• Bu kadar geçici ödüller kazanmak niye bu kadar önemli? Neredeyse ortaya çıktığı an kaybolan bir şey için neden bu kadar çaba?
  • Döngü

    "Otobüs yolculuklarında insanı ansızın yakalayan yalnızlıkla bir parça kavgalıyım bugünlerde.Başımı dayadığım camın soğukluğu,nefesim çarptıkça buğulanan ve bulanıklaşan görüntüler,yol kenarındaki beyaz şeritleri...O kadar hızlı akıyordu ki kendimi geçmişi düşünürken buluveriyordum.Sahi onu niye öyle yaptım ki,ya bu şekilde olsaydı,bak bu da başıma gelmişti ve türevi pek çok cümle zihnimi dolduruyordu.Eskiden sorgulamaya değer bulmadığım ne varsa yitip gitmişliğin arasından sıyrılıp kapı gibi karşımda duruyor,kaçmak için kazıdığım çizgileri derin bir bıçak darbesiyle daha da belirginleştiriyordu sanki.Üstünü ne kadar örtmek istersem o kadar çoğalıyor,zihnimde yarattığım örtüyü paramparça ediyordu.Evet,paramparça!Düşünceler,bazenden ziyade,insanı iliklerine kadar yakıyor ya da tam tersi buza dönüştürüyordu. Sanırım ben... Gittikçe buza dönüşüyordum. Harflerin birleşimi kalbimde,zihnimde,ruhumda her biri başka boyutlarda birer buz kristaline evriliyordu. Soğuk bir kış akşamı pencere diplerini tutan cinsten. Parmak ucu bir dokunuşla dakikalar içerisinde eriyecek cinsten.

    Kulaklıklarımdan taşan sesler bir anlığına yok oldu,kendimi kurduğum cümlelerin içerisinde,kafamda tasarladığım şekilde o anları yeniden yaşarken görüyordum.Buğulu cam,beyaz şeritler,sol tarafımda oturan bebekli kadın,ön koltukta uyuyup kalan yaşlı teyze ve arkamdaki top sakallı genç...Hepsi bir anlığına yok oluyor,görüş açımdaki bütün şekiller silikleşiyor,netliğini kaybediyordu.Mutfak masasının kenarında bekliyordum o an,anneannem doğradığı patlıcanları tepsiye yerleştiriyor,bir yandan da benimle hararetli bir şekilde tartışıyordu.Konudan o kadar uzaktım ki zihnimde Sezen Aksu'nun en sevdiğim şarkısı çalıyordu,hoş tınılar eşliğinde.Göz kapaklarımdaki ağırlıkla kucaklaşıp zihnimin önünde duran devasa kapıyı tek bir hamlede kapatıyordum o an.Her şeye,herkese,en çok da kendime.Sonra...Susuyordum.Evet,susmak için susuyordum!Bazı geceler pencerenin dibinde sokak lambasını izlerken olduğu gibi.Musluğa ellerimi uzatmış tenime damlaların çarptığı...Bu bir yerde tuhaf hissettiriyordu,eline çamur bulaşmış ve o çamur kuruyup etine yapışmış gibi.Susmak için susmak...Ne manasız bir cümle değil mi?Oysa bana öyle mantıklı geliyordu ki!Seslerin somut delillerini soyut yüklerle kapatmak oldum olası etkilemiştir beni.Savunma mekanizmalarından farklı olarak,bilinçli bir şekilde...

    Düşüncelere kapılmıştım.Zihnimin içindeki kazan kaynadıkça kaynıyor,en sıradan düşüncem bile o an için en kıymetli şeye dönüşüyordu.Bütün düşünceler.Kulağımın içinde yuvarlanan ahenkle bir mayışmanın kıyısında öylece sallanıyordum. İçimde kocaman bir salıncak kurulmuştu sanki. Parmaklarım kurulu salıncağın halatlarını sıkıca kavramış,yüzümde,saçlarımın arasında rüzgarın hafif dokunuşları.Dudaklarımda tuhaf bir tebessüm oluşuyordu,bunu biliyordum.Burukça...

    Bıçak yere düştü.Tok bir ses mutfağın soluk fayanslarında yankılandı.Kafamdaki şarkı bir anda yarıda kesildi.Gözlerim yerde boylu boyunca uzanan anneanneme kayarken her şey...Çok sonraları bile düşündüğümde anlayamayacağım bir sebepten ötürü vücudunun titrediğine şahit oldum.Onunla birlikte ben de...Bu titreyiş ölüme duyduğum korkudan mıydı? Yoksa ikimizi de tesiri altına alacak olan hummalı bir darbenin altından kalkamama korkusu muydu? Bilmiyordum.Sağ elim benden bağımsız bir şekilde ona uzandı,oysa korkudan ona dokunamayacağımı adım gibi bilmem gerekiyordu.Bir ölüye dokunmak sonu henüz duyulmamış bir senfoninin acı çığlıklarından farksız his düşürürdü insanın içine ne de olsa.Bir ölü,pek çok hatıra,pek çok gölge,pek çok göz kırpması demek.Soğumuş bir bedeninin içinde harlanan bir yığın sıcak anı demek.Bir yaşam demek aynı zamanda.Dehşete kapılıyordum!Ağzım hareket ediyor,dudaklarım gözyaşlarımla ıslanıyordu fakat ellerim...Hâlâ hareketsiz bir bedene dokunuyor,dokunmaya çalışıyordum.İnsanlarla temas etmekten kaçınacağım korkum işte tam da burada baş göstermişti!Ellerime,yanaklarıma ve bilhassa tenime değecek her bir elden...Evet,bu yüzden korkuyordum!Yıllarca...

    Başımı çevirdim.Top sakallı genç uyumuştu.Yanımdaki bebekli kadınsa çocuğunu emzirmekle meşguldü.Üç dakikanın sonunda gelen sessizlik gecenin üzerine çöktü.Cama döndüm bu sefer.Nefesimle oluşturduğum buğuya baktım uzun uzun.İşaret parmağımla,rahatsız edecek bir yavaşlıkta cama bir daire çizdim.Döngüler içindeki daimi döngüler...Ortasına bir nokta kondurup soğuk bir gülümsemeyle zihnimdeki sesi onayladım:Biz yaptık!"

    Şule Akçay
  • Erdal ..

    Mamak Askeri Cezaevi'nde idam hükümlüsü bir gencin, Erdal Eren'in son fotoğraflarını çekmiştim yıllar önce.
    Yarım saat kadar yanında kalıp, koşullar elverdiğince konuşup, yaklaşık 2 'makara' fotoğraflayıp ayrılmıştım oradan.
    Deklanşöre son defa basıp, parmaklıklar arasından 'sessiz sitemsiz' bakışını dondurduğum o günün gece yarısında gidip aldılar onu hücresinden. Teamül gereği sivile, Ulucanlar Cezaevi'ne nakledip, sabaha karşı da hükmünü infaz ettiler, astılar Erdal Eren'i.

    TEK SÖZCÜK YAZAMADIM
    16 saat önce karşımda duran, konuşan, sıkıntısını paylaşan, işlediği söylenen suçla ilgili bilgiler vermeye çalışan kanlı canlı o 'çocuk' mahkumu, devlet eliyle ipin ucunda sallanan bir ölüye döndürdüler yani.
    12 Eylül ortamında Mamak Cezaevi'nde inceleme haber yapabilme 'mucize' iznini alan, Ankara büromuzdan Emin Çölaşan'dı. O gün için tek görevim foto muhabirliğiydi. Gazetede, ne Erdal'ın ölümü ne de diğer gözlemlerimle ilgili tek satır yazabilme şansım yoktu, sadece fotoğraflarım basılmıştı gazeteye.

    SON SATIRLAR
    İdamının üzerinden 2 gün geçmişti. 15 Aralık olmuştu yani. Yıl sonu geldiğinde 8-10 boş sayfası kalmış ECE ajandamın birkaç yaprağına duygularımı yazmıştım çalakalem.
    Az öteye bazı bölümleri yazıyorum. 27 yıl sonraki bu yıldönümünde ilk kez sizinle paylaşmak istiyorum o satırları.

    A benim canım kürkünü giy

    İçimde bir kurtçuk mu, tarifsiz, adsız bir yaratık mı ya da gizli sahibim mi olduğu belirsiz bir şey var.
    En olmadık zamanlarda, en olmadık şekilde çıkıveriyor karşıma.
    Erdal adlı o genç çocuğu gördüğümde de böyle oldu.
    Cezaevi Komutanı Raci Tetik Albay bizi onun hücresine götürürken bir teğmen fısıldadı kulağıma. "1 hafta10 gün içinde asılması kesinleşti bunun."

    YAKASI KÜRKLÜ PALTO

    Hücre, dışarıdan gelen seyyar bir kabloya bağlı ampulle aydınlatılıyordu. İntihar etmesin diye almışlar bu önlemi. Üstleri geldiğinde mahkumların arkalarını dönüp yukarıya bakma kuralı varmış. O da yukarı bakıyordu. Albay, "Bize bakabilirsin Erdal" deyince döndü ve göz göze geldik.
    Üzerindeki koyu gri renkli paltonun yakasında taklit bir kürk parçası vardı...

    İNAT GİBİ!
    İşte tam o sırada ortaya çıktı içimdeki tanımsız yaratık. Durumun böylesi hazin, yakıcı oluşuna inat yapar gibi, başımın içinde dönüp duran ne varsa hepsini çalıp, dudaklarıma sessiz bir tekerleme oturttu.
    Küçücükken sokak oyunlarında ezberlediğimiz bir tekerlemeydi bu:
    Kürkünü giy, kürkünü giy. A benim canım kürkünü giy.

    'YAŞIM 17...'

    Emin Çölaşan çok duygulandı, kilitlendi adeta. Tek kelime edemiyor, yutkunuyordu. Kendimi tutamadım ve ben sordum birkaç soruyu.
    Bir süredir kendisine gazete getirilmediğini, avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18'den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini... Vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını. Kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını söyledi.

    'ÖNCE İNSANIZ'
    Bir süre sonra ayrıldık o hücreden. Saati geldiği için yemekhaneye doğru yürüdük.
    Çölaşan sitemliydi:
    - Adam idam edilecek sen soru soruyorsun be Savaş.
    - Abi çok zorlandım ben de sorarken. Baktım sen iyice kilitlendin...
    (YN: Daha sonra ünlü kitabına vereceği ismi ilk o zaman cümle içinde kullandı Emin Abi.)
    O da bana tatlı sert çıkıştı:
    - Oğlum unutma. Biz önce insanız, sonra gazeteciyiz.

    KORKMUYORDU NETEKİM
    Tokat gibi indi yüzüme bu laf. Ama hemen affettim kendimi. Erdal'ın son sözlerini, onu en son gören siviller olarak bizden başka kim nakledecekti ki? Birileri daha sonradan "Korktu, titriyordu, af diliyordu" dese, kim aksini söyleyebilecekti ki.

    O fotoğraf Sezen şarkısı oldu

    Erdal Eren'i son anlarında çektiğim o fotoğrafları, milyonlarca kişi gibi Sezen Aksu da görmüş ve çok etkilenmiş.
    Anlatırken, "Öylesine masum, öylesine ölümden uzak, öylesine genç ki... Hikayesini de okudum. Ama beni esas vuran o 'son bakış' fotoğrafıydı Savaş.

    'AĞIT GİBİ...'
    Aysel Gürel'e gösterdim o fotoğrafı. Birlikte bir şeyler yazdık. Onno'ya verdik besteledi (Tunç). Şarkıdan çok ağıta benzedi. Yürekten kopup gelen, saf, duru, sahici..." dedi. Ve işte o ağıtın sözleri.
    "Bir an duruşu gibi
    Ömrün gidişi gibi
    Veda ederken
    Aşk ateşi gibi söner iç çekişler
    Amman amman yandım aman
    Acı yüzler"