• Takvada dünya işleri için sabır ve yavaşlık vardır. Takva sahibini camiye yetişme ânından başka koşarken göremezsiniz. Şeytan ise Hz. Tarikatı'nın şeyhidir. Bir an durup aklımızı başımıza almamamız için bizi sürekli koşturm aya, koştururken de hata yapmaya zorlar.
    Mutsuzlaştıkça koşturuyoruz. Mutsuzuz, çünkü her şeyi istiyoruz. Umutsuz, çaresiz kalm ak bize zor geliyor. Lânet şeytanın um utsuzluğu başarısmdadır. "Başardım!" dediği an umutsuz oluyor.
  • 744 syf.
    ·11 günde·10/10
    “Bu bir sanatçının hayatıydı. Benim gibi sade bir adamın payına, onu bu kadar yakından izlemek düşüncesi, içimdeki insan hayatına ve kaderine dair bütün duygular, insanca var olmanın bu sıra dışı biçimine odaklandı.”
    Thomas Mann

    Thomas Mann(Ustalık eseri), ironik bir biçimde Almanya’yı savaşa sürükleyen felsefi, psikolojik ve ideolojik ortamı, halkın kaygı ve umutlarını, savaşın Alman toplumunun akıl ve ruh dünyasıyla bağını tartışmak için anlatıyor.
    Faust mitini (Çoğumuz “Faust”u Goethe sayesinde tanıdık. Ancak Faust miti Çok eski yüzyıllara dayanır ve pek çok yazara ilham vermiştir.) Kullanıyor. Sembolik ve ironik epik romanlarıyla sanatçı ve aydınlar üzerinden burjuva toplumuna, özellikle de Alman ruhuna çözümlemeler ve eleştiriler getiren Doktor Faustus romanı, müziği dil ile ifade etmeyi amaçlayan deneysel bir roman ya da epik anlatının bütün katmanlarına yayılan sanat kuramına dair bir deneme olarak farklı perspektiflerden okunabilecek” çok katmanlı ve görkemli bir anlatı...
    Konuları sınıflandırırsam
    1) Hümanizm ve Faust Arketipi :
    On altı yüzyıldan bu yana, batı sanat tarihinde Faust arketipi gurur, kudret, ilerleme azminin sembolü olmuştur. Faust karakteri geleneksel değerler yerine kendi deneyimlerine dayanan, din yerine aklı temel alan, ruhunu tehlikeye atma pahasına bile olsa kendini bilgiyi aramaya adayan modern insanın özündedir. Rönesans ruhunu temsil eder. Bilimden yana tavır alır ancak kuşkuculuğu elden bırakmaz. Dine mesafeli yaklaşır. Ancak Doktor Faust şeytan ile yaptığı anlaşma sonucunda hümanizmanın bu mirasını reddedince, kaderi değişir. Mann kitabında Almanya’nın beş yüz yıllık ideallerini ve bu ideallerle Üçüncü Reich döneminin çatışmasını irdeler. 
    2) Burjuvazinin Eleştirisi : 
    Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya yeni bir sürece girer. Akılcılığın, etik değerlerin üstünlüğünün ve insancıllığın sonu gelmiş onun yerine zayıfların, özürlülerin, hastaların ayıklanması ile ırkların arileştirilmesi gibi barbarca bir yola sapılmıştır. Kilisenin bu tutum karşısında yer alması beklenirken, tersi olur. 
    Mann aslında bilgili, kültürlü ve entelektüel olan burjuvazinin bu yeni dönemdeki ikiyüzlülüğünü, vurdumduymazlığını, aymazlığını acı bir şekilde irdelemektedir. Devletin üst mevkilerindeki bürokratlar Birinci Dünya Savaşından sonra Almanya’nın içine düştüğü utancın öcünü alma ihtirası içindedirler. . 
    Doktor Faustus’un anlatıcısı Zeitblom, insanların doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemeyecek kadar yozlaştığını dile getirir. Bunun sonucunda, onları göklere çıkartan ve yeniden doğuş vaad eden liderini doğru değerlendiremediklerini söyler, Mann’a göre burjuvazi ayaklarının yerden kesilmesine izin vermemeliydi. Üniversiteler de dini tamamen entelektüel açıdan ele almakta dinin "sevgi" odaklanmasını devre dışı bırakmaktadır. 
    Kitapta Hristiyan ahlâkının bu şekilde çarpıtılmasının en iyi örneklerini Kumpf ve Schleppfuss adlı iki profesör verir. Şeytani olanın Tanrının yanısıra evrenin bütünlüğüne hizmet ettiğini söylerler. Aklın şeytanî olanla birlikte yürütülmesi ruhunu şeytana satan Faust’un dilemasıdır. 
    1919 larda Sanat uzmanı Kridwiss ve onu etrafında toplanan bir takım aydınlar, burjuvazi yumuşaklığını reddederler. Ortaçağ öncesi akınlarla kuzeyden Almanya’ya inen vahşi kavimlerin barbarlığına geri dönülmesi gerektiğini savunurlar. Kötülük toplumun her kanadına işlemektedir. Aile hayatındaki ahlâkî değerler de kötülükten nasibini alır. Bu kargaşa içinde akl-ı selim sahibi bir kişilik olan kitabın anlatıcısı Zeitblom iyimser hümanistliğiyle, anlayışıyla, merhametiyle olayların dışında kalmaktadır. 
    3)Kötülüğün Estetiği  : 
    Akşam konserlere giden zarif biri ertesi gün binlerce insanı nasıl toplama kamplarına gönderebilir? Bu Nazizm’in insanları hayrette bırakan ikilemidir: 19. Yüzyılın sonlarına doğru “sanat, sanat içindir” mottosu altındaki akıma göre sanatın ahlâk prensiplerine dayanmasının gerekmediği; sanatçınırı kötülükte de estetiği bulabileceğini savunmuşlardır.. Baudlaire’in Kötülük Çiçekleri, Genet'in Çiçeklerin Meryem Anası, Edgar Allen Poe’nun eserleri bu görüşün örneklerindendir. 
    İdealizmin insanın yalnızca entelektüel yanına hitap ettiği, duygusal ve kösnül olanın sanatta bayağı olup olmadığı fikirleri tartışılır. İnsanoğlunun bir yere kadar açık saçıklığa da saygı göstermesi gerektiği fikri savunulur. Çünkü ahlâkı temel alır, moral açıdan koşul koyarsanız müzikte geriye yalnızca Bach kalır ! 
    4) Nihilism – Hiççilik: 
    19. yüzyılda Ivan Turgeniev’in öncülük ettiği nihilizm, (hiççilik) akımı, hiçbir şeyin var olmadığını, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan görüştür. Nihilizm öğretisi, bilgi felsefesinde her tür bilginin bir aldanma olduğunu, bilginin var olmadığını; ahlak felsefesinde insan eylemlerini belirleyen değerlerin var olmadığını; varlık felsefesinde hiçbir şeyin gerçekte var olmadığını savunur. Leverkühn şeytanla yaptığı anlaşma süresince hümanizmden nihilizme kayar. 
    5)Yazıda müziği duymak: 
     Engin bir müzik kültürüne sahip olan Thomas Mann müzik betimlemelerinde o kadar başarılıdır ki okurken müziği duyar gibi olursunuz. 
    Felsefeci, sosyolog, müzikolok Adorno ile yakın ilişkide bulunan Mann kitabın müzik bölümlerinde ondan destek alır. Doktor Faustus’taki Adrian Leverkühn karakterini, müzikte on iki ton kuramının yaratıcısı Arnold Shoenberg üzerine modeller. Schoenberg’in anlaşılması zor olan atonal on iki nota sistemi tüm armonileri yıkarak müzikte devrim yaratır. Mann eserinde oniki ton sisteminin” şeytan tarafından sunulmuş bir armağan” olduğunu söyler. 

    6) Alman besteci Adrian Leverkühn’ün bir dost tarafından anlatılan hayatı 
    Thomas Mann Adrian Leverkühn’ün kurmaca biyografik romanında, fevkalade yetenekli, akılcı, mağrur, muhteris bir besteci olan müzisyenin şan, şöhret ve büyük eserler yaratma uğruna şeytan ile anlaşma yapışını anlatır. Mann Leverkühn karakteri üzerinden Almanya’da nasyonal sosyalizmin yükselişi ve düşüşü ile paralellik kurar. 
    Adrian Leverkühn önceleri teoloji ile çok ilgilenir. Ancak şeytanî olana da müthiş ilgi duymaktadır. Sonuç olarak teolojiyi terk ederek kendini müziğe adar. Ancak akılcılığı duygusallığına engel olan sanatçının ruhu özgür değildir. Bir gece şeytan, büyük eserler yaratma tutkusu içindeki müzisyeni ziyarete gelir. Besteciye yirmi dört yıl yaratıcılık bahşedecek ama karşılığında da Leverkühn aşkı tatmayacak, hiç sevmeyecektir. Anlaşma yapılır. Kum saati kurulur. Deha ile taçlandırılan Leverkühn büyük eserler yaratırken bir hayat kadınından kaptığı frengi ile kendi acımasız sonuna doğru yol alır. 
    Leverkühn acılar içindedir. Frengi ilerlemektedir. Bu dönemde şeytanın izin verdiği ilham patlamalarıyla dört buçuk ay gibi kısa bir sürede zamanın ruhundan ve, ayrıca Dürer’in “Apocalypse cum Figuris” adlı tahta oymaları ile Dante’nin cehennem kantolarından etkilenerek “Apocalipsis cum Figuris” (Resimlerle Kıyamet) adlı mahşerî bir eser besteler. Apocalypsis 1926 yılında icra edilir. Zeitblom’a göre eser özlem doludur ama ümitsizdir. 

    “… Dante’nin şiirinden çok şey taşır. Fakat en fazla içinden vücutların fışkırdığı, meleklerin, batışın davullarını çaldığı… Ölülerin dirildiği, azizlerin dua ettiği… kısacası kıyamet gününe dair grupların ve sahnelerin bulunduğu kalabalık” bir müzikal resimdir. (Doktor Faustus.522) 

    Mann Apocalıpsis’i, faşizmle kol kola giren tehlikeli modernist burjuvaların metaforu olarak ele alır. 
    7) 9. Senfoniyi “geri alacağım”

    1929-1930 dönemi ülkeyi ele geçiren ve kan ve alevler içinde batmasına neden olan olayların tırmandığı yıllardır. Leverkühn’ün evlilik planı suya düşer, en yakın dostunu kaybeder. Üzerine titrediği yeğeni menenjitten ölür. Şeytan tarafından sevmek yasaklandığı halde, tutku ile bağlandığı, İsa’nın yeryüzündeki timsali olarak gönderildiği hissini uyandıran beş yaşındaki yeğeni Nepomuk’u sevmiş, şeytanla yaptığı anlaşmayı bozmuştur. 
    Besteci isyan içindedir. Ama Nepomuk’un ölümü ile sevgiyi kaybettiği için şeytan ona yeni bir ilham fırtınası armağan eder. Çığlık çığlığa içine girdiği yeni bir yaratıcılık döneminde yeni bir oratoryo, “Doktor Faustus’un Ağıdı” nı bestelemeye başlar Beethoven hümanizm, iyimserlik, bilim, demokrasi, kardeşlik temalarını işleyen en büyük Alman bestecisidir. Bir anti-Beethoven olarak modellenen Leverkühn çocuk ölünce vahşileşir. 9. Senfoniyi “geri alacaktır.” İntikam alacak, “Neşeye Övgü” nün rövanşı olarak “Mateme Övgü”yü besteleyecektir.  “Çıkıyordum ki, beni durdurdu. Soyadım ile seslenmişti “Zeitblom” Bu çok sert geldi Dönüp baktım. “Buldum,” dedi,
    “bu olmamalı,” Ne Adrian, ne olmamalı?
    “…İyi ve soylu olan ne varsa. İnsanların uğrunda savaştıkları, uğrunda kalelere saldırdıkları, ulaşınca bayram ilan ettikleri ne varsa bunlar olmamalı. Bunlar geri alınmalı. Ben geri alacağım.
    “ Neyi alacaksın?”
    “9. Senfoniyi,” diye karşılık verdi. Başka bir şey söylemedi.
    Ben de beklemiyordum. (s693)
     Leverkühn, Faustus’un cehennem yolculuğunun ağıtını besteler. (The Lamentation of Doktor Faustus) Faustus’un Ağıtı 1930 da icra edilir. Son derece başarılı olan bu ağıt, ürkütücü bir yeteneğin kefareti gibidir. “Cehennem’in oğlunun Ağıdı Tanrının ve insanların en korkunç ağıdı... Doğduğu yerden, dünyadan yükselirken aynı anda kendi merkezini de aşıp bütün evrene yayılmakta,” dır. Eserin final bölümündeki adagio “Neşeye Övgü” şarkısının tam zıddı, negatifidir. Geri alınması gibidir. Bir teselli, bir uzlaşma, bir aydınlık içermez.  "Sonunu dinleyin, benimle birlikte dinleyin. Çalgı grupları birbiri ardına geri çekiliyor, geriye kalan, eserin bittiği söndüğü son ses bir çello’nun tiz sol sesi son söz, havada kalan son ses bir pianissimo fermate halinde yavaşça tükeniyor sonra geriye hiçbir şey kalmıyor – sessizlik ve gece! Oysa sessizlik içinde yankılanarak asılı kalan, artık var olmayan, sadece ruhun kulağının işitebileceği bu nota, matemin sesinin tükendiği nota değil, artık o da fikrini değiştiriyor. O da dönüyor, gecenin içinde bir ışık olarak kalıyor.” (s.711) 
    (1930 yılında, Almanya genelinde en sonda olan Nazi partisi ikinci sıradan meclise girer. İlk oturumda adları okunan milletvekilleri isimlerini söyleyerek “Heil Hitler” diye yemin ederler. “Fırtına Bölüğü” olarak adlandırılan kahverengi gömlekliler Yahudi işyerlerini talan ederler. Leverkühn’ün vedası da bu olayın geçtiği 1930 yılına denk gelmektedir. Mann Leverkühn’ün 9. Senfoniyi “geri alma” kararını faşizmin ilk yıkımının metaforu olarak ele alır.) 

    Thomas Mann, etrafındakilere, okuruna karşı pek merhametli bir yazar olmadı belki ama bize ‘insanca var olmanın’ her halini yeri doldurulamayacak romanlarla anlattı. Doktor Faustus da diğer eserleri gibi ‘sıradan’ olanın sınırlı vaktinden sıyrılıp kendi zamanının çok ötesinde yaşamaya devam edecektir.

    Iyi okumalar bir baş yapıt
  • Önce kitapları yaktılar: Tarihteki 40 kitap soykırımı vakası

    1. Danışmanın tavsiyesine uyan İmparator Quin Shi Huwang, Qin kaynaklı tüm felsefe ve tarih kitaplarının yakılmasını emretti. Devlet zoruyla kabul ettirilmek istenen resmi tarihe karşı çıkan kimi filozof ve tarihçiler de bu alevlerden nasibini aldı. (MÖ 213)

    2. Paflagonya’da (bugün Kastamonu, Sinop ve Çankırı’nın bulunduğu bölge) 160 yılında gerçekleşen bu olayda, tarihte şarlatan olarak bilinen sahte peygamber Alexander’ın emriyle Epikür’ün kitapları çarşı meydanında yakılmıştı.

    3. Roma İmparatoru Diocletian, Mısır dilinde yazılmış simya metinlerini yaktırdı.(292)

    4. Roma İmparatoru Diocletian yeni dinin hızla artan inananlarına karşı açtığı savaş doğrultusunda tüm Hıristiyan kitaplarının yakılmasını emretti. (303)

    5. Da Vinci’nin Şifresi’ni okuyanların gayet iyi bildikleri 325 yılında yapılan ilk İznik Konseyi’nden sonra İskenderiyeli Arius tarafından kaleme alınmış tüm Arianism kitaplarının kafirlik içerdikleri için yakılması kararı çıktı.

    6. Batı Roma İmparatorluğu’nun önemli generallerinden biri olan Flavius Stilico, gizli ilimlerle ilgili olduğu tahmin edilen Sibyllian Kitapları’nı yaktırdı. Bir inanışa göre tüm eski felaketleri içeren bu kitaplar sayesinde olacak doğal felaketlerin tarihini belirleyebilmek mümkündü. (400 yılı civarı)

    7. İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılmasıyla ilgili elde kesin tarihi bir belge yoktur. Kütüphanenin dört olay sırasında zarar görme ihtimali vardır. MÖ 43’te şehri işgal eden Sezar, 3. yüzyılda şehre saldıran Aurelian ya da 391’de 1. Theodosius’un verdiği tüm pagan eserlerinin yok edilmesi emriyle hareket eden Theoplius kütüphaneye zarar vermiş olabilecek muhtemel isimlerdir. Ama en çok kabul gören görüş kütüphaneyi 642’de şehri ele geçiren Müslümanların yaktığıdır. Ama bunun hikaye mi yoksa tarihi bir olay mı olduğu halen kesinlik kazanmamıştır. Hikayeye göre kütüphanedeki kitap 6 ay boyunca şehrin hamamlarının yakacak kaynağını karşılamıştır.

    8. 5. yüzyılda kafirlik yaydıkları gerekçesiyle Etrüsk Disiplini’ni öğreten kitaplar yakıldı.

    9. 435 yılında Konstantinapolis Patriği Nestorius’un kitapları toplatıldı ve yakıldı.

    10. 13. yüzyılda Katolik Kilisesi Fransa’daki Catharism mezhebi takipçilerine bir haçlı seferi düzenletti. Ele geçen tüm Cathar metinleri yok edildi.

    11. 1233’te Yahudi din adamı Moshe ben Maimon tarafından yazılan Guide for the Perplexed (Kafası Karışmış Olana Rehber) Fransa’da Montpellier’de yakıldı.

    12. Yahudi kanunları, ahlakı, gelenekleri ve tarihi hakkında tartışmaların yer aldığı Talmud, Fransa’da yakılan bir diğer Yahudi kitabı oldu. 1242’de yakılan kitap Paris’te kurulan mahkemede suçlu bulunmuştu.

    13. 1410’da John Wycliffe’in kitabı Prag başpiskopusu tarafından yakıldı. Amaç Jan Hus’un öğretilerinin önüne geçmekti.

    14. İspanya’da Engizisyon’un başındaki isim olan rahip Tomás de Torquemada katolik olmayan kitapların yakılmasını emretmişti. Buna Yahudi Talmud’ları ve Arap kitapları da dahildi.

    15. İtalyan rahip Girolamo Savonarola’nın takipçileri Floransa’da bulabildikleri tüm dine aykırı kitapları (Bocaccio’nun Decameron’u ve Ovid’in tüm eserleri başta olmak üzere) toplayıp yaktılar. Ateşi canlandıran ürünler arasında kozmetikler, oyun masaları ve açık saçık resimler de vardı. (1497)

    16. 1499 ya da 1500 yılında İspanya’nın Andalucia kentinde bir milyonun üstünde Arapça ve İbranice kitap yakıldı. Fetvayı veren Granada başpiskoposu Cisneros idi.

    17. 1525 ve 1526 yılında William Tyndale tarafından yapılan İncil’in çevirisi bulunduğu her yerde devlet eliyle yakıldı.

    18. Ptolemy’nin Coğrafya kitabının çevrisinde yazdığı bir ifade yüzünden Cenova şehir konseyi tarafından kafir ilan edilen Servetus 1553’te yazmaları ve kitaplarıyla birlikte yakıldı.

    19. Yucatan’a başpiskopos atanan Diego de Landa tüm Maya kutsal kitaplarını yaktırdı.

    20. İncil’i herkes okuyabilsin ve kilisenin cahil halkı sömürme devri kapansın diye İncil’i Almancalaştıran Martin Luther’in çevirileri Papa’nın emriyle yakıldı. (1624)

    21. 1683 yılında bugün medeniyetin ve eğitimin beşiği sayılan Oxford Üniversitesi’nde Thomas Hobbes ve diğer bazı yazarların kitapları yakıldı.

    22. En ilginç kitap yakma vakalarından biri. 1760’da Simeon Uriel Freudenberger bir yazmasında İsviçre halk kahramanı William Tell’in (ya da Giyom Tell) bir efsane olduğunu, ona yakıştırılan kahramanlıkların aslında hiç gerçekleşmediğini yazacak olmuştur. Bunun üzerine Altdorf halkı ayaklanıp bu yazmaları topluca yakar. Altdorf, William Tell’in oğlunun başındaki elmayı vurduğu yerdir.

    23. Fransız devriminin en ünlü önderlerinden Robespierre 1793’te dini kütüphanelerin ve kraliyet ya da Fransız krallarını olumlayan her türlü kitabın yakılması talimatını vermişti.

    24. Louise Braille’in körlerin okuyup yazabilmesini sağlayan Braille yazı sistemi bugün hala kullanılıyor. Ama 1842’de Paris’teki körler okulu yetkilileri, yeni müdürleri Armand Dufau’dan bu yöntemle yazılan tüm kitapların yakılması emrini aldılar. Okuldaki tüm kitaplar yakıldıktan sonra Louis Braille’i destekleyenler Dufau’ya isyan edip bu yöntemi kullanmaya devam ettiler. Ve Braille okulda yeniden kullanılmaya başlandı.

    25. Bolşevikler Çar II. Nikolay’ı tahtından indirip 1917’de Büyük Ekim Devrimi’ni gerçekleştirdikten sonra Komünizm ile ters düşen tüm kitapların imha edilmesini emrettiler. Bu kitaplar arasında pek çok dini ve tarihi kitap da vardı.

    26. Indiana, Warshaw’daki kütüphanenin yetkilileri kendisi de Indiana doğumlu olan Theodore Dreiser’in kitaplarını yakılmasına karar verdiler. Bu kararı almalarında Dreiser’ın gerçekçi romanlarında resmedilen düşük hayatların rolü olmuştu. (1935)

    27. Richard Euringer, Nazi Partisi’ne ait Völkischer Beobachter gazetesindeki yazılarıyla partiye adanmışlığının sınır tanımadığını gösteriyordu. Bu sayede kısa sürede Goebbels’in gözüne girip Essen’de kütüphanelerin yöneticiliğine getirildi. En büyük icraatını gerçekleştirebileceği bir konumdaydı artık. Yahudi yazarlara ait ya da Nazi ideolojisine ters düşen kitapların bir listesini hazırladı. Listede 180 bin kitap vardı. Liste hazır olduktan sonra iş bu kitapları üniversite kütüphanelerinden toplatmaya ve bir kibrit çakmaya kalıyordu. Nazi Partisi’nin genç üyelerinin başı çektiği şuursuz kitleler bu sorumluluğu seve seve üstlendi. 1933’ün 10 Mayıs gecesi Berlin 20 bin kitabı kül eden alevlerle aydınlanırken, insanlık tarihi bu delilik ateşinin kara dumanıyla gölgeleniyordu. Eylem sonraki günlerde de devam etti. Almanya’nın dört bir yanından eli kolu kendi “yakacaklarıyla” dolu olarak gelen öğrenciler Nazi ateşini beslemek için ellerinden geleni yaptılar. Yakılan kitaplar arasında Karl Marx, Thomas Mann, H.G.Wells, Heinrich Heine, Erich Maria Remarque gibi yazarların eserleri de bulunuyordu.

    28. 1937’de Brezilya’daki diktanın başında olan Getulio Vargas ünlü yazar Jorge Amado’nun kitaplarının sokaklarda yakılmasını emretmişti. Amado, Brezilya Komünist Partisi’nin aktif bir üyesiydi.

    29. 1948’de rahipler, öğretmenler ve anne babaların güdümündeki çocuklar 2000 çizgi roman yaktılar.

    30. 1940’lı yılların sonunda Sovyetler Birliği’ndeki Yahudi kültürünün kökünü kazımak isteyen Stalin, Çin sınırında bulunan Yahudi Otonom Eyaleti’nin başkenti Brobidzhan’da bulunan Judaica koleksiyonunu yaktırdı.

    31. Sanat dünyasında başlattığı Cadı Avı ile tarihe geçen Senatör Joseph McCarthy Amerika’daki gizli komünistleri ortaya çıkarmak için kurduğu komitenin ve basının huzurunda komünizm sempatizanı yazarların imzasını taşıyan ve halihazırda Avrupa’daki Amerikan kütüphanelerinde bulunan kitapların bir listesini açıkladı. (1953) Dış İşleri Bakanlığı McCarthy’ye boyun eğdi ve deniz aşırı kurumlarına komünistlerin, onlarla bir şekilde hukuku olan arkadaşlarının ve muhaliflerin yazdığı bu tür kitapların raflarından kaldırılması emrini verdi. Bazı kütüphaneciler yasak gelen bu kitapları hemen yaktılar. Başkan Eisenhower bu barbarlığa şu sözlerle karşı çıktı: “Kitap yakanlardan olmayın… Kütüphanenize gidip her kitabı okumaktan çekinmeyin.”

    32. Ünlü psikiyatrist ve yazar William Reich, Star Wars külliyatına aşina olanların iyi bildiği “force” fikrini çok önceden geliştirmişti. Onun “orgone enerjisi” adını verdiği bu şey “evrensel yaşam enerjisi”ydi. Onun inancına göre mavi renkli bu enerji tüm evreni dolduruyor ve bu enerjinin yeterli olmaması bazı hastalıkları tetikliyordu. Reich, bu enerjiyi toplayabilmek için bir orgone akümülatörü bile inşa etmişti. Psikologlar ve bilim adamları onun bu iddialarını ciddiye bile almıyorlardı. Bu noktada devreye Yiyecek ve Uyuşturucu Dairesi (FDA) girdi ve Reich’a soruşturma açtı. Reich kendini savunmayı reddetti. Federal savcı Reich’ın tüm orgone enerjisi cihazlarını ve kitaplarını imha edilmesi emrini verdi. 1956’da emir yerine getirildi. 1960’da Reich’ın 6 ton kitabı daha yakıldı. 1957’de hapishanede kalp krizinden ölen Reich bu karanlık eylemi göremedi.

    33. 1965’de Endonezya’daki darbenin ardında iktidarı ele geçiren Suharto, sol görüşlü yazar Pramoedya Ananta Toer’i hapise attı. Bununla da yetinmeyip tüm kütüphanesini ve yeni kitabının çalışma notlarını da yaktırdı. Toar yine de hapisteyken hücre arkadaşlarına sözlü olarak aktardığı kitabını bitirebildi. (This Earth of Mankind)

    34. Mayıs 1981’de Sri Lanka’daki Jaffna kütüphanesi yakıldı. Güney Asya’nın en zengin kütüphanesi 95 bin kitap yok oldu. Bunların arasında çok nadir olan palmiye yaprağı yazmaları da vardı.

    35. Bosna Savaşı sırasında Sarajevo’daki Doğu Enstitüsü’ne yangın el bombalarıyla saldırdılar. Tüm kitap ve el yazma koleksiyonları kül oldu. Tarihteki “tek seferde en büyük toplu kitap katliamı” belki de bu olmuştu.

    36. 1986’de Valparaiso’da Şili İçişleri Bakanlığı, Augusto Pinochet’in emriyle Gabriel Garcia Marquez’in Clandistine in Chile: The Adventures of Miguel Littin (Şili’de Gizlice: Miguel Littin’in Maceraları) adlı kitabının 15 bin baskısını yaktırmıştı. Kitap Şilili film yapımcısı Miguel Litti’nin 12 yıllık sürgünden sonra gizlice geldiği ülkesindeki izlenimlerini aktarıyordu.

    37. 1990’da Kanada, Alberta’da Full Gospel Birliği inananları içinde öne sürülen fikirlere katılmadıkları ya da Tanrı’nın öğretisinin aksini söyleyen kitapları yaktılar.

    38. Akıl ve beden gelişimine yönelik düşünce sistemi Falun Dafa’nın prensiplerini öğretmeye yönelik kitapların tamamı 1999’da Komünist Çin Hükümeti tarafından yakıldı. Devlet bu düşünce sisteminin şeytani bir inanç olduğunu ve ülkenin istikrarı için tehdit oluşturduğunu açıkladı.

    39. Ocak 2001’de Mısır Kültür Bakanlığı Abu Nuvas’ın eşcinsellik temalı şiirlerden oluşan kitaplarını Köktendinciler’in baskısıyla yaktırdı.

    40. Çocukların, gençlerin ve hatta çoğu yetişkinin bayılarak okuduğu Harry Potter kitapları New Mexico, Alamogorda ve Iowa, Cedar Rapids gibi dinlerine sıkı sıkıya bağlı insanların Hıristiyanların yaşadığı yerlerde bir değil, birkaç kez topluca yakıldı. Halen Evangelistler Harry Potter karakterini şeytan, Ortodokslar ise kitapları satanist metinler olarak değerlendiriyorlar. Katolikler arasında farklı görüşler hakim ama metinlerin arkasında şeytanın gizli olduğu düşünenlerin sayısı hiç de az değil.
    Ege Görgün
  • *
    Bölüm: 1

    “İnsan varmış ya da yokmuş sistem varmış ya da yokmuş hepsinin canı cehenneme. Bir gün var bir gün yokuz, ölümün yerine yeni doğum, yeni sistemler var olduktan sonra, işleyiş değişmedikten, dünya pisliğe battıktan sonra neyin ne önemi var. Çoğunluğun itaat ettiği, azınlığın baskı gördüğü, güçlünün güçsüzü yok ettiği bu düzende var olmak da nedir? Yok olmak en müspet gerçektir!”

    “Dur, dur, dur dostum” dedi Tiko. Neyin var senin, ne oldu da bu kadar ateş püskürüyorsun?

    “Çürümüş insanların yaşayan bedenlerine baktıkça, çürümüş ve yozlaşmış sistemden başka bir şey görmüyorum da ondan” dedi Mono.

    “Sistemle savaşmak yerine sistemle barışmalısın. Var olan düzenin, hiç olmayan; varlığını dahil bilmediğin düzenden daha iyi olup olmadığını bilmediğin halde, yaşadığın düzenin eleştirisini yok olanla yapmanın mantıksal bir düşüncesi yok. Geleceğe gitmediğine ve geçmişe yolculuk etmediğine göre elinin altında bulunan sistemi, eski kafalıların yazılarına göre hayal edip, dehşete kapılman, senin gerçekçiliğine hiç uygun değil,” Mono.

    Aslına bakarsan yaşadığımız dünya bize bir armağan. Sanıyor musun ki, iki yüz yıl önce dünya daha güzel bir yerdi. Her yerde hastalık kol geziyor, tedavi bulunmuyor ve insanlar kitleler halinde yataklarında, sokaklarda ölüyor, her yeni bir ölüm, çoğalarak daha fazla insanı öldürüyordu.

    Tiko, bu dediğin şeyi göz önünde bulundurmadığımı mı sanıyorsun Tanrı aşkına? Tanrının unutulan çocukları bizler, daha ne kadar ileri gidebiliriz? Daha ne kadar zulüm edebiliriz? Bir grup insan keyfince yaşarken, diğer bir grup insan suya muhtaç bir şekilde ölmüyor mu? Bu sistemin neresi ile, hangi kısmı ile barışmam gerekiyor, anlat bana!

    Sana anlatacağım şey ile yetinmeyeceğini biliyoruz, Mono. Günlerce anlatsam bile seni tatmin edemeyeceğimi de biliyorum. Ben bugünü yaşamanın ve aldığımız nefesin kıymetini bilmekten yanayım.

    Yani diyorsun ki, insanların nasıl hayat sürdükleri, nasıl işkencelere maruz kaldıkları umurumda değil. Ölsünler, işkenceye maruz kalsınlar, sakat kalsınlar! Sistemin çarkında yok olsunlar! Bir gün bunun hesabını hepimiz vereceğiz. Dünya bu hale gelirken, kıçımızı kaldırmadığımız için bize lanet edecekler!

    Mono, bu düzeni ne sen kurdun, ne de sen yok edebilirsin! Çık bu hayalperest düşüncelerden! Daha önemli işlerimiz var!

    Bundan daha önemli ne işimiz olabilir? Dün olanları gördün değil mi? Gördüğünü söyle bana Tiko, bundan kaçamazsın!

    Evet gördüm ve bu konu hakkında konuşmak istemiyorum.

    Kaçmak üzerine bir dal olsaydı, bunun adını Tiko koyarlardı muhtemelen. Gerçeklerden sürekli kaçıyorsun ve sistemin polisi gibi davranıyorsun! Bundan yararın ne Tiko?

    Yararım mı, yararım yaşamak Mono. Ben yaşadıkça sen yaşarsın, onlar yaşar, biz yaşarız. Sistemin bize sundukları ile yaşamak varken, onunla didişmeyi ve onu karşıma almayı doğru bulmuyorum. Hem kaçmıyorum, sadece görmezden geliyorum!

    Haklısın Tiko, görmezden gelmek kaçmak değil zaten! Bir gün aynı durum senin başına gelirse, görmezden gelmemi mi, elimi uzatmamı mı isterdin? Dürüst ol bana!

    Dürüst olmak gerekirse, beni yarı yolda bırakacak g*t sen de yok, o yüzden ikinci bir şık seçeneklerde var olamaz. Sen bensin, ben de senim Mono. Hepimiz sistemiz!

    Kahrolsun sistem, kahrolsun destekçileri, insanı insanlıktan çıkaran her şeye lanet olsun, doğanın verdiklerini reddedip, kuleler inşa eden bizlere lanet olsun, o kulelerin içinde birbirinden kopan, ailelerin birbirine güvensizlik duyduğu bu sisteme lanet olsun!

    Mono, biraz sakinleşmeye ihtiyacın var. Görmüş olduğun şey seni bu hale getirdi. Unutmayı dene. Akşam bir şeyler yapalım ve bu konuyu arkamızda bırakalım. Sürekli bunu düşünmek sana yarar getirmeyecek. Ne olmuş yani sokakta bir kadına tecavüz edilmişse, ne olmuş yani yolda yürüyen çocuğun üzerine benzin döküp yakmışlarsa, ne olmuş yani kitapları yeryüzünden silmek için toplu cehennem ateşinde kül ettilerse. Sen kendine bak ve sistemin çarkında dönmeye devam et. Bu düşünceler seni kitaplar gibi kül edecek farkında değil misin?

    Tiko, bunları nasıl söyleyebiliyorsun? Nasıl olur da bu kadar gaddar ve duygusuz olabiliyorsun? Sistemin kölesi mi, köpeği mi oldun bana söyler misin? Ne zaman insanlığı bırakıp, şeytanın ordusuna katıldın? Bunun cevabını iyi biliyorsun! Hepsi Yoko’nun yüzünden oldu! Ona yapılanlar seni bu hale getirdi! Yoko'ya bunu yapanları cezalandırmak yerine, sistemin kölesini olup, ona yapılanları bir başkasına yapıyor ve yapılmasına göz yumuyorsun! Senin onlardan farkın ne o zaman? Yoko’ya daha nasıl ihanet edebilirdin? Onun bedenine, ruhuna nasıl ihanet edebildin?

    Mono, ben… Ben, bilmiyorum…

    Bölüm 2 -->> #39171367

    Devam edecek… (Toplam 10 Bölüm)