• Erdem insanları sevmektir, bilgelik onları anlamaktır.

    Konfüçyüs
  • Kur’ân-ı Kerîm, Rabbimiz yüce Allah’ın bütün insanlara gönderdiği cihanşümûl, son ve en mükemmel talimat ve tebligâtıdır. Onu insanların, özellikle inananların dilinden kalbine aksedip hayatına hâkim olması için indirmiştir.

    Kur’ân-ı Kerîm, küfür, şirk ve tâğût gibi, Allah’ın varlığını ve hâkimiyetini inkâra ve talimatlarını terke yönelik her türlü düşünce ve hareketleri gündemden kaldırıp onun yerine insanları yalnız yüce Allah’a kul yapmak ve yalnız O’nun emirlerine uymak gayesiyle, okunması, anlaşılması, anlatılması ve gereğinin yapılması için indirilmiştir.

    Çünkü Rabbimiz’in “Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin ve (vahye dayanmayan ve hevâsına göre davranan) tâğûttan kaçının’ diye tebliğde bulunan bir peygamber gönderdik!..” (16/36) buyruğu, bütün çağlara damgasını vuracak şekilde önümüzdedir.

    Allah’ı tanımak, Kur’an’ı tanımakla; Kur’an’ı tanımak ise lafzını okumak, ilke ve esaslarını hayata geçirmekle olur.

    “Allah var” deyip de yokmuş gibi yaşamanın, Kur’an’a inandığını söyleyip de Kur’an’sız bir yaşantının doğuracağı tehlikeden kendimizi ve neslimizi korumak mecburiyetindeyiz.

    Tarihte müslümanların temiz, parlak ve örnek devirleri, Kur’an’a sadece sözle değil, kalpleriyle bağlanmaları ve öylece yaşamalarıyla mümkün olmuştur. Çünkü Kur’an’da Allah’ı, kendisinin bildirdiği şekilde bilmenin ve O’na kulluğun öğretisi var, ahlâk var, hürriyet esasları var, insanlar arası eşitlik ilkesi var, kral tanrıların değil, takvâlının üstünlüğü var, sosyal hayatta fert ve toplumun uyması gereken köklü kurallar var. Bunlar olmadan insanlık ve hatta müslümanız diye ortaya çıkanlar bile, nefislerinin/hevâlarının sürüklediği haksız davranışlardan, zulümden ve vahşetten kurtulamayacaklardır.

    İslâm dünyasının bir türlü kendine gelememesinin asıl sebebi, Kur’an’dan ve onun uygulaması olan Sünnet’ten gereği gibi faydalanmamasıdır. Midesi ağrıyan kimsenin ilaç içmesi gerekirken, derisinin üstüne merhem sürmesi gibidir. Bundan dolayı toplumlarda göze çarpan anarşi ve ahlâk erozyonunun hepsi Kur’an kültür ve ahlâkından uzaklaşmanın, İslâm’ı kendi anlayışımıza göre yaşamamızın bir neticesidir. Ehl-i Kitab’ın en önemli sapma nedeni kendilerine gelen ilâhî vahyi atmaları, onu görmezlikten gelmeleri, işlerine gelmeyen kısımlarını tahrif etmeleri/değiştirmeleri ve bozmaları olmuştur.

    Bütün kitap ve dinleri içine alan, son ilâhî kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, sadece zihnimize hitap eden ve zihnen ilgi duymak ve inandığımızı söylemekle yetinmemiz gereken bir kitap değildir. O, bütün eylemlerimizde kendisine yönelmemiz ve yaşantımızda uygulamamız gereken bir kitaptır. Çünkü katılaşmış/taşlaşmış kalpler onunla yumuşar, çağlara açılan yol bu hakikat nûruyla aydınlanır.

    Bunun için şimdiye kadar eksik olarak ve taklit yoluyla aldığımız/öğrendiğimiz atalar müslümanlığından, artık İslâm’ın öngördüğü Kur’an ve Sünnet’in müslümanlığında devam etmek mecburiyetindeyiz. Kalplerin şifâsı ve toplumun arınıp temiz toplum olması için, sahâbe misâli onar âyet şeklinde, azar azar da olsa ciddiyet ve samimiyet içinde Kur’an’ı okumak ve gereğini yapmakla işe koyulmak gerekir.

    Bunun için Kur’an’ı rehber, Hz. Peygamber’i asıl önder ve örnek edinerek yola çıkan ve “Kur’an kitabımdır.” diyerek hayatını onunla bütünleştirmek isteyenlerin teveccühü ve artan talebi sonucuFeyzü’l-Furkân adlı mealimizin ilk baskıları çok kısa bir sürede (Ankara 1989, 1991) bitti. İsteklere rağmen meali, yeniden ele alıp, Kur’an’ın iniş gâyesine uygun açıklamalar ve mesajlarla, mevcut emsal meallerden farklı olarak, uzun bir çalışma neticesinde hazırlayıp yayımlamayı Rabbim tekrar nasip etti (İstanbul 2001).

    Şimdiye kadar yapılan mealler de, elbette büyük bir emek mahsûlüdür. Fakat âcizâne İmam-Hatip liselerinde, Kur’an başta olmak üzere, senelerdir tefsir derslerini okutmam ve bu ilimle de bir uygulayıcı olarak meşgul olmam dolayısıyla, şimdiye kadar başka mealler yazılmışsa da, bunların aşağıda işaret edilen kusurlarına düşmeksizin, ilim erbâbının, din görevlilerinin, dîne hizmet gâyesiyle yetişen her seviyedeki talebenin ve Kur’an’ı doğru anlamak isteyen halkın ihtiyacına daha uygun ve kolay cevap veren ve inananları da şüpheye düşürmeyen bir meal hazırlamak istedim. Eseri hazırlarken klâsik bir mealden ziyade, genel anlamda dünya tarihini dikkate alarak çağların hastalıklarını, Firavunları/kral tanrıları ve olaylarını, tevhîdi, şirk ve çeşitlerini, müşriklerin söylemlerini ve her çağda bu mantıkta olanları, şeytanın Allah’a baş kaldırış söylem ve hareketinin taraftarlarınca paylaşılmasını, kâfir ve münâfık tiplemelerini, Kur’an ve Peygamber birlikteliğini, hukûkî ve sosyal meseleleri açıklayan bir meal hazırlanması hedefini düşünerek bu çalışmayı yaptım.

    Önceki meallerin tespit edebildiğim bazı özellikleri şunlardır:

    1) Bir kısım meallerde kısa da olsa hiçbir açıklama yapılmamış (çıplak meal), hatta bazısında alışılmamış bir dil, bazısında ağır ve kapalı bir üslûp kullanılmıştır. Böylece Allah’ın murâdını anlamak, büyük oranda güçleşmiştir. Bu sebeple birçok kimse okuduğu mealleri anlamamış veya şer’î ilimleri ve Hz. Peygamber’i devreden çıkarmış, ilimsiz âlim kesilmiştir.

    2) Kimi çalışmalarda, açıklamaların çoğunun dipnot hâlinde oluşu araştırmacıların dışında istifadeyi azaltmıştır.

    3) Bazı meallerde âyetler, kelime karşılığı olan mânâlarından ziyade, esnek bir anlatım şeklinde tercüme edilmiştir.

    4) Son zamanlarda yayımlanan bazı meallerde, teknik bakımdan uygun bir yol tutulmuşsa da, bir kısım âyetlere, bugün henüz kesinlik kazanmamış, hatta tenkit edilip ilmen çürütülmüş fikirlerle yorum getirilmiştir. Oysa bunu Allah’ın kudretiyle bağdaştırmak imkansızdır.

    Bu tür fikirlere, sınırlı sayıda kişiler çağdaşlık adına iltifat etse bile, yine de onlar Kur’an’ın hükümlerinin bütününe (yanlış bilgilendirildiklerinin dışında) iltifat etmeyeceklerdir. Aynı zamanda bu yorum ve ifade şekilleri, inananları şüpheye düşürmekten başka bir işe yaramayacaktır.

    5) Pek çok mealde ise çağın mânevî hastalıklarına ait açıklamalara yer verilmemiştir.

    Bütün bunları göz önünde tutarak, çalışmamı aşağıdaki esaslar dâhilinde yürütmüş bulunuyorum:

    1) Âyetlerde, kelimelerin âyet içindeki anlamına göre, Türkçe karşılığı verilmiş olup kelimenin ihtivâ ettiği diğer anlam parantez içine yazılmış, bunun için ayrıca lügatçe koymaya lüzum görülmemiştir.

    2) Parantez içine yazılmış ifadeler hâriç tutularak okunduğunda âyet-i kerîmelerin, kelime kelime mealinin ortaya çıkması sağlanmaya çalışılmış, bununla birlikte, mealin hem parantez dışı hem de parantez içi kısımlarının birlikte okunmasının uygun olacağı fikri esas alınmıştır.

    3) Böylelikle âyetlerin kelime anlamı lügate fazla ihtiyaç duymadan parantez dışından takip edilecek, parantez içlerindeki açıklamalarla da bir tefsire ihtiyaç duyulmadan, öz olarak anlaşılacaktır.

    4) Âyetlerin tercümelerinin, gramer kâidelerine uygun olarak yapılmasına da dikkat edilmiştir. Yerine göre, zamirlerin mercîleri, tekil kelimelere ifade gereği olarak ilâve edilen çoğul ekleri ve bazı yardımcı kelimeler parantez içine yazılmıştır.

    5) Âyetlerdeki mananın açıklığa kavuşması için, yer yer sebeb-i nüzûlüne (iniş sebebine), ihtivâ ettiği mesaja ve delâlet ettiği manaya uygun gerekli fıkhî, itikâdî ve tarihî açıklamalar yapılmıştır. Her seviyedeki insan bunları rahatlıkla anlayacak ve anlatacaktır.

    6) İki türlü mâna taşıma ihtimali bulunan ve müfessirlerin de, her iki manaya delâletinden vazgeçmedikleri âyetlerde, kesinliğe daha yakın olan mânaya metinde yer verilmiş, diğerine ise dipnotta işaret edilmiştir.

    7) Kıraat farklılıklarının mânaya tesirine yer yer işaret edilmiştir.

    8) Bugünkü Tevrat ve İncil nüshalarındaki yanlış inanç şekilleri, ilgili âyetlerin dipnotunda gerekli görüldükçe belirtilmiştir. Bu hâliyle meal, kısa ve öz bir tefsir niteliği de taşımaktadır.

    9) Âyetler arasında insicâma dikkat edilmiştir.

    10) Dil itibâriyle ağdalı, yapmacık ve kullanılmayan kelimelere yer verilmemiştir.

    11) Kur’an metninde olduğu gibi, mealde de secde âyetlerine ve ayn duraklarına işaret edilmiş, böylelikle meal okumak isteyenler için secde yerlerini tespitte ve konu bütünlüğüne riâyette yardımcı olunmaya çalışılmıştır.

    12) İmlâ ve noktalama açısından günümüz insanının rahat okuyabileceği bir yöntem benimsenmiş; halk arasında sık kullanılmakta olan Türkçe’ye mâl olmuş kelimelerdeki inceltme ve uzatmalar belirtilmemiştir.

    13) Özellikle konuların bir bütün hâlinde anlaşılması ve Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri açısından ilgili âyetler arasında atıflar yapılmış; iki âyet aynı konudan bahsediyorsa “bk.”, birbiriyle ilgili konularda ise “krş.” şeklinde gösterilmiştir.

    14) Mealden daha fazla istifade edilmesini sağlamak üzere, değişik açılardan fihristler ve kapsamlı bir dizin hazırlanmıştır.

    15) Sûrelerin ana konularını ihtivâ eden bir indeks ilâve edilmiştir.

    Bununla birlikte yine de tam anlamıyla doğruya ve mükemmele ulaşmak insan gücünün üstündedir. Bu sebeple, göze çarpacak yanlışlıkların ilim erbâbı tarafından halisâne bir davranışla bildirilmesi halinde, onlara minnettar kalacağımı şimdiden ifade etmek isterim.

    Bu uğurda riyâdan uzak bir şekilde, samimi bir niyet ve gayretle eserler ortaya koyan üstadlarımın ve ilim erbâbı kardeşlerimin çalışmalarının meşkûr, amellerinin makbul olmasını; mü’min kardeşlerimin bu ilâhî kaynaktan feyiz alıp gereğince amel etmelerini; bu sâyede Cenâb-ı Hakk’ın hepimizi rızâsına kavuşturmasını niyâz ederim. Tahsilimde maddî ve mânevî desteklerini esirgemeyen anne ve babama, Kur’an hâfızlığımda, tashîh-i hurûf tâlimimde (1947-1950), başta Arapça olmak üzere din ve fen ilimleri tahsilimde (1950-1963), kıraat-i aşere öğrenimimde (1968-1970) kendilerinden feyiz ve nasip aldığım üstadlarıma yüce Allah’tan rahmet ve mağfiret niyâz ederim.

    Özellikle, İslâm ve Kur’an sevgisini insanlara ulaştırma yolunda rûhunu teslim eden muhterem Mahmud Esad Coşan Hocaefendi’nin aziz hatırasını yâd ederek, bu çalışmanın seçkin bir heyet tarafından yeniden gözden geçirilmesi, yaptığımız yeni düzenleme ve ilâvelerle bu baskının yapılıp yayımlanmasındaki himmetleri dolayısıyla kıymetli öğrencim Muharrem Nureddin Coşan Hocaefendi’ye, Server İletişim yetkililerine ve bundan önceki baskılarda hâlisâne emeği geçen bütün güzîde dostlarıma şükranlarımı arz eder, hizmet ve katkılarının her bir harfine sayısız ecirler dilerim.
  • Kur’ân-ı Kerîm, Rabbimiz yüce Allah’ın bütün insanlara gönderdiği cihanşümûl, son ve en mükemmel talimat ve tebligâtıdır. Onu insanların, özellikle inananların dilinden kalbine aksedip hayatına hâkim olması için indirmiştir.

    Kur’ân-ı Kerîm, küfür, şirk ve tâğût gibi, Allah’ın varlığını ve hâkimiyetini inkâra ve talimatlarını terke yönelik her türlü düşünce ve hareketleri gündemden kaldırıp onun yerine insanları yalnız yüce Allah’a kul yapmak ve yalnız O’nun emirlerine uymak gayesiyle, okunması, anlaşılması, anlatılması ve gereğinin yapılması için indirilmiştir.

    Çünkü Rabbimiz’in “Andolsun ki biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin ve (vahye dayanmayan ve hevâsına göre davranan) tâğûttan kaçının’ diye tebliğde bulunan bir peygamber gönderdik!..” (16/36) buyruğu, bütün çağlara damgasını vuracak şekilde önümüzdedir.

    Allah’ı tanımak, Kur’an’ı tanımakla; Kur’an’ı tanımak ise lafzını okumak, ilke ve esaslarını hayata geçirmekle olur.

    “Allah var” deyip de yokmuş gibi yaşamanın, Kur’an’a inandığını söyleyip de Kur’an’sız bir yaşantının doğuracağı tehlikeden kendimizi ve neslimizi korumak mecburiyetindeyiz.

    Tarihte müslümanların temiz, parlak ve örnek devirleri, Kur’an’a sadece sözle değil, kalpleriyle bağlanmaları ve öylece yaşamalarıyla mümkün olmuştur. Çünkü Kur’an’da Allah’ı, kendisinin bildirdiği şekilde bilmenin ve O’na kulluğun öğretisi var, ahlâk var, hürriyet esasları var, insanlar arası eşitlik ilkesi var, kral tanrıların değil, takvâlının üstünlüğü var, sosyal hayatta fert ve toplumun uyması gereken köklü kurallar var. Bunlar olmadan insanlık ve hatta müslümanız diye ortaya çıkanlar bile, nefislerinin/hevâlarının sürüklediği haksız davranışlardan, zulümden ve vahşetten kurtulamayacaklardır.

    İslâm dünyasının bir türlü kendine gelememesinin asıl sebebi, Kur’an’dan ve onun uygulaması olan Sünnet’ten gereği gibi faydalanmamasıdır. Midesi ağrıyan kimsenin ilaç içmesi gerekirken, derisinin üstüne merhem sürmesi gibidir. Bundan dolayı toplumlarda göze çarpan anarşi ve ahlâk erozyonunun hepsi Kur’an kültür ve ahlâkından uzaklaşmanın, İslâm’ı kendi anlayışımıza göre yaşamamızın bir neticesidir. Ehl-i Kitab’ın en önemli sapma nedeni kendilerine gelen ilâhî vahyi atmaları, onu görmezlikten gelmeleri, işlerine gelmeyen kısımlarını tahrif etmeleri/değiştirmeleri ve bozmaları olmuştur.

    Bütün kitap ve dinleri içine alan, son ilâhî kitabımız Kur’ân-ı Kerîm, sadece zihnimize hitap eden ve zihnen ilgi duymak ve inandığımızı söylemekle yetinmemiz gereken bir kitap değildir. O, bütün eylemlerimizde kendisine yönelmemiz ve yaşantımızda uygulamamız gereken bir kitaptır. Çünkü katılaşmış/taşlaşmış kalpler onunla yumuşar, çağlara açılan yol bu hakikat nûruyla aydınlanır.

    Bunun için şimdiye kadar eksik olarak ve taklit yoluyla aldığımız/öğrendiğimiz atalar müslümanlığından, artık İslâm’ın öngördüğü Kur’an ve Sünnet’in müslümanlığında devam etmek mecburiyetindeyiz. Kalplerin şifâsı ve toplumun arınıp temiz toplum olması için, sahâbe misâli onar âyet şeklinde, azar azar da olsa ciddiyet ve samimiyet içinde Kur’an’ı okumak ve gereğini yapmakla işe koyulmak gerekir.

    Bunun için Kur’an’ı rehber, Hz. Peygamber’i asıl önder ve örnek edinerek yola çıkan ve “Kur’an kitabımdır.” diyerek hayatını onunla bütünleştirmek isteyenlerin teveccühü ve artan talebi sonucuFeyzü’l-Furkân adlı mealimizin ilk baskıları çok kısa bir sürede (Ankara 1989, 1991) bitti. İsteklere rağmen meali, yeniden ele alıp, Kur’an’ın iniş gâyesine uygun açıklamalar ve mesajlarla, mevcut emsal meallerden farklı olarak, uzun bir çalışma neticesinde hazırlayıp yayımlamayı Rabbim tekrar nasip etti (İstanbul 2001).

    Şimdiye kadar yapılan mealler de, elbette büyük bir emek mahsûlüdür. Fakat âcizâne İmam-Hatip liselerinde, Kur’an başta olmak üzere, senelerdir tefsir derslerini okutmam ve bu ilimle de bir uygulayıcı olarak meşgul olmam dolayısıyla, şimdiye kadar başka mealler yazılmışsa da, bunların aşağıda işaret edilen kusurlarına düşmeksizin, ilim erbâbının, din görevlilerinin, dîne hizmet gâyesiyle yetişen her seviyedeki talebenin ve Kur’an’ı doğru anlamak isteyen halkın ihtiyacına daha uygun ve kolay cevap veren ve inananları da şüpheye düşürmeyen bir meal hazırlamak istedim. Eseri hazırlarken klâsik bir mealden ziyade, genel anlamda dünya tarihini dikkate alarak çağların hastalıklarını, Firavunları/kral tanrıları ve olaylarını, tevhîdi, şirk ve çeşitlerini, müşriklerin söylemlerini ve her çağda bu mantıkta olanları, şeytanın Allah’a baş kaldırış söylem ve hareketinin taraftarlarınca paylaşılmasını, kâfir ve münâfık tiplemelerini, Kur’an ve Peygamber birlikteliğini, hukûkî ve sosyal meseleleri açıklayan bir meal hazırlanması hedefini düşünerek bu çalışmayı yaptım.

    Önceki meallerin tespit edebildiğim bazı özellikleri şunlardır:

    1) Bir kısım meallerde kısa da olsa hiçbir açıklama yapılmamış (çıplak meal), hatta bazısında alışılmamış bir dil, bazısında ağır ve kapalı bir üslûp kullanılmıştır. Böylece Allah’ın murâdını anlamak, büyük oranda güçleşmiştir. Bu sebeple birçok kimse okuduğu mealleri anlamamış veya şer’î ilimleri ve Hz. Peygamber’i devreden çıkarmış, ilimsiz âlim kesilmiştir.

    2) Kimi çalışmalarda, açıklamaların çoğunun dipnot hâlinde oluşu araştırmacıların dışında istifadeyi azaltmıştır.

    3) Bazı meallerde âyetler, kelime karşılığı olan mânâlarından ziyade, esnek bir anlatım şeklinde tercüme edilmiştir.

    4) Son zamanlarda yayımlanan bazı meallerde, teknik bakımdan uygun bir yol tutulmuşsa da, bir kısım âyetlere, bugün henüz kesinlik kazanmamış, hatta tenkit edilip ilmen çürütülmüş fikirlerle yorum getirilmiştir. Oysa bunu Allah’ın kudretiyle bağdaştırmak imkansızdır.

    Bu tür fikirlere, sınırlı sayıda kişiler çağdaşlık adına iltifat etse bile, yine de onlar Kur’an’ın hükümlerinin bütününe (yanlış bilgilendirildiklerinin dışında) iltifat etmeyeceklerdir. Aynı zamanda bu yorum ve ifade şekilleri, inananları şüpheye düşürmekten başka bir işe yaramayacaktır.

    5) Pek çok mealde ise çağın mânevî hastalıklarına ait açıklamalara yer verilmemiştir.

    Bütün bunları göz önünde tutarak, çalışmamı aşağıdaki esaslar dâhilinde yürütmüş bulunuyorum:

    1) Âyetlerde, kelimelerin âyet içindeki anlamına göre, Türkçe karşılığı verilmiş olup kelimenin ihtivâ ettiği diğer anlam parantez içine yazılmış, bunun için ayrıca lügatçe koymaya lüzum görülmemiştir.

    2) Parantez içine yazılmış ifadeler hâriç tutularak okunduğunda âyet-i kerîmelerin, kelime kelime mealinin ortaya çıkması sağlanmaya çalışılmış, bununla birlikte, mealin hem parantez dışı hem de parantez içi kısımlarının birlikte okunmasının uygun olacağı fikri esas alınmıştır.

    3) Böylelikle âyetlerin kelime anlamı lügate fazla ihtiyaç duymadan parantez dışından takip edilecek, parantez içlerindeki açıklamalarla da bir tefsire ihtiyaç duyulmadan, öz olarak anlaşılacaktır.

    4) Âyetlerin tercümelerinin, gramer kâidelerine uygun olarak yapılmasına da dikkat edilmiştir. Yerine göre, zamirlerin mercîleri, tekil kelimelere ifade gereği olarak ilâve edilen çoğul ekleri ve bazı yardımcı kelimeler parantez içine yazılmıştır.

    5) Âyetlerdeki mananın açıklığa kavuşması için, yer yer sebeb-i nüzûlüne (iniş sebebine), ihtivâ ettiği mesaja ve delâlet ettiği manaya uygun gerekli fıkhî, itikâdî ve tarihî açıklamalar yapılmıştır. Her seviyedeki insan bunları rahatlıkla anlayacak ve anlatacaktır.

    6) İki türlü mâna taşıma ihtimali bulunan ve müfessirlerin de, her iki manaya delâletinden vazgeçmedikleri âyetlerde, kesinliğe daha yakın olan mânaya metinde yer verilmiş, diğerine ise dipnotta işaret edilmiştir.

    7) Kıraat farklılıklarının mânaya tesirine yer yer işaret edilmiştir.

    8) Bugünkü Tevrat ve İncil nüshalarındaki yanlış inanç şekilleri, ilgili âyetlerin dipnotunda gerekli görüldükçe belirtilmiştir. Bu hâliyle meal, kısa ve öz bir tefsir niteliği de taşımaktadır.

    9) Âyetler arasında insicâma dikkat edilmiştir.

    10) Dil itibâriyle ağdalı, yapmacık ve kullanılmayan kelimelere yer verilmemiştir.

    11) Kur’an metninde olduğu gibi, mealde de secde âyetlerine ve ayn duraklarına işaret edilmiş, böylelikle meal okumak isteyenler için secde yerlerini tespitte ve konu bütünlüğüne riâyette yardımcı olunmaya çalışılmıştır.

    12) İmlâ ve noktalama açısından günümüz insanının rahat okuyabileceği bir yöntem benimsenmiş; halk arasında sık kullanılmakta olan Türkçe’ye mâl olmuş kelimelerdeki inceltme ve uzatmalar belirtilmemiştir.

    13) Özellikle konuların bir bütün hâlinde anlaşılması ve Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri açısından ilgili âyetler arasında atıflar yapılmış; iki âyet aynı konudan bahsediyorsa “bk.”, birbiriyle ilgili konularda ise “krş.” şeklinde gösterilmiştir.

    14) Mealden daha fazla istifade edilmesini sağlamak üzere, değişik açılardan fihristler ve kapsamlı bir dizin hazırlanmıştır.

    15) Sûrelerin ana konularını ihtivâ eden bir indeks ilâve edilmiştir.

    Bununla birlikte yine de tam anlamıyla doğruya ve mükemmele ulaşmak insan gücünün üstündedir. Bu sebeple, göze çarpacak yanlışlıkların ilim erbâbı tarafından halisâne bir davranışla bildirilmesi halinde, onlara minnettar kalacağımı şimdiden ifade etmek isterim.

    Bu uğurda riyâdan uzak bir şekilde, samimi bir niyet ve gayretle eserler ortaya koyan üstadlarımın ve ilim erbâbı kardeşlerimin çalışmalarının meşkûr, amellerinin makbul olmasını; mü’min kardeşlerimin bu ilâhî kaynaktan feyiz alıp gereğince amel etmelerini; bu sâyede Cenâb-ı Hakk’ın hepimizi rızâsına kavuşturmasını niyâz ederim. Tahsilimde maddî ve mânevî desteklerini esirgemeyen anne ve babama, Kur’an hâfızlığımda, tashîh-i hurûf tâlimimde (1947-1950), başta Arapça olmak üzere din ve fen ilimleri tahsilimde (1950-1963), kıraat-i aşere öğrenimimde (1968-1970) kendilerinden feyiz ve nasip aldığım üstadlarıma yüce Allah’tan rahmet ve mağfiret niyâz ederim.

    Özellikle, İslâm ve Kur’an sevgisini insanlara ulaştırma yolunda rûhunu teslim eden muhterem Mahmud Esad Coşan Hocaefendi’nin aziz hatırasını yâd ederek, bu çalışmanın seçkin bir heyet tarafından yeniden gözden geçirilmesi, yaptığımız yeni düzenleme ve ilâvelerle bu baskının yapılıp yayımlanmasındaki himmetleri dolayısıyla kıymetli öğrencim Muharrem Nureddin Coşan Hocaefendi’ye, Server İletişim yetkililerine ve bundan önceki baskılarda hâlisâne emeği geçen bütün güzîde dostlarıma şükranlarımı arz eder, hizmet ve katkılarının her bir harfine sayısız ecirler dilerim.
  • Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • :))

    Katolik Hıristiyan olan ben,' çocukluğumda Şeytan'ın varlığı konusunda ikna
    edilmeye çalışıldım. öyle ki, hangi çılgınlıkla bilmiyorum ama, geceleyin şeytanın ayağımı çekmesiyle bile tehdit edildim. Ciddi bir pedagojik hata:); çünkü ben kuramsal olarak bu kadar önemli bir
    kişiliğin bir çocuk üzerinde bu kadar gülünç maceralara girişmesinden pek de saygıdeğer olmadığı yargısında bulunmakta gecikmedim.
    Daha kötüsü, beni tehdit edenler onu belli bir mekânla' sınırlandırıyorlardı: Örneğin tuvalederden çıkmıyordu, bu da beni şaşkına çeviriyordu; belki bağırsaklarından rahatsızdı.

    :)))
  • Asya'nın büyük yerli dinleri hinduizm, budizm, caynacılık, taoculuk, şintoculuk, esas olarak Ari ( Arya yani soylu ) sözcüğünden gelir.
  • Papua-yeni Gine'de ikram edilen bir sigarayı reddetmek karşı tarafın yeterince cömert olmadığı anlamına geldiğinden, meşru cinayet gerekçesidir.