• Finlandiyalılar Okul bizim Temel zenginliğimizdir. Rusların sahip olduğu Ural Dağları'nın zengin maden yatakları, Sibirya'nın altın rezervleri bizde yok. Tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız.
    Fabrikalarda İngiliz çeliğini dayanıklı kılmak için yapılan işlere benzer şekilde, bizde okullarda gençlerimizi güçlü ve dayanıklı olmaları için yetiştiriyoruz. 
    Bataklıklar arasında, taşların üzerinde kurduğumuz nispeten refah içinde yaşamımızı sağlayan ve Rusya nüfusunun geri kalan bölümü için şimdilik uzak bir hayal gibi görünen bu düzenin temeli okula dayanmaktadır. Okulumuzu elimizden aldığınız an biz biteriz. Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz" demektedirler.
    Ülkede eğitim sistemin bu kadar gelişmiş ve yaygın olması halkı okumaya teşvik etmekte, gazete ve kitap okuma alışkanlığını arttırmaktadır.
  • Bu rüzgar estiği sürece, ben Dostoyevski'nin kişilerinden biri gibi oluyorum. Ya Sibirya yollarında bir sürgünüm, ya Moskova sokaklarında aç bir serserinin, ya sınır boyunda bir han odasında kaçmak çarelerini düşünen bir suçlunun kabı içine girerim. Derin bir azap yüreğimi tırmalar.
  • Gulam Alim kendi alayında görevli SS subaylarının tamamını, 24 Aralık 1944 Noel akşamı yemeğe davet etti. Gece yarısına doğru yemek sona ermek üzereydi. SS subayları alkolden yan sarhoştu. İçlerinde İçlerinde esir kamplarında ve toplama kamplarında görev yapmış olanların da bulunduğu subayların tamamı, Gulam Alim'in emri üzerine Türkistanlı lejyon askerleri tarafından enterne edildi. Aralarından, kamplarda esiriere hayvan muamelesi yapan, canı istediğinde onları sadece zevk için öldüren, toplama
    kamplarında görev yaptıkları sırada sayısız Yahudi'yi acımasızca katleden 16 SS subayını ayırdı. Askerlerine, ayırdığı subayların
    hepsinin birer vicdansız cani olduğunu ve cezalarının ölüm oldu ğunu söyledi. Subaylar, tıpkı esir kamplarında Yahudilere yaptıkları gibi yere diz çökmeye zorlandı ve kafalarının arkasına sıkılan mermilerle öldürüldü.
    Gulam Alim birliğiyle beraber, Viyana'nın 100 kilometre kuzeydoğusundaki Slovakya'nın Myjava yakınlarındaki ormanlık bölgeye çekildi. Burada antifaşist Slovak partizan gruplanyla temas kurdu. Onlarla beraber bölgedeki Alman birliklerine karşı savaşmaya, sabotajlar düzenlemeye başladı. Gulam Alim'in Slovak güzeli bir sevgilisi vardı. Ancak bu güzel sevgili, NKVD emrinde bir Rus
    ajanıydı. Gulam Alim, bu Slovak kadının Ruslara yerini bildirmesi üzerine bir gece Kızıl Ordu askerleri tarafından yakalandı. Kızıl Ordu Askeri Mahkemesi, Alman ordusundan aynlıp antifaşist partizanlara katılmasını hafıfletici sebep saydı ve onu Sibirya'daki toplama kamplannda ömür boyu çalışma cezasına çarptırdı.
  • 112 syf.
    ·6 günde
    Şamil Basayev, 14 Ocak 1965 yılında dünyaya gelmiş, 1987 yılında mühendislik eğitimini almaya başlamış ve daha sonra ticaret hayatına atılmıştır. Ardından bir süre siyasetle ilgilenmiş ve bakanlıkta 1 senelik tecrübesi olmuş ve bundan istifa etmiştir. Bunun yanında devlet başkanlığı tecrübesi de edinmiş bundan da istifa etmiştir. 9 Temmuz 2006 yılında İnguşetya’da bindiği aracın infilakı neticesinde Rabb'ine kavuşmuştur.
    Basayev, kod adı Emir Abdullah Şamil; Allah’ın kulu ve askeri Şamil. Şu alınan isim bile davasının özeti…

    Çeçenistan’ın baskenti Grozni.-Şu an böyle olduğu için bunu böyle ifade ediyorum. Oysa savaştan evvel Rusların cirit attığı bir yerdi.- 6 Mart sabahı oldu; Çeçenler daha önce de gelmişlerdi. Ancak 1994 yılı, 6 mart sabahı gerçekleşti Grozni Baskını. Pavel Graçov bunun üzerine küçük düştü zira saldırıdan 1 gün önce yani 5 Mart 1994’te “Çeçenlerin sindirildiği” bilgisini vermişti ve “dağlık arazide ele geçirildiğini”.
    7 Mart’ta Grozni’nin 3/2si ele geçirildi. -1 günde Grozni ele geçirilmiş oldu.-
    Çeçenler rehineleri 3 gün tutuyor ve rehinlelerle şehri terk ediyorlar. Bu 3 günün sebebi ise sözünden dönüp duran Rus hükümeti, sözler verirken bir yandan da Çeçenistan’a işgalini sürdürüyor. Cahar Dudayev, Rus kanalını ele geçiriyor “Çeçenistan’dan çıkmazsa sıra Moskovaya gelecek” diyor, Boris Yeltsin’e. O sıra devlet başkanı olan Yeltsin, başarısızlıkla suçlandı. ABD başkanı Clinton olanları dinledi ve hayretlere düştü. Rusya’nın neden başarısız olduğunu öğrenmek için 1991’e gidelim;
    Sovyetlerin bitişi: Çeçen lideri 1991’de Dudayev seçildi. Çeçenler bağımsızlığını ilan etti. 2 yıl sonra Rusya’da muhalif gruplar oluştu. Kafkas eteklerinde mısır ambarı petrol ve doğalgaz, Azeri petrolleri Rusya’nın en büyük petrol rafineri Grozni’de. Ruslarda ayrıca "içerideki azınlıklar da bağımsızlık isteyebilir" düşüncesi vardı ve Rusya bir Sovyet gibi dağılmak istemedi. Dudayev’e düzenlenen suikastlar devam ederken Boris Yeltsin, 11 Aralık 1994’te ordu gönderdi. Ruslar tarafından 2 saatte alınması planan Grozni iki sene alınamadı. – Buraya kocaman bir gülücük.- Çeçenler, Kafkaslarda Rusya’ya başkaldıran ilk topluluk. Nefretin kökü 1783 Moskova’daki Çar’a başkaldıran Şeyh Mansur ve Şeyh Şamil.
    -Şeyh Şamil, aynı zamanda Şamil Basayev’in de isim babasıdır. Kaynak eser için bkz: Şeyh Şamil ve Çeçenistan-
    1944, 23 Şubat sabahı Stalin 800 bin Çeçen’i, Sibirya ve Kazakistan’a 13 sene sürgün olarak yerleştirdi. Gelenek ve dinlerini; karakterlerini bu uzun sürgünde dahi korudular. Budenovsk eylemi Haziran 14; tabutlara yerleştirilen 150 Çeçen asker ve Rusların 6 ay evde izlediği savaş. Çeçenistan’da ölen 30 bin insan. Çeçenler, 1500 rehine tutuyor.
    Rusya Başbakanı Viktorn Çernomirdin bu sırada Kanada’da G7 Zirvesinde. Rus birlikleri 2 sefer düzenledi. Rus birlikleri 11 aralık 1994 yılında gelen Çeçenistan’a terör düzenleyerek 36 saatte 5 telefon konuşması yapılıyor. Sözler yine tutulmuyor ancak bu sırada yapılacak bir şey de kalmıyor. 150 esirle dönülen otobüs yolda birkaç kere durup kalkıyor; Basayev yitik.
    Basayev, bu olaydan sonra tekrar ortaya çıkıyor ve hatta röportajlar veriyor, ki tüm bu bilgiler de Rus ve Çeçen askerlerinin görüşleri, konuşmaları üzerine derlenen bir belgesel neticesinde elbette kitabın önsözünde yer alan bilgilerle derlediğim yansız ifadelerdi.
    Şimdi gelelim 10 yıl sonrasına yani 2004 Kuzey Osetya; Baslen Baskını’na. Bu baskından evvel Grozni Baskınını anlatmış ancak detaylara girmemiştim. Grozni Baskını’na geri dönerek, bu baskını da detaylandırayım.
    Grozni Baskını, Cahar Dudayev’in komutasındaki Çeçen direnişçilerin aslında Moskova’ya girme planını içeren bir baskındı. Bu baskının nedeni de Rusların Çeçenleri yok saymasıydı. Ruslar, her gün bir oyalama taktiği ile devam ettikleri görüşmelerle Çeçenleri hiç hükmünde gördüler ve Moskova’ya gitmek üzere yola çıkan Çeçenlerin içinden bir muhbir bunu Ruslara bildirdi. Henüz Moskova’ya varamadan yakalanan Çeçenler ise mecburi olarak Grozni’de direnişlerini sürdürdü. Başından beri sesini duyurmak isteyen Çeçenler için tek çıkar yol; hastaneyi basmaktı. Bundan evvel yapılan tüm Rus baskınlarında hastaneler, okullar, evler gibi sivillerin bulunduğu yerler hedef alınıyor ve böylece Ruslar kolaylıkla seslerini duyurabiliyor taraftarlarını sayıca ve nitelik anlamında artırabiliyorlardı ancak Çeçenlerin hiç böyle bir girişimi olmamıştı. Grozni Baskını’nda hastane basan ve bunun üzerine konuşmalarda “rehinelerin can sağlığını” öne süren Basayev, Rusların hiç umrunda olmadığını görmüştü, zira kayıtlarla da sabittir ki helikopterle hastaneye bombalar atılmış; sözde rehinelerin can güvenliği sağlanmaya çalışılmıştı. (!)Onların umrunda olan insanlar değildi yalnızca hükümet itibarıydı, daha çok sömürüydü.
    Şimdi K. Osetya’ya gelelim elimize bir dürbün alıp on yıl sonraya 2004’e bakalım, Çeçen direnişçilerin yine sesini duyurmak için yapmak zorunda kaldığı bir direniştir. 1 Eylül günü okulların açılışıdır Osetya, Beslan’da. Çeçen direnişler başta rehinelerin yemek ve su gibi ihtiyaçların almasına müsaade etmediler, ardından doktor çağırdılar. Rusya’da ve tüm dünyada buna hayretle bakıldı; “Nasıl yemek ve su verilmez” diye. Bu, meseleyi anlamamış insanların bakış açısıdır. Orada oturup toplantı yapmaya, sohbet etmeye değil birincil pekiştireç yoluyla sözlerini dinletmeye gittiler. Can tehdidi altında olmayan siviller için hükümet ya da halk neden endişe etsin ve gözlerini oraya yöneltsin? Orada ölenler masum değiller miydi? Belki masumdu, belki değildi. Bu konuda kesin bir netlikte cevap veremiyorum. Tıpkı Çeçenistan’da ölen siviller için düşündüğüm gibi. Gayb bir muamma olduğu gibi belki mazi daha büyük bir muammadır. Ancak ölen masum siviller, askerlerin asıl suçlusu burada Ruslardır. Ölen Rus askerlerinin sorumlusu da Ruslardır zira buna zemin hazırlayan buna mahal veren kendileridir. Ölen masum Rus askerinin ne suçu vardı? Masum… Masumsa ne suçu olabilir ki? Elbette hiç, Beslan ve Grozni Baskını’ndan sonra birçok Rus askeri Çeçenlerin yanında yer aldı, demek burada Çeçenlerin ikna edici bir yanı vardı. Kadınları ve çocukları tuttuğu için Şamil Basayev’i suçlu tutuyorlar -asla öldürmemiştir, bununla ilgili kendi açıklamaları vardır, öldürülen çocuklar Rus askerlerinin elinde ölmüştür. Böyle bir şeyin ifadesi iftiradan başka bir şey değildir zira yansız haber yayınları da bunu ifade etmiştir.- ve hatta terörist diyorlar, buna Basayev’in kendisi cevap versin zira bence en çok onun hakkı var;
    “O gün 300 Rus askeri öldürdük. 3 helikopter düşürdüm. Onlar bize saldırdıklarında ilk olarak hastahaneleri, doğum evlerini, petrol kuyularını vuruyorlardı. Biz zorunlu olduğumuz için hastahaneye girdik. Onlar burada gelip yaşlıları çoluk çocuğu öldürürlerken dünya neredeydi? Onlara niye terörist demediler? Bugün insanların bana terörist demeleri umurumda değil. Benim ne yaptığımı Allah biliyor. Ben halkım için savaşıyorum. İnsanların ne düşündükleri umurumda değil.”
    Zorunlu dediği aslında yakalanma durumu, muhbirler ve sair musibetler gelmeseydi buna yeltenmeyeceklerdi ve sesleri sivil halkla değil daha başka yollarla duyuracaklar ve -pek sanmıyorum ama- alacaklardı.
    Ne Grozni Baskını'nın ne Beslan Baskını’nın sorumlusu Basayev ve anlayışıdır. - Türkçesi bozuklar için düz cümle: Basayev ve anlayışı bu baskının ölülerinden sorumlu değildir.- Bu yüzden suçlu bulduğum da kendileri değildir. Suçlu bulduğum zihniyet tam olarak karşısında bulunan zorbalar. Basayev, bir röportajında cihadla ilgili olarak şöyle diyor;
    “Eğer Allah’ın çağrısı ve tehdidi bu insanların kalplerini titremediyse benim, yani Rabbine karşı son derece zayıf ve aciz olan Şamil’in onlardan bir yanıt beklemesi yanlış olur.”
    Öncü birliklerle savaşa giderken mayınlı tarladan geçen ve tüm vücuda sirayet eden mayın sonucunda bir ayağını kaybetmiş ve 7 sene boyunca işte böyle savaşmıştır.
    İşte cihad için böyle canla başla mücadele etmiş şerefli mücahid Basayev’in yazmış olduğu bu kitabı okumak benim için bir şereftir. Bu kitabı okuyana dek, “Belki mücahid değil, anlayışını bilmeden söylemek çok yanlış.” diye düşünerek okudum. Sonucunda vardığım kanı ise kendisinin Allah rızası için bunu yaptığıdır. Kur’an’ı okumuş, hadisleri çalışmış, tefsirler noktasında gayet bilgili bir beyefendi çıktı karşıma. Yaptığının ne manaya geldiğini biliyor ve bir DAEŞ teröristi gibi maksadını kafa kesip Allah rızası için diyerek örtbas etmiyor. Öyle farklı bir çizgide ki okurken hayranlık duydum zira söz-öz birlikteliğini görüyorum hem röportajlar hem icraatler, hem de kitabı yoluyla. Kitapta 69 ana başlık var ve tertemiz sade bir dil kullanılmış. Grozni Baskını ve sair gibi konular işlenmiyor, içeriğinde siyasi meseleler değil daha çok hayati meseleler yer alıyor. Temizlik, cihada hazırlık, önsezi, akıl, sevgi, tecrübe, sabır gibi meseleler ayetler ve hadisler ışığında ele alınıyor. Aslında çok derin meseleleri ele almış ve çok öz kesmiş ancak ben böyle bir eserin 700 sayfa civarı olması gerektiği kanaatindeyim. Zira bahsettiği her şey hem dayanaklandırılmış hem de uygulanmış şeyler. Bu sebeple daha fazla örnek ve izah yoluyla açmasını dilerdim.
    Basayev okursak ne kazanırız?
    -Sözüm inananlara elbette-
    Sanıyorum ki bir miktar kulbeden şu et parçasında iman denen nuru parlatmaya yarıyor. Kulluk bilinci biraz daha şahlanıyor, ömrünü vermiş bir adamla karşı karşıya hissediyorum kendimi. Irklara, milletlere zerre itibar etmem. Arap, Kürt, İspanyol, Yunan zerre önemli değil. Kürt’müş… Peh, çok da önemliydi Kürtlüğü. İnsanlar zürriyet-i Âdem’dendir ve ikiye ayrılır; iyiler ve kötüler diye. Bana iyiliği anlatan bir yan buldum beyefendi duruşuyla efsanevi komutan Şamil Basayev’de. Zürriyet-i Âdem'in iyilerinden.
  • 639 syf.
    ·9 günde
    1. Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
    3. Tanrı, «Işık olsun» diye buyurdu ve ışık oldu.
    4. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5. Işığa «Gündüz», karanlığa «Gece» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6. Tanrı, «Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın» diye buyurdu.
    7. Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
    8. Kubbeye «Gök» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
    9. Tanrı, «Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün» diye buyurdu ve öyle oldu.
    10. Kuru alana «Kara», toplanan sulara «Deniz» adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    11. Tanrı, «Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin» diye buyurdu ve öyle oldu.
    12. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    13. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
    14. Tanrı şöyle buyurdu: «Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.» Ve öyle oldu.

    Tevrat, Tekvin, 1-14.

    Yaratılış üzerine okuduğunuz tahrif olunmuş bu ifadeler, İnce Memed destanını tahrif olmuş İnce Memed 4 üzerine girişi -tekvin de giriş demektir- ve hatta eserin can damarı olan Adem ile Havva tablosuna işaret ediyordu. Okurken aklımdan geçen Tekvin olmuştu.

    Bir gün İnce Memed, Abdüsselam Hoca ile evinin alışverişine çıkar, Abdüsselam Hoca’nın beğendiği tabloların hikayesini baştan sona pür dikkat dinleyen Memed, sıra Adem ile Havva tablosuna geldiğinde bu tablonun da hikayesini dinler. Elmayı yiyen Havva, Adem’e de ikram eder… İşte ondan sonra olanlar olur. İlk insandan söz eden ve ciddi tasvir ayrıntıları içermesi gereken bu tablonun anlatımı burada biter.
    İlk yaratılan insanın bu Dünya üzerinde Hz. Adem olduğunu biliriz. Yeryüzünde cismen onu biliriz, babamızdır, atamızdır. Yeryüzünü yaratan Tanrı, suların üzerinde dalgalanan ruhuyla – ne şiirsel bir anlatım!- ışığa ol emrini vermesiyle ışığı yarattı. –İslam’daki “kün feyekün” anlayışı- Işığın iyiliğini fark eden Tanrı, onu karanlıktan ayırdı. Hz. Adem neslini sürdürdü, insanlar çoğaldı –hayır artmadı.-İnsanlarla birlikte iyilikler ve kötülükler çıktı ortaya.

    Ve Tanrı İnce Memed’i yarattı, sonra Arif Saim’i. Arif Saim’in kötülüğünü gördü ve onu İnce Memed’den ayırdı; yarattığı günün gecesine eş eyledi. Yaratılışı bize bu alemde böyle gösterdi. Keskin sınırlara sahip olan anlayışın naslardan meydana geldiğini işte tahrif olmuş bu din anlayışından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Her iyiliğin içinde kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik olabileceğini tek doğru anlayışından sıyrıldığında kuantumla birlikte ifade etmeye çalıştık. Kuantum, Yin-Yang buna ne denirse, bütün bir ağacın tüm dallarından fışkırmış tomurcuk erguvan fikirleri ihtimal dahilinde inceledik, “salt” doğruya değil; çeşitliliğin zenginliğine inandık. Paradigmalar şimdi bize bunu fısıldıyor, paradigmalarımız değişince yeniden buna çekidüzen verecek yepyeni bir anlayış meydana getireceğiz. Belki Küçük Prens’in B-612’sinden RTE-2023’e geçtiğimizde. –Kalbim sıkıştı bir an.-

    İnce Memed serisinin son kitabına erişmenin sevinciyle başladığım bu eser de nihayet buldu. İnanılmaz bir duygu yoğunluyla okuduğum bu eseri, abartılı ve efsanevî üslûbuyla birlikte tasvirleri sebebiyle çok sevmiştim. Oluşturduğu ekibi; İnce Memed’i ve hiçbiri figüran kalmayan her biri kahraman denebilecek karakterleri tek tek sevmiştim. İnce Memed 1 için hissetiklerim öyle olumlu ve nahif şeylerdi ki; bunu şöyle ifade etmek isterim:
    İkiye ayrılmış incir gibiydi dudakları, birbirine değdikçe ballanan; incirden akan damla damla sütü kağıda zamk diye iliştirmiş beyaz, bembeyaz kelimeleri bir keramet usulü görüyordum. Görüyordum, bana gösteriliyordu.

    İnce Memed 1 kitabı, İnce Memed 2’den daha iyiydi. İnce Memed 3 ise İnce Memed 1’den. Şöyle formülize edebilirim; İnce Memed 3 > İnce Memed 1> İnce Memed 2.
    E peki, İnce Memed’e n’oldu? Yahut şöyle sormalı; İnce Memed’de ne oldu? İnce Memed’de neler olmadı ki… Bütün normlar kirli birer çamaşır gibi serildi ulu orta, ardından biz –ben, zihnimdeki fikirler, bundan evvel okuduğum ve oturttuğum yüce fikirler, kutsalım.- hayretler içinde bu kadar kara lekeyle karşı karşıya kaldık... Hayret edişimizin sebebi; dünyadan kopuk oluşumuz, insanları bilmeyişimiz; anlayıştan bihaber oluşumuz değildi. İdeal form olarak sunulan İnce Memed’in dahi ideal formun fersah fersah idealden uzak olmasıydı.

    İnce Memed kimdi? İnce Memed, bir eşkıya mıydı? İnce Memed, safi yürek miydi? İnce Memed, uzun ince bir yolda incelikli bir hayta değil miydi? Çakırdikenliğin ortasındaki çelik diken değil miydi? Hani koruyucuydu, saftı; pür-i paktı İnce Memed… Biz öyle düşlemiştik, bize o ruhu vaadetti Yaşar Kemal, vaadinden döndü sonra da. İnce Memed’le birlikte yürekli Anadolu kadını tiplemesinden oldukça uzak bir profil çizimiyle kelam ressamlığına halel getirmediyse de zihnimize bir kara sürdü. Koyu, kara – asla siyah değil- kapkara lekeler sürdü. Çıkarması belki bir iki dileğe, arz-ı hale bakar; ancak daha başka ümitlerimizi de aldı.

    Yaşar Kemal, bir ideolojiden sıyrılıp yazacaktı sandım, zira bana Dünya vatandaşlığından da söz etmişti. Evet, bunlar onun vaatleri, hiçbir saplantılı fikri bir düş gibi anlatmayacak zalimin yanında olacak; sevecek; sevmekten söz edecek; sayacak ve bununla muteber olacaktı. Bunun teberik olduğunu anlatacaktı bize. Hiçbir kutsala dokunmadan, hiçbir kalbi incitmeden hem de. İşte benim başından beri beklediğim de hep bu oldu kendisinden. Ölçüt; vaatler, değerlendirme sonucu; vasatın altı. Ölçüte uyumsuzluk vasatın altını getiriyor. Sola çarpık bir dağılım eğrisi vardı işte bu eserde.


    Toplum naslarından, tahrif olmuş dinin dogmalarından sıyrılamamış ve içindeki kara yılanı susturamayıp sürekli tıslayan bütün karakterlerin diline sirayet etmiş bir şey vardı; İslam dininin kutsallarını bir paçavra gibi ele alışı. Söylediklerim anlaşılmıyor, tahmin ederim. Anlaşılmaktan vazgeçeli epey oldu, dert etmiyorum. Ancak söylemek istediklerim ve belki kendime söylemek istediklerim var. İnce Memed 4’te Yaşar Kemal, kutsal addettiğim değerlerime dokundu. Bilirim, yazarlar köylünün ağzından yazmayı, onları birebir ifade etmeyi; yaşatmayı severler. Okuyucuya onun gözünden bakacak şeyler sunmak isterler. Hatta bunun ifadesini başarıyla sunanlara hayranlıkla bakılır. İslami öğretilerin dogmaların sorgulandığı bir başka eser okumuştum; Orhan Pamuk, Sessiz Ev. Doktor Selahattin ve Babaanne’nin ağzından dinlediklerim de bu öğretileri tanrıtanımaz ve dogmalara sırt dayamış iki kutbu temsil ediyordu, bununla birlikte hiç rahatsız etmemişti. Ancak bu eserde gördüğüm oydu ki eserin başından itibaren din sömürüsü yapılmıştı. Dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz tane ayet yazılı gömlek –ya hu besmeleyi dahil etsen zaten altı bin altı yüz altmış altı tane ayet var, bu ne çeşit bir bilgisizlik-, Hz. Adem ve Hz. Havva tablosu, ağzında mühür olan Allah yazılı bir mübarek at, Ali’nin(!) Düldülü, Muhammed’in (!) bineği Burak… Anacık Sultan’ın mühürlü yüzüğü, ziyaretin duvarındaki Zülfikar, kılıç odur ki Allah diyene el verir kılıçlar… Ayetler, hadisler… İlah benimsenmiş Aliler(!)… İnce Memed’le bir tutulmuş Aliler(!) … Bir sıradan vatandaş gibi “Ali” diye bahsedişler… Bir ocağın odun taşıyıcısı gibi bahsedilen Muhammedler(!) Bu eser, kelime işçiliği mahiyetinde bir şaheserse bile mana itibariyle sömürüyü kabul etmeyen bendeniz için bir felaket. Belki silah doğrultsa belki çıkıp “Allah Allah” nidalarından sonra gayrinizami hareket etse bu denli dokunmazdı. Hal-kal birlikteliğini görmediğim hemen hemen her şeyden Sibirya soğukluğu şiddetinde uzaklaşmam söz konusu olduğu için İnce Memed de Hürü Ana denen o kadın da buna el açan buna gülen Seyran da; bunların işte tam da böyle oluşunu şefkatli bir tabloda anlatan Kemal de… Hepsi birer fiyasko. Vasat demek bile bir derecedir bu artık varta.
    Keşke, daha düzgün bir üslup ile yazılsaydı şu yazılanlar… Keşke, zira şu Hz. Adem ve Havva’nın tablosu üzerine konuşsaydım, hayallerin ürünü olan Hz. Ali figürüne ağlasaydım.

    Şimdi şu din konusunu biraz daha açalım:
    "Peygamberimizin tasviri olmazmış. Onun yüzü ışıktanmış da tasvire gelmezmiş, Abdülselam Hocam söyledi" dedi Memed üzülerek.

    "Öyleyse bana kara kaşlı, ela gözlü Alimin, yavrumun tasviri yeter" dedi Hürü Ana. " Ben bundan sonra hemen namaza başlayacağım, Düldül atın binicisi, eli çatal kılıçlı, savaşa girince Zülfikarı yüz arşın uzayan Alimin huzurunda namazsız abdestsiz duramam. Yaşım da geldi geçti, bundan sonra ben, hele güzel Alimi de bulunca namazımı hiçbir zaman kazaya koymamalıyım."

    Kurnaz kurnaz Seyranla Memedin yüzüne baktı, şefkatle onlara gülümsedi:
    " Siz gençsiniz siz yavrularım, siz de benim gibi bir ayağı çukurda olunca kılarsınız çocuklarım," dedi. Memede döndü, " Sen adam öldürdün," diye yüzünü yere eğerek konuştu, " ama seni Alim bağışlar, namaz kılmasan, oruç tutmasan da bağışlar. Ben onu biliyorum, çok düşümde gördüm Alimi. Düşümde bana hep gülüyordu. İyidir Alim, iyilerin iyisidir. O da çok adam öldürdü, kötü adamları öldürdü. Allah onu bağışladı, üstelik de cennetini ihsan buyurdu. Alim seni bağışlar, cennetini de ihsan buyurur... O da senin gibi fakir fıkaranın ekmeği olmaya uğraşır.
    S.230

    Namazın toplumdaki algısını gördüğümüz ve normalleştirildiği, üzerine gülüşüldüğü bu diyalogda bir şey daha var: İnce Memed’in Çukurova’ya ayak bastı basalı varlığını hissedip cismine dokunamadığı elini uzatıp elleyemediği o şey: Yaşar Kemal’in zihni vardı, ona bu kitapta İnce Memed dilince diyebiliriz ki “İnce Memed’in kurdu” vardı. Hz. Ali ki şanlı, muzaffer, payidar, ilim kapısı, Allah’n aslanı bir “mücahid”dir. Gelmiş İnce Memed’le bir tutmuş bu kör olasıca kurt. Adı batasıca bu kurdun başka kapı aralayışları da var; oruç tutmasa da olur bağışlayan Ali’dir. Rabb yerine koyduğun kimdir? Yani bir kurgu eser dahi olsa böyle mesnedsiz ifadeler kanımı çekiyor. Ellerim buz kesiyor ve hatta okurken parmaklarım titriyordu. Bunlar bam teli meseleler… İnce Memed’i ünlendiren kaleminden ziyade eserlerini çeviren Tilda Kemal’dir.

    Eserde İnce Memed’in Hatçe’den olma evladı söz konusu bile edilmemiştir. Bütün bir memleketi komün paydada düşünmüş olan İnce Memed kendi öz bir kanından, canından olan evladını adam akıllı iki saat düşünmemiştir. Ancak yıllarını bu memleket için harcamıştır. Aslında eşkıya değil, derdim, İnce Memed. Zira ne çaldı, ne zina eyledi ne başka bir gayrinizami hareket. Ancak eşkıya, çalıp çırpmaktan adam öldürmekten daha başka bir şeymiş. İnce Memed, kendi özüne yabancıymış; içindeki kurtla birlikte. Dağlara çıkışı neden? Bir evlat, bir can için. Kendi evladı neydi ya? Seyran’dan olma evladın da sözü pek edilmedi bu eserde, hoş İnce Memed 5 olsaydı onda da söz edilmezdi bu örgüyle. Yaşar Kemal, bu eserinde girişi ve sonu sabit tutuyor; tema aynı, zalimler değişiyor, mazlumlar değişmiyor. Hatta inanmayan açsın son sayfasına baksın 1,2,3,4’ün.

    Bunca emekle okuyup –vaktiyle- hayran olduğum bu eserin sinemalaştırılmasını çok istemiştim. Bizden evvel el yapmış zaten sinemasını. Kitap sanat evreninde çok geniş bir yer tutar zihnimde. Edebiyat bir sanattır ancak edebiyatsız sinema, sanat değildir. Bu yüzden bunca kelime işçiliğine ve okuma emeğime –özsaygı- saygı duyarak kendi zihnimde bütün karakterleri oyuncularla özdeşleştirerek okudum. Belki böyle benim gibi “o karakter ille de yaşamdan biri olacak” diyenlere bir fikir olur. Bulunamayanlara da fikir önerirsiniz, taşlar oturur.

    İnce Memed- İsmail Hacıoğlu
    Abdi Ağa- Erol Taş
    Kel Hamza- Mustafa Avkıran
    Abi Ağa’nın Yeğeni- Yadigar Ejder
    Topal Ali- Dalyan Topatan
    Yüzbaşı - Hikmet Taşdemir
    Asım Çavuş- Turgut Özatay
    Döne Ana- Fatma Girik
    Ferhat Hoca- Murat Soydan
    Murtaza Ağa- 404 not found
    Molla Duran- Feridun Çölgeçen
    Anacık Sultan- Aliye Rona
    Battal- Halil Ergün
    Kasım-Tanju Gürsu
    Hatçe- Zeynep Çamcı
    Seyran- 404 not found
    Tazı Tahsin- 404 not found
    Zeynullah Efendi- Ali Şen
  • 30 Eylül 1396'dan 30 Temmuz 1402'ye kadar Sultan Bayezid emrinde kalmış, Ankara Meydan Savaşındaki yenilgi üzerine Timur'un tutsakları arasına katılmıştır. Bu suretle 6 yıl Osmanlı esaretinde kalan Alman genci için yeni bir macera başlıyordu. Timur'un ölümünde dördüncü oğlu Şahruh'un payına düşen esir, sonradan diğer bir oğlu Miran Şah'ın mülkiyetine geçmiştir. 1408 yılında Miran Şah'ın, Karakoyunlulardan Kara Yusuf'a karşı yaptığı savaşda şehit olması üzerine, Schiltberger bir kere daha sahip değiştirmiş ve Miran Şah'ın ikinci oğlu Ebubekir'in kölesi olmuştur. Ebubekir'in Sarayında o sıralarda Çekre yahut Schiltberger'in ifadesi ile (Tzegre) isimli, taht üzerinde hak iddia eden Altınordulu bir Prens veya hakiki bir Han yaşıyordu. O tarihlerde Han'ları istediği gibi tahta çıkarıp indiren kudretli bir kabile reisi ve bir nevi Naip olan Edegu, Çekre'ye tahta oturması için haber salmıştı. Ebubekir, Çekre'nin dönüşünde maiyetine 600 atlı verdi. Bunlar arasında Alman Evliya Çelebisi Schiltberger de bulunuyordu. Bu sırada Edigu, Sibirya üzerine bir sefere çıkmıştı. Çekre ve bu arada seyyahımız da ister istemez ona katılmak zorunda kaldılar.
    Tutsak olarak bulunduğu son ülke olan Kırım'dan bir yolunu bularak arkadaşlarıyla birlikte kaçan Schiltberger, Kafkasya, Batum, İstanbul yoluyla Tuna üzerinden ülkesine döner. Bir süre sonra "Anılar"ını yazar.
  • 728 syf.
    Tolstoy'un Savaş ve Barış'ında dediği gibi; bir olay her zaman süreklilik içinde diğerinden doğar. Tarihi olaylar göz önünde alındığında şu an bizi biz yapan tüm değerlerimizin, siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel gelişimlerini Sibirya'nın kuzeyinden önce Orta Asya'ya daha sonra 3 kıtaya yayılmış beyliklerimizin, devletlerimizin, imparatorluğumuzun ve cumhuriyetimizin birbirleriyle bağlantıları ve devamlılıklarıyla anlayabiliriz. Her zaman karşı çıktığım, eleştirdiğim sığ ideolojik adı sözde fikir tartışmalarında kendi doğruları ve fanatizmlerini beslemek için tarihimizi parselasyonlara ayırarak bir dönemi yüceltmek için bir dönemi daha az önemli göstermeye bazen saçmalayarak aşağılamaya kadar götürmek bizlerin bu kişilerin tarihini ne kadar bildiğinin, araştırdığının kanıtı oluyor çoğu zaman.

    Şu an ki Cumhuriyet'imizin düşünsel ve eylem tarihini kuruluşundan 200 yıl öncesine kadar götürmek mümkün iken, İmparatorluk'umuzun kökenlerini de Anadolu Selçukluları'na kadar götürmek mümkün. Bunlar mümkün iken birini diğerinden daha yukarılara yerleştirmek ne kadar akılcı olur.

    200-300 yıllık tarihleri olan ulusların, milletlerin tarihlerinin her dönemine ait unsurlarına bizim 2000 yıllık geniş ve muazzam tarihimize kıyasla bütünlüklerine, bölmeden sahip çıkmaları bizler için çok büyük bir eksiklik değil midir?

    Bumin Kağan'ı Alparslan' dan ayırmak ne kadar yanlış ise Fatih'i, Kanuni'yi Atatürk'ten ayırmak ve parlatmaya çalışmak o kadar akıl dışı.

    Kitaba gelince; Lewis'in diğer okuduğum iki kitabında ki benzer akademik dil ve nesnellik arayışı bu eserde de mevcut. Dönem olarak 18. Yy ortası ile Demokrat Parti arası dil, kültür, mimari , yönetim, ekonomik, toplumsal ve diğer gelişimlerimizi süreklilik akışı içerisinde anlatmış.

    Sadece Cumhuriyet'imize atfedilmiş bazı devrimlerinin kökenlerini, filizlenişlerini ve insan kaynaklarının oluşumlarını kronolojik tarih anlatımıyla ciddi bir yerli ve yabancı kaynakça desteğiyle beslemiş.

    Genel anlamda anlattığı dönemi araştıranlar için başvurulanabilecek bir anlatı.

    İyi okumalar.