• Her şeyi düzensizliğe soktuk; olayları nasıl tekrar denetleyebileceğimizi hiç birimiz bilmiyoruz. Frenler hala mevcut, ama bakalım çalışacaklar mı? Çalışmayacaklarını biliyoruz. Hayır, şeytan ortalıkta cirit atıyor. Elektrik devri, tıpkı taş devri kadar gerimizde kaldı. Şimdi güç çağında yaşıyoruz, katıksız güç çağında. Şimdi ya cennet ya da cehennem söz konusu; ikisinin arasında bir yer artık mümkün değil. Ve bütün belirtiler cehennemi seçeceğimizi gösteriyor. Şair bile kendi cehennemini yaşarsa, normal insan ondan nasıl kurtulsun? Rimbaud’ya bir dönek mi dedim? Biz hepimiz dönekiz. Vahşi tarih öncesinden beri dinden dönenleriz. Kader sonunda bize yetişiyor. Hepimiz “ cehennemdeki mevsim”imizi, “ Saison en Enfer”imizi yaşayacağız: bu kültüre dahil olan her erkek, her kadın ve her çocuk. Böyle olmasını kendimiz istedik ve işte zamanı geldi. Bunun karşısında Aden daha rahat bir yer olarak görünecek. Rimbaud’nun zamanında Aden’i bırakıp Harrar’a gitmek henüz mümkündü, fakat elli yıl içerisinde bütün dünya tek bir geniş krater olacak. Bilim adamları buna karşı çıksalar da, şimdi emrimizin altında bulunan güç, pratikte radyoaktiftir ve sürekli bir yıkıma neden olmaktadır. Gücün asla iyi olanaklarını değil, hep kötü olanaklarını düşündük. Atom enerjilerinin gizemli bir yanları yok; gizem insanın kalbinde. Atom enerjisinin keşfedilişi, artık birbirimize asla güvenemeyeceğimizin keşfedilişiyle aynı zamanda gerçekleşmiştir. Yazgısal olan burada yatmaktadır: hiç bir bombanın yokedemeyeceği bu yedi başlı korkuda. Gerçek dönek, komşusuna inancını yitirmiş olan insandır. Günümüzde inanç yitimi genel bir olgudur. Bu durumda tanrının kendisi de güçsüzdür. İnancımızı bombaya yönelttik ve dualarımıza yanıt verecek olan, bombadır.
  • Muhakkak ki münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. (Cehennemin dibindedirler). Asla onların azabını kaldıracak bir yardımcı bulamazsın. (Kur'an-ı Kerim/Nisa Sûresi/145)

    Peygamber'imiz (S.A.S.) Cebrail'e bu kapılara tekabül eden katlara kimlerin gireceğini sordu,

    Cebrail şöyle cevap verdi,

    «ismi —haviye— olan en alt katın kapısından münafıklar gireceklerdir.

    Nitekim ulu Allah

    «hiç şüphesiz, münafıklar cehennemin en alt katindadırlar» buyuruyor (27)

    İsmi —cahim— olan ikinci katın kapısından Allah'a ortak koşanlar gireceklerdir.

    İsmi —Sakar— olan üçüncü katın kapısından yıldızlara ta-pan putperestler (sabiiler) gireceklerdir.

    Adı —Lezza— olan dördüncü katın kapısından şeytan ile birlikte ona uyan ateşperestler girecektir

    Adı —hutame— olan beşinci katın kapı-sından yahudiler gireceklerdir.

    İsmi - Sair— olan altıncı katın kapısından hristiyanlar gireceklerdir.»

    Cebrâil, sözünün burasında susunca Peygamber'imiz (S.A.S.)

    «hani yedinci katın kapısından girecek olanları söylemedin» diye sordu.

    Ceb-rail bu soruya Ya Muhammed «onu sorma» diye cevap verdi. Peygamber'imiz «söyle» diye ısrar edince Cebrail «yedinci kapıdan da senin ümmetinden tevbesiz ölen büyük günahkârlar gireceklerdir» diye sözünü tamamladı.

    Kaynak;
    Kalplerin keşfi
    7. ALLAH'I UNUTMAK, FASIKLIK VE NİFAK
    İmam-ı Gazali

    (27) Kur'an-ı Kerim/Nisa Sûresi/145
  • Merhaba bayan Jacinda Ardern. Daha önce isminizi hiç duymamıştım. Ülkenize de gelmedim. Lakin, Yeni Zelanda ve Anzaklar bizim için meçhul değil. En azından bir yüz yıl evvel bazı ileri şairlerimiz sizin ülkenizin rüyasına kaçmak istemişlerdi. Sanırım ki siz de, ‘Bir gün bir Türk şair hakkınızda yazı yazacak’ deselerdi muhtemelen inanmazdınız. Çok şiirsel olabilir ama bunu yazmazsam geçmişe haksızlık etmiş olacağım. Yaklaşık on yıl evvel, Suriye ve Şam iç ve dış barbarlar tarafından yakılıp yıkılmadan önce size (.) rastlamıştım. Parlak güneş, ılık bahar gününü sonuna kadar yıkıyordu. Eski masal bahçelerini andıran bir medreselerden birinin köşesinde siz, sırtınızda kırmızı bir palto, ezilmiş bir narçiçeği gibi oturuyordunuz. Hüznün ortasında yanan bir lamba gibiydiniz. O an, dünyada iyi ve güzel olan ne varsa aydınlık yüzünüzde toplanmıştı. Ben bir belgesel çekiyordum. Yüz yüze geldik. Merhaba dedim, merhaba dediniz. Buraya, nereden gelmiş olabilirsiniz diye sorduğumda, berrak ve net bir sesle, ‘New Zealand’ dediniz. Hayretim bir okyanus dalgası gibi kabarmıştı. ‘İşte, demiştim, bir şiir acısı gibi bir insan, burada, bu zaman köşesinde, varoluşun feneri gibi yanıp sönüyor ve muhtemelen çok derin bir aşk acısını dindirmek için binlerce kilometre uzakta kaybolmak istiyor…’

    Sayın, Jacinda Ardern. Bir katil. Elinde metal bir kan kutusu. Bir ölüm makinesi. Şeytanın hangi karanlık mağarada çıraklık edip de iğvasına kapılmışsa, tuttu, akıl etti, düş kurdu. Plan yaptı. Bir sabah uyandı. Gömleğini giydi. Yüzünü yıkadı. Muhtemelen dişlerini de fırçaladı. Yüzüne baktı uzun uzun. Dişlerini sıktı. Tısladı. Yola koyuldu. Bedeni elindeki alet kadar soğuktu. Yaklaştı. Ülkenize sığınmış, ikliminiz kadar sarıcı insanlığınıza bel bağlamış insanların üzerine kurşun yağdırmaya başladı. O kadar kötü bir ses çıkarıyordu ki kan makinesi, her kurşunla, insanlığın bir dişi sökülüyor, bir çocuğun kolu kanadı kırılıyor, bir kadının bakışı umutsuzca sonsuzda donuyor, erkekler utançla taş olmak istiyordu. Sayın başbakan, sayın Jacinda Ardern, ülkeniz böylesi bir kötü gün yaşamamıştı.

    İnsanların, ülkelerin, dinlerin birbirine düştüğü, ötekileştirip canına kastettiği bir dönemde, umudun dibe çekilip insan kanının damarlardan çekilip yerine petrol benzeri maddi bir sıvının doldurulduğu bir devirde, bir insanlık düşmanı, bir cani, bir şeytan çırağı, onlarca Müslümanın kanını şehvetle döktüğünde, herkesin kanı donup eli ayağı tutulduğunda, sizin sesiniz beliriverdi. Bütün Ortadoğu, Müslüman Asya kadınlarının yüzlerine sinmiş bildik evrensel acıyla çevrelenmiş yüzünüzde, hem bir lider, hem bir kadın hem de bir anne vasfıyla, oradan, Şam’daki köşeden kalkıp geldiniz. Demek ki, aşk acısı hala sürüyordu ve bu acı size insan erdeminin bütün incilerini çoktan armağan etmişti.

    Ülkenizi sahiplendiniz bayan Ardern. Tereddütsüz. Bu suç, bu acı, bu katliam, benim ülkemde oldu ve bu benim meselem dediniz. Kimseye söz bırakmadınız. Suçlamadınız. Şaşırıp, tereddüde düşmediniz. Acının üstüne acıyla gittiniz. Kadınlara, erkeklere sarıldınız. Çocukları kucakladınız. Medyanın tuzağına düşmediniz. Halkınızı arkanıza aldınız. Anneniz, babanız, çok yakınlarınız ölmüşçesine yastaydınız. Yüzünüzü ülkeniz yaptınız. Size bakan, büsbütün Yeni Zelanda’yı gördü. Vakur bir acı çekmeydi bu. Aklını yitirmemiş derin bir biliş.

    Sonra da, bambaşka bir şey yaptınız Jacinda Ardern. Bir katilin yüzünü, merhametiniz ve düşünce kabiliyetiniz yoluyla sildiniz, yok ettiniz. O karanlık ve dipsiz bir çukura yuvarlanıverdi. İsim bile vermeyeceğiz o teröriste, dediniz. Bir isim sahibi olmayı bile hak etmiyor. Ama, bu yüz cezası bayan başbakan, inanın unutulur gibi değil. Böylece, onun cani yüzünün yerine kendi yüzünüzü kazıdınız, dünyanın yüzüne. Kötünün perdesinin inmesine izin vermediniz her gün bir komedi tiyatrosu oynanan dünya sahnesine. Gözlerini kin ve merhametsizlik çökmüş insanların gözlerini de perdelediniz. İnanın ben son zamanlarda böyle büyük şiir okumamıştım.
    Şiir oldunuz.
    Şiir kalacaksınız.

    | Ömer Erdem

    https://www.resimag.com/i/3cd6f6e8a55
  • “Hayatın bir değişmeler silsilesi ve her değişmenin bir tekâmül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır”
  • 292 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Baudelaire'nin Kötülük Çiçekleri eserinin çevirisi Baudelaire'nin ruhunu vermekten uzak kalmış. Örneğin 'Lanetlenmiş Kadınlar' şiirinin fransızcasını dinleyip altyazidan takip edince alacağınız tad çok daha bambaşkadır. ( Bir de Fransiz dilinin fonetik yapısı guzel bir tad verir ) Türk Edebiyatının değerli şairlerinin çevirdiği şiirlerle karşılaştırıp okursanız daha büyük haz alacağınıza emin olabilirsiniz. Yine de en önemlisi fransızca öğrenip Baudlaire'yi kendi dilinden okumak. Öncelikle şiirlerinin çevrilmesi de oldukça zordur. Çünkü bir uyak düzenine göre yazmıştır. Ve dört dizeden ikisi uyumlu iken bir diğer ikisi farklı bir uyukla yazılmıştır. (A-B-A-B) sözgelimi Sait Maden bu uyak düzenine göre çevirmemiştir. Şiirde bir esdegerlilik yakalamak için şiir farklı yöntemlerle çevrilir. Benim önerdiğim yöntem ise şiirin farklı çevirilerini de okuyup kitabı bitirmek. Aksi takdirde fonetik ve anlamsal degerini kaybetme gibi bir yanlışa düşme tehlikesi ile karşılaşılır.

    Gelgelelim şiirlerin içeriğine. Genellikle bu uygulamada şiirler üzerine değerlendirme yapılmaz. Bunun en büyük nedenlerinden biri de, şiirin o anki zamanı tatlandırıp sönüp gitmesi niyetiyle okunmasıdır. Halbuki şiirlerin anlam dünyasına dalmak ayrı bir dünya sunar gibidir. Konu Baudlaire olunca bunu yapmamak da kanımca doğru olmaz. Şiirlerinde Tanrı'yı karşısına alıp Seytan'ın safında duran Baud, Kötülüğü de Iyiligin karşısına alır. Bu yüzden de Elem Çiçekleri, Kötülük Çiçekleri ismi gayet uygun bir seçim olmuş. Şiirlerinde din vurgularının ve Hristiyanlık inancının havarilerinin ermislerinin azizlerinin konu edilmesi; öte taraftan Habil-Kabil için yazılan şiirin içeriğine baktığınızda Tanri'nın yanlışını yüzüne vurduğunu göreceksiniz. Isa'ya sırt çeviren ermiş için: " ne iyi etti " demesi de bunun göstergesidir. Bu dinsel alegorilerin dışında ne önerir peki? Şeytansı bir yaşam da karşımıza çıkan gerçeklik nedir? Baudlaire, toplumsal çatışmaları, bireyin yalnız başınalığını, kadını, şarabı alternatif gösterir. Aşkı basit bir soyutlama olarak almaz, aşkı o toplumsal çatışmanın ve çürümenin içinde değerlendirir. Tüm şeytani tutkusuyla yeryüzünde işler onu. Gökyüzüne kucak açan bir aşkınsal değildir o, aksine bir yeryüzü kötümseridir. Pisliğin içine bulanmış bir şair edası vardır. Kitabın sonlarına doğru okuyucuya seslenişi ayrı bir şeytani haz katar ;

    HÜKÜM GİYMİŞ BİR KİTAP İÇİN YAZIT

    "Dertsiz okuyucu, çoban kadar rahat,
    Az’la yetinen, açık yürekli insan,
    İçkiye düşkün ve hüzün kokan,
    Bu kederli kitabı fırlat, at.
    Kendi söz sanatını kapmadınsa
    Şeytan’dan, o kurnaz ihtiyardan,
    At! bir şey anlayamazsın ondan,
    Ya da inanırsın isterik olduğuma.
    Ama, büyüye kaptırmadan kendini,
    Gözün varsa uçuruma dalmayı bilen,
    Oku beni, öğrenmek için sevmeyi beni,
    Her şeye meraklı
    Ruh, acı çeken,
    Ve gideceksin arayarak cennetini,
    Acı bana!... Yoksa, lanetlerim seni!"

    Şiirde, okuyucuya bizzat seslenir ve ona büyüye kaptırmadan onu gözlemesini ister. Bir şeytandır ve fakat sığınılacak içkin bir şeytan. Şarapla hazla erosla donanmış bir şeytan! Ve okuyucunun da cenneti bu yeryüzünde kurulmalıdır. Çünkü Baudlaire kendini sorumlu hisseder topluma karşı. Ona da tercih yapması gerektiğini söyler. O hüzünlü yasama dahil olacaksa az ile yetinmesini bilmelidir, fedakar olmalıdır. Tıpkı bir bireyin topluma karşı çıkışı gibi ! Birey kendi düşlemlerini ve cennetvari yaşantısını nasıl inşa edebilir? Şüphesiz bohem bir yalnızlıkla. Karşı çıkışlarla. Şeytanla işbirliği kurarak.