saygıdeğerlik kazandırmaya yetmez! Asıl yalan, sahici, kararlı, “dürüst” yalan (ki bunun değeri hakkında Platon’a kulak verilmelidir) fazlasıyla katı, fazlasıyla kuvvetli bir şey olurdu onlar için; onlardan beklemeye hakkımız olmayan bir şeyi, gözlerini açıp kendi üzerlerine çevirmelerini, kendilerinde “doğru” ve “yanlış”ı ayırt edebilmelerini gerektirirdi. Onlara yalnızca dürüst olmayan yalan yakışır; bugün kendini “iyi insan” olarak duyumsayan şeylerin hepsi herhangi bir mesele karşısında sahtekâr-yalancı, uçsuz bucaksız-yalancı, ama masum-yalancı, sadakatli-yalancı, saf-yalancı, erdemli-yalancı bir tavırdan farklı bir tavır almaktan tümüyle acizdir. Bu “iyi insanlar”, - bunların topu baştan aşağı ahlaksallaşmış, dürüstlük konusunda da sonsuza dek rezil olmuş ve kepaze edilmişlerdir: içlerinden hangisi “insan hakkında” bir hakikate dayanabilir ki artık!.. Ya da daha elle tutulur biçimde sorarsak: içlerinden hangisi gerçek bir yaşamöyküsüne katlanabilir ki!.. Birkaç gösterge: Lord Byron kendisi hakkında en kişisel bazı şeyleri kaleme almıştı, ama Thomas Moore bunlar için “fazla iyi”ydi: yaktı arkadaşının kâğıtlarını. Aynı şeyi Dr. Gwinner’in de yaptığı söylenir, Schopenhauer’ın vasiyetinin sorumlusu: Schopenhauer da kendisi hakkında ve belki de kendi aleyhinde (âìò ἐấöôüἰ [eis heauton, kendisi hakkında]) birkaç şey kaleme almıştı zira. İşinin ehli Amerikalı Thayer, Beethoven’in biyografisinin yazarı, bir anda kesiverdi çalışmasını: bu saygıdeğer ve safça yaşamın bir yerinde daha fazla dayanamadı ona... Çıkarılacak ders: hangi akıllı adam oturur da kendisi hakkında dürüst bir laf yazar ki bugün? - Kutsal Gözü Karalar Tarikatı’ndan olması gerekir böylesinin. Richard Wagner’in bir özyaşamöyküsünü vaat ediyorlar bize: bunun kurnazca bir özyaşamöyküsü olacağından kim kuşku duyabilir?.. Katolik rahip Janssen’in Alman Reformasyon Hareketi’ni aşırı derecede sade ve zararsız biçimde betimlediği yazısıyla Almanya’da yaratmış olduğu o gülünesi dehşeti hatırlayın; kim bilir ne kıyamet kopardı, biri çıkıp da bize bu hareketi bir kere de farklı anlatsaydı, bir kere de gerçek bir psikolog gerçek bir Luther anlatsaydı, bir taşra rahibinin ahlakçı budalalığı, protestan tarihçilerin tatlımsı ve saygılı çekingenlikleri ile değil de, Taine’ce bir korkusuzlukla örneğin, bir ruh kuvvetinden hareketle, kuvvete gösterilen kurnazca bir endüljanstan hareketle değil?.. (Bu arada şunu da belirtelim ki, Almanlar sözü geçen protestan tarihçi tipinin en klasik örneğini sonunda, gayet de mükemmel bir biçimde kendi içlerinden çıkarmışlardır, - kendilerine mal edip gurur duyabilirler onunla: Leopold Ranke’yle vermişlerdir bu örneği, o her causa fortior’un [daha güçlü neden) klasik savunucusu olmak için yaratılmış olanla, tüm kurnaz “olgucular”ın o en kurnazıyla.)
  • Sokaklarda yürürken gördüğümüz güzel, ilginç şeylerin ne kadarı şehir, ne kadarı hatıradır? Hatıralarımız olamasa şehir ne kadar anlamlı ya da güzeldir? Binalar, köprüler, meydanlar yıkıldıkça hatıralarımız da silinir ve güçlerini kaybederler mi?
  • "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" diyen Kemal'in hikayesini görüyor olmak daha da anlamlı kılıyor hikayeyi. Adım adım gezmek gibi müzeyi, kitabın sayfalarını çevirmek.
  • Genç bir kadın ve yaşlı bir adamın mektuplaşmasında oluşan bir eser.Nasıl başlıyorsa öyle bitiyor aslında..Dostoyevski'nin ilk eseri olmasına rağmen o güzel düşünce dokunuşlarını bırakmadan eseri bitirmemiş.
    Dünya düzenin adaletsizliğini,saf sevgiyi,masumiyeti ve merhameti hissettiriyor.Bundan 100 yılı aşkın zaman önce bile şu an ki yoksulluğun aynısının yaşanması ve bunların hala değişmemesi günümüz çağının ayıbı sanırım..Her şeyi küçük bir kağıt parçasına bağlı olduğu bir düzende maneviyatın değerini yitirip sadece maddiyata bağlı olan bir düzen,en kötüsü de bize buna mecbur etmeleri ve başka türlü yaşayamamamızdır.
    Hayat kısa ve sevgi en değerli şey, değerinin bilip başka şeylerin önüne geçmesine izin vermeyelim efenim..
  • "Rica ediyoruz, yalvarıyoruz hepinize, lütfen.
    Evinize gider gitmez atın televizyonunuzu pencereden, Televizyonun boşalan yerine,
    Hemen koyuverin bir kütüphane.
    Sonra dolsun o güzelim kitaplar raflara,
    Girmesin bir daha o kötü görüntü odalara."

    Bu alıntı kitabın en can alıcı noktası. Ne yazık ki bakıcı niyetine kullandığımız televizyon dünyanın en iğrenç bakıcısı. İçinde neleri öğrenmiyor ki çocuklarımız?

    Bir düşünün mutfakta dahi televizyon.neredeyse her odada televizyon. Baba maç izler, anne dizi, çocuk ise hiç bitmeyen çizgi filmler. "Bu kadar imkanımız yok ki biz nasıl alalım o kadar televizyonu" diyen bir ailede bile sofra televizyonlu odaya kurulur. Ev ahalisi bir iki sohbet etmeye çalıştı mı " E televizyonun sesini duyamiyoruz az susun" diyen bir feryat kopar. Çocuk bizden bir şey ister " yavrum burayı izlemeliyim az sabret" deriz. Çocugumuzdan yardım isteyince " ya anne cizgi film izliyorum yaaa" diye yakarır. Televizyonun olmadığı ortamda iki kelam edecek olsanız sohbet döner dolasır " şu dizide de şu oldu.","Acun yine bir yarışma yapmış valla helal olsun.adam biliyor", "şu evlenme programında şu olmuş", " haberleri duydum yine olan olmuş."," bu devirde kimseye güvenilmez baksana ne diyor geçen televizyonda. Eskiden hiç böyle seyler olmazdı"... Sürer gider muhabbetler. Televizyon bozulsa evladımız ölmüş gibi yaslara batarız.

    İşi hiç bilmeyenler profesyonel olur çıkıverir. Haberlerde " hırsızı kapıdaki parmak izinden buldular" haberinden sonra hırsız eldiven giyer.
    " tecavüzcü çocuğu söyle kandırmış." haberini duyan pedofili çocuğu nasıl kandıracağını öğrenir.
    " talaştan sahte pul biber yapılıyormuş.üstelik ayırd edilemiyor.şimdi sizler için yapacağız" programını izleyen biri " demek sahte biber de yapılıyormuş.az ben de yapıp katayım" ı öğrenir baharatçı.
    Reklamlar olmasa en son teknoloji ürünlerini nasıl tanır ve alırdık.sabah programları olmasa gezen gezmeyen tavugu nasil bilirdik.çöp diye attığımız şeylerin çay olabilecegini nasıl bilebilirdik.

    "Hiç mi faydası yok?" Seslerini duyar gibiyim.
    Tek faydası varsa belgeseller olabilir.

    Velhasılı kelam gelinle damat nikah masasının altından kimin sözü geçecek diye birbirlerinim ayaklarına basadursunlar bizim televizyon tahtında oturup yeni kölelerini bekliyor olacak evde. Bütün o masumiyeti ile ögretecek bize hayatı. Dediklerini yapacağız sorgulamadan.

    Umarım farkında olmadıklarımızın farkında oluruz.şimdi televizyonu kapatalım da kitaba dönelim:)

    Charlie fakirdi ama zengin görünenlerden daha zengindi. Çünkü evinde paylaşmak vardı, hayal gücü vardı, minnet vardı... Tek olmayan şey para ve şikayet idi.

    Bazen şikayet ediyoruz ya şu yok bu yok diye.Meğer ne şimarık mahluklarmışız. Sokakta rahat rahat birşeyler yerken birilerinin gözlerini yediğimizin farkında değiliz hicbir zaman. Dönere bakan gözleri yiyoruz. Raflarda büsküvi paketlerindeki gözleri... Dondurma külahlarındaki gözleri... Birilerinin gözlerini giyiyoruz bilmeden.

    Bu durumda ne yapılabilir bilemiyorum ama bazı önerilerim var: bir şey yemek için lokantada göz önünde olmamayı deneyebiliriz. Sokak ortasında birseyler yememeye dikkat edebiliriz. Fazla dikkat ceken elbiseler giymeyebiliriz. Tabi ki uygulamada zor bu dediklerim. Ama en azından hassas olmaya çalışırsak, hic değilse o gözleri hayal edebilirsek kendimizi kontrol edebiliriz zannımca. Bir de yardımlaşmayı artırıp yetimleri gözetirsek, semtimizdeki az cok maddi durumu kötü mahallelerin muhtarları vasıtasıyla muhtaçları tespit edebilirsek ve yardım sağlayabilirsek bir nebze vicdanımız rahatlar diye düşünüyorum.

    Bu arada çok çikolata yememek de gerek :) az yiyin öz yiyin abartmayın azizim.:)

    Sağlıcakla kalın